futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2013 Cuma

Süper Kahraman


Çocukların süper kahramanları olur ya, biz futbolseverlerin de yıldız oyuncuları vardır. Bilirsiniz süper kahramanlar öyle her zaman ortaya çıkmaz, sadece çok ihtiyaç duyulduğunda teşrif ederler. Ne yazık ki futbolun yıldızları da aynı onlar gibi arada sırada marifetlerini gösterip beklentimizi yükseltir sonra da hayal kırıklığı yaşatırlar. Lakin bazı istisnai adamlar vardır ki onlar süper kahraman falan değil, her zaman destek veren, sahada takımla görmek istediğimiz, orada bulunmadığı zaman eksikliğini hissettiğimiz bir ağabey gibidirler. Yaşça büyük oldukları için değil, her daim güvenebileceğiniz için ağabeydir onlar. Lise yıllarımdan beri Premier ligi takip ederim. 2003 senesinde Arsenal'in altın sezonuna ve devamına denk geldim. O harika işleyen takımın bile, diğerlerinin üstünde parlayan bir hücumcusu vardı. Thierry Henry. Hani bir şeyi çözmek için saatlerce uğraşırsınız, bir türlü olmaz, sonra ağabeyiniz gelir, tereyağından kıl çeker gibi halleder hemen. Ve ona minnettar olmanızı, teşekkür etmenizi beklemez. Henry de öyledir işte, dünyanın en güzel golünü atsa o hafif tempolu koşusunu yapmaya devam eder. Çünkü o bir süper kahraman değil, ağabeydir, o her şeyi en klas şekilde halleder. Nasıl çocukların odalarını sevdikleri süper kahramanların oyuncakları süslüyorsa, benim de masamda Londra'dan güç bela getirttiğim Thierry Henry figürü durur.

Hani lüks bir arabaya binersiniz, göz ucuyla ibreye bakıp ne kadar hızlı ilerlediğinizi fark edene kadar yavaş yavaş gittiğinizi sanarsınız ya, Henry'i izlemekte benzer şekilde komforludur. Üstüne her zaman bol gelen bir veya iki beden büyük forması arkasında dalgalanmasa, attığı her adımda peşinden koşturanlarla arası açılmasa, sahilde pazar yürüyüşü yapıyor sanarsınız. Hani çocuklar sokakta top oynarken mahallenin ağabeyi gelir, 'teknik vuracağım' deyip çok şık bir gol atar ve arkasını dönüp gider ya, aynı karizmayı Premier lig'de gösterebilen yegâne adamdır.

Henry'nin akıl almaz hızlanışı, topu hızla sürerken ki şık görüntüsü, uzun boyu ve atletik yapısına rağmen bir o kadar yetenekli olması, nasıl yapıyorsa her seferinde ofsayttan kurtulması, sahanın her yerinde bulunabilmesi, oyun sıkıştığında arkadaşlarını rahatlatacak en uygun yeri yaratması, bir keskin nişancı gibi topu baktığı noktaya gönderebilmesi, soldan ceza sahasına hızla girerken yumuşacık bilek hareketiyle topu uzak direğe yuvarladığında her seferinde doğru yere gitmesi, olur ya basit bir golü kaçırırsa kendiyle dalga geçer gibi kocaman gülümsemesi... ve bunların hepsini mütevazi bir şekilde “arkadaşlar abartılacak bir şey yok” tavrıyla yapması hayranlığımızın sebeplerinden bazıları işte. Bir de hiçbir zaman yerinin doldurulamayacak olması var ya, işte onun burukluğunu yaşıyoruz hep.

Neyse ki Henry bizi sık sık ziyaret ediyor. EPL'ye kısa süreli dönüşü öncesinde Henry'nin form durumunu soran muhabire Arsene Wenger şöyle cevap vermiştir: 'Evet uzun süre forma giymemek futbolcuları negatif etkiler ancak bazı istisnai futbolcular vardır ki, onların sahaya çıkması için hazır olması gerekliliği vs. söz konusu değildir.'


Son olarak geçen seneki efsanevi Leeds maçından bahsedeceğim. Henry'nin 3 sene aradan sonra kısa bir ziyaret için Arsenal'e gelişi, oyuna girdikten beş dakika sonra o her zamanki kadife dokunuşuyla uzak direğe gönderdiği plase ve topun ağlarla buluştuğu o an, takımını öne geçirmek bir yana, bunu hep alıştığımız şekilde yapmasının yaşattığı nostalji, gözünde yaşla göğsüne vura vura tribünleri tavaf etmesi, Wenger'in sarılıp kafasını okşaması, gözümde yaşlarla hem orada olamadığım için hayıflanan hem de bu destansı sahnelere şahit olduğum için şükreden ben.

11 Mart 2013 Pazartesi

Alman Futbolu ve Schalke Maçına Bakış

Ünlü İngiliz futbolcu Lineker’in futbol hakkındaki “futbol 20 kişinin topu peşinden koştuğu ve sonunda Almanların kazandığı oyundur” olarak bilinen tespitinin geçerliliğini yitirmeye yüz tuttuğu bir dönemi, Alman futbolu yakın tarihte yaşadı. Ancak şu an Almanya’nın en üst düzey ligi olan Bundesliga’da oynanan futbolun geldiği noktada, Almanya’nın bu övgü dolu cümlenin geçerliliğini tam olarak yitirmemesi için tam zamanında, ne denli doğru hamleleri yaptığını görebiliyoruz.

Son iki sezon, Borussia Dortmund Jurgen Klopp (46) önderliğinde, yaş ortalaması 24.25 ve 24.5 olan takımlarla Bayern Munih gibi ekonomik ve marka değeri dünya çapında olan bir takım önünde iki şampiyonluk elde etti. Üstelik bu süreçte Bayern Munih kendi sahasında Dortmund’a iki kez yenildi. Futbolseverlerin, Dortmund’un oynadığı futbolun dünya üzerindeki değerini anlaması asıl bu sezon gerçekleşti. Şampiyonlar liginde “ölüm grubu” diye adlandırılan Real Madrid, M.City, Ajax, Dortmund grubuna son torbadan katılmalarına rağmen, grubu yenilgisiz ve lider bitirmeyi başardılar. İspanya ve İngiltere şampiyonlarını oynadıkları her iki maçta da acz içinde bıraktılar.

Geçen sene ligde Dortmund’un arkasında kalan Bundesliga’nın diğer bir temsilcisi Bayern Münih, Avrupa futbolunun bir numaralı organizasyonunun finalinde, 90 dakika boyunca İngiliz temsilcisi Chelsea’yi futbol anlamında ezmesine rağmen, kupayı futbol talihsizliğiyle kaybetmişti.(Drogba son dakikada maçı çeviren golü atmıştı.) Son üç devler ligi finalinin ikisinde boy gösteren Bayern bu sene de Arsenal’i Emirates’te 3-1 mağlup ederken kupanın en büyük adaylarından biri olduğunu gösterdi. 25 hafta sonunda Bundesliga’da yedikleri gol sayısı henüz sadece 10. Bayern de yaş ortalaması 25.5 olan bir ekiple bu başarıları yakalamaya başladı. Yine devler liginde Schalke 04, Arsenal ve Fransa şampiyonu Montpellier’in olduğu gruptan yenilgi almadan, lider olarak tur atlamayı başardı. Son 16 ilk maçında, topa sahip olma istatistiğinde 32 takım arasında 4. olarak karşılarına gelen Türkiye ligi şampiyonu Galatasaray’a oyun olarak ve topa sahip olmada ezici üstünlük kurarak, ateşli Türk taraftarların kendilerini baskı altına almasına izin vermediler.

Almanya, futbolun ekonomik piyasa hacminin, büyük meblağlar içeren transferlerle her sezon orantısızca büyümesine, benzer yoldan giderek cevap vermeye gayet müsait ekonomik durumda bir ülke olmasına rağmen, bu yolun doğru ve geleceği olumlu olan bir yol olmadığını erken farketti. FIFA’nın finansal fair play uygulamasının tam olarak uygulamaya geçmesi için kulüplere karşı sıkı bir duruş sergilediler. Bundesliga yetkilileri, kulüplerin hesaplarını sıkı gözetim altına alarak, kurallara uymayanlar için transfer yasağı ve alt lige düşürme gibi yaptırımlar getirerek, kulüplerin ciddiyetsizce transfere büyük paralar harcamalarına engel oldular.

2006 Dünya Kupası organizasyonu için 1.4 milyar $ para harcanarak, ülkenin dört bir yanında yüksek kapasiteli ve son teknoloji stadyumlar inşa edildi ve var olan stadyumlar geliştirildi. Organizasyonlar, kombine ve maç günü bilet satışlarından kulüpler büyük kazançlar elde etmeye başladılar. Önemli futbol ülkelerinin çoğundan farklı olarak, devletin ekonomik yapısının coğrafi olarak merkez odaklı olmaması, bütün eyaletlerin benzer ekonomik yapıya sahip olması, ülkedeki tüm kulüplerin büyük firmalarla ticari ortaklık ve sponsorluk geliştirmesine yardımcı oldu.


Ülkedeki futbol ekonomisinin gelişen rekabetçi ortamından yayın gelirleri de etkilendi. Kulüpler yayın gelirlerinin önceki senelere göre önemli artışlarından bile yeterince tatmin olmadılar. Yayın gelirleri ihalesi yakın zamanda birkaç kez yenilenmek durumunda kaldı. Kazandıkları paraları kontrollü olarak harcamaya mecbur olan kulüpler parayı transfer pazarına değil gençlik akademilerine aktardılar. Tesis eksikliklerini gidererek, gençlik akademileri sistemlerini sıfırdan kurdular.

Bugün Dortmund’un Götze, Reus, İlkay, Bender, Schmelzer, Hummels, Schalke'nin Höwedes, Matip, Kolasinac, Höger, Jones, Draxler, Bayern’in Badstuber, Boateng, Toni Kroos, Müller vb. belki de adı daha yeni yeni bilinmeye ve popülerleşmeye başlayan futbolcularının  hepsinin, gençlik akademisi projelerinin birer üretimi olduğu görülüyor ve bu oyuncular Alman milli takımının iskeletini oluşturuyor. Pahalı transferler yapılarak kalitelileştirilmeye çalışılan diğer liglerdeki büyük takımlara karşı elde edilen üstünlüğün nedeni; temel futbol eğitimini doğru almış ve maksimum anatomik gelişmesini tamamlamış olan oyunculara, bir sistem içerisinde beraber ve hızlı oynama alışkanlığının daha kolay kazandırılması ve oyuncuların bu sistem doğrultusunda kendilerini daha çabuk geliştirebilmesi olarak açıklanabilir.

Kulüpler sadece kendilerine gerçekten sınıf atlatacak yetenekte oyuncuyu bulurlarsa transfer pazarına yöneliyorlar. Özellikle bek, stoper, kaleci, defansif ortasaha gibi yetenekten ziyade oyun bilgisi ve fiziksel özelliklerin önemli olduğu pozisyonlar için kendi yetiştirdikleri futbolcuları kullanmaya çalışıyorlar.


Cumartesi günü Alman futbolunun geldiği noktayı göz önüne koyan harika bir Bundesliga karşılaşması oynandı. Ruhr derbisinde, Schalke 04, Borussia Dortmund’u 2-1 mağlup etti. Maçın başından sonuna dek, ancak müthiş fiziksel kapasitedeki iki takım birbirine karşılık verirse oluşabilecek çok yüksek bir tempo vardı. Pozisyon bilgisinin artık ezbere olarak doğru oynandığı bu seviyelerde, rakip takımı hataya zorlamak için tempolu oyunun gerekliliği ve hızın önemi bir kez daha kanıtlandı. İki takım da oyunu kontrol etmek isterken, hızlı oynamak için zaman zaman pas kalitesine, pas sayısından daha çok önem verdiler ve oyuncular pas verirken risk aldılar. Doğal olarak, pozisyonlar ve güzel organizasyonların yaşandığı bir maç oldu. Öte yandan kaptırılan topların, rakip kalede tehlikeye dönüşmesine yönelik özellikle Dortmund’un üç senedir beraber oynamanın verdiği güvenle, yaptığı ezbere setler “hızlı hücum nasıl yapılır?” dersi niteliğindeydi. İki takım da pas zamanlamasını ayarlamak konusunda üstün meziyetleri olan oyunculara (Götze, Piszcek, İlkay, Draxler, Höger, Farfan) sahipti ve geç veya erken verilecek pasın pozisyonları heba ettiğine çok az tanık olduk. Bence futbol takımlarında olması gereken en önemli meziyetlerden birisi doğru pas zamanlaması. Götze özellikle teknik ve taktik anlamda dünya futbolunun daha önce benzeriyle karşılaşmadığı farklı yetenekte bir oyuncu ve genç yaşına rağmen bireysel taktik bilgisi çok üst seviyede, maçta farklılık yarattı.

Schalke 04’ün en önemli hücum özelliği, kanat organizasyonlarını forvet, iç ortasahalar, bek ve önündeki kanat oyuncusuyla hep beraber yapmaya çalışması ve organizasyonu gerçekleştirene kadar o kanatta sabırla pas yapmaları. Örneğin, sağ kanatta gerideki dengeyi Uchida(bek) veya Höger(iç ortasaha) sağlıyor, koşuyu Uchida veya Farfan yapıyor, yine Farfan ya da Draxler bindiren oyuncuya göre duvar olabiliyor. Ortasahayı oyununun yönünü değiştirerek geçebilme özellikleri de var, özellikle soldan sağa atılan toplarda Farfan topla buluştuğunda, Uchida o sırada büyük ihtimalle bindiriyor ve aynı anda Draxler veya iç ortasaha oyuncuları ceza sahası önünde topla buluşmaya hazır bekliyorlar, stoperlerin arasına koşup oyunu sıkıştırmıyorlar.

Dortmund’un en büyük hücum özelliği ise savunmanın dengesini bozacak bek-stoper arası, kanatlara bek arkası koşuları, hemen hemen tüm hücum oyuncularının yeltenmesi ve bu yeltenen oyuncuyu takımın hızlı bir şekilde değerlendirmesi olarak görülüyor. Ceza sahasının içine, çizgilerine yerden ayağa oyunlarla organizasyon yapmayı düşünüyorlar. Bu tip hareketler, Schalke savunmasının dengesini bozdu ve pozisyonlar yakaladılar.

Salı günkü maçta Galatasaray, gerçekten sistemini oturtmuş Schalke karşısına öncelikle mücadele olarak tüm oyuncularıyla karşılık vermelidir. İlk maçta Schalke, eksik mücadele eden her oyuncu için ekstra bir oyuncuyu oyuna soktu ve topu ekstra adamına oynayarak hem sarı kırmızılı futbolcuların hem de tribünlerin basısını kırdı. Galatasaray’ı önde karşılayarak, pas oyunun olgunlaşmasına izin vermedi. Schalke yine aynı şeyi denemek isteyecektir  ama bu sefer Eboue gibi topla oyuna daha güvenli çıkılabilecek bir oyuncuyla karşılaşacaklar. Hamit Gençlerbirliği maçında bir iç ortasahaymış gibi oynadı ve Eboue kanat gibi kaldı, bu pas oyununda önemli bir taktiksel aşama yaratacaktır, üstelik maç iyi bir zeminde oynanacak. Galatasaray Beşiktaş’a karşı havadan kısa kısa Elmander’e oynayarak, Beşiktaş’ın baskısını kırdığı gibi, Schalke'nin ön alan baskısını kırmak için Drogba’yı kullanmak isteyebilir.


Eğer hücumdan başlayarak bütün olarak direnç göstebilirsek, Melo’nun ve Hamit’in ekstra kaliteli oyun oynayabileceklerini düşünüyorum, çünkü geçen maçta defansta ekstra yoruldular ve iyi hücum yapacak güç kalmadı. Selçuk zaten uzun bir süredir çok kaliteli oyun oynamaya çalışıyor. Uchida’nın hücum aksiyonlarına mani olması açısından, Amrabat’ı oynatmayı düşünmek iyi olabilirdi. Amrabat Manu maçında Rafael’i çıkarmadığı gibi Uchida’yı da engelleyebilirdi ama hoca Sneijder ve Drogba'nın ilk maça göre daha güçlendiğini düşünüyor ve mutlaka pres katkısını onlardan bu maç için olabildiği kadar isteyecektir. Drogba'dan özellikle set oyunlarında Uchida'yı karşılamasını isteyebilir, çünkü Sneijder ve Burak'ın kanatta katkılarının sınırlı kaldığını gördük. Diğer bir yönden Eboue'nin Bastos'a yetebileceğini düşünüp, Farfan forvet oynamazsa Hamit'i sol kanatta Farfan'ı karşılamak için görevlendirebilir hoca. Galatasaray’ın, ilk maçta fiziksel olarak hazır olmayan Sneijder ve Drogba'lı kadro seçimi ve kötü zemin yüzünden gösteremediği kalitesini göstermesini bekliyorum.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Geciken EURO 2012 Yazısı

Biraz geç oldu ama Avrupa kupası üstüne hiçbir şey yazmadığımızı fark ettim. Ve her zamanki gibi hiçbir sıralama ve kategori ölçütüne dahil olmayan hoşuma giden futbolcular listesi yapmaya karar verdim. Son derece kişisel, Euro2012’de öne çıkan futbolcular listesi aşağıda kırmızı renklerle belirtilmiştir:


Çok değil 5-10 sene önce, “sol ayak” deyince bir kalite hissi uyandırırdı futbolseverde. Güncel futbolumuzda bu algı azalarak bitiyor maalesef ama yeni bir temsilci buldum ben kendime. Alessandro Diamanti. İtalya Euro2012’de ne kadar hafife alındıysa, bu adam da son birkaç sezondur o kadar hafife alınıyor. Topa sert vururken falsosunu eksik etmeyen, sadece vücuduyla değil, aklıyla çalım atan, ne yapacağı tahmin edilemeyen bir futbolcu Diamanti. Hazır bu kadar ‘underrated’ken Galatasaray kapsa bu adamı, ne çok sevinirim.

Çek Cumhuriyeti, her zaman iyi futbol oynayan takım olarak bizleri biraz hayal kırıklığına uğrattı son turnuvada. Neyse ki takımın geri kalanı ne yaparsa yapsın, işine bakıp iyi oynayan futbolcular familyasından, Petr Jiracek vardı kadroda. Yetenek izlemek ayrı bir keyif ama “çaba” izlemenin de futbol keyfine katkı yaptığına inanırım. Top ayağına çok yakışmasa da, görüntüsünden beklenmeyen kadar çevik ve yetenekli olduğunu söylemek gerek. Yüksek konsantrasyon ve kondisyon da eklenince, oynadığı maçlarda parladı hep Jiracek. Tek hareketle üç kişiyi oyundan düşürmek her yiğidin harcı değildir zaten.

Takım oyununu seviyoruz ama futbolun birinci tekil şahıslarını da sevmiyor değiliz. Doğaçlama oynanan futbol varsa, Zlatan Ibrahimovic de bunun kralıdır. Hesapsız, kitapsız, sâfi yetenek var. Fransa’ya attığı golle yine turnuvaya imzasını atmıştır. Güzel gol demişken, Di Natale’nin İspanya’ya attığı gole de buradan bir selam vermek gerek.


Portekiz’in klasik forvetle oynama konusundaki ısrarı ve bu mevkiiye bir türlü uygun aday bulamayışı uzun zamandır her turnuvada gözümüze batan, hatta aşikâr bir meseledir. Klasik bir uç oyuncusundan çok daha fazla meziyetlere sahip olsa da Nelson Oliveira bu pozisyon için biçilmiş kaftan olarak görünüyordu. Maalesef beklediğimden çok daha az süre aldı ama o 10-15 dakika içinde kalitesini ortaya koyduğunu söyleyebilirim. Bu genç için söyleyecek fazla sözüm yok, nasıl olsa kısa süre içinde Şampiyonlar Ligi 1.torba takımlarından birinde izleyeceğimize eminim.

Her ne kadar eleştirsek de arıza futbolcuları hepimiz çok severiz. Tabi bizim tuttuğumuz takımda oynamazlarsa memnun oluruz o ayrı mesele. Arıza deyince Euro2012’dekini tahmin etmişsinizdir zaten. Tabiî ki Mario Balotelli. Açıklamaları, çocukça hareketleri, saha içindeki mimikleri, idmanlardaki görüntüleri, üstün yetenekleri derken oldukça öne çıktı turnuva boyunca. Bir de gol sevinçleriyle ilgili özlü sözü var arkadaşın; postacı mektup getirdiğinde sevinmediğine göre, onun da gol attığı zaman sevinmesi anlamsızmış, çünkü sadece işini yapıyormuş. Bu lafın üzerinden bir hafta geçmeden, Almanya maçında attığı gollerden sonra bol bol sevindi zaten paşam. O anda yanında olup maçı önemsediği için sevinmesinin normal olduğunu, zaten golleri de önemsediği için attığını ona anlatmak isterdim.

90’lı yılların yıldız futbolcularını hatırlayın, hani hep 10 numara olarak tanımlardık. Alan Dzagoev’i izlerken sanki bu oyuncuların nesli tükenmişte, sonuncusunu izliyormuşuz gibi hissediyorum. Boyuyla, fiziğiyle, top sürüşüyle, vuruşlarıyla hep bir tanıdık hali var. Bir de oyun içinde top ayağındayken durarak oynaması yok mu, fena halde nostalji yaşatıyor. Günümüz futbolunda durmak mümkün değil artık, hep daha hızlı olmak gerek. Ama Dzagoev durup kafayı kaldırdığında hemen ardından çok iyi bir şeyler geleceğini hissediyorsunuz. Zaten iğne deliğinden geçen top, adrese teslim pas gibi betimlemeler hep bu tür oyuncuların yaptığı işlerde ortaya çıkmıştır. Duran topların başında bir Recoba, bir Juninho gibi beklediğini de söylemem lazım. Rus Milli takımı bu turnuvada gönlümdeki şampiyondur ve Dzagoev’in katkısı yadsınamaz.

Kitlelere hitap eden aktivitelerde, “beklenti” büyük bir handikap. Her konuda, eğer iyiyseniz, insanlar sizden daha fazla şey beklemeye başlar. Bu insanın kendini sürekli geliştirmesi için avantaj da sağlar(Ronaldo ve Messi’nin durumu) ama istikrar sağlanmazsa hayal kırıklığı da yaşatabilir. Üstüne üstelik, hâlihazırda çok iyi oynayan takımlarda oynuyorsanız, işiniz daha da zordur. Birkaç sene öncesine kadar, kariyerinin her sezonunu formunun üst düzeyinde geçiren kimdir sorusunun tek bir cevabı vardı: Zinedine Zidane. Daha o mertebeye ulaşamadılar ama Mesut Özil ve Andres Iniesta sürekli üstüne koyarak, inanılmaz bir kariyer yapma yolunda hızla ilerliyorlar. Biri Real Madrid ve Alman Mili, diğeri Barcelona ve İspanyol Milli gibi zaten süper oynayan takımları daha da yukarı çekiyorlar.


Daha önce hazırladığımız “BÜYÜK FUTBOLCULAR” yazımızda, yetenekle iyi bir karakterin birleşmesinden doğan efsanelerden bahsetmiştik. Euro2012 turnuvasında bazı futbolcular öyle yükseldi ki, o yazıda birilerinin eksik olduğunu fark ettim. Andriy Shevchenko ve Andrea Pirlo. Ne kadar iyi futbolcular olduklarını zaten hepimiz adımız gibi biliyorduk ancak bu sefer kaliteyi adeta gözümüzün içine soktular. Futbol bir spor ve biz bunun hatasız, kusursuz oynanmasına alışık değiliz. Kariyerlerinin sonuna ulaşan bu iki adam takımlarına o kadar katkı yaptılar ki, hepimizi tekrar hayran bıraktılar.

Euro 2012 İtalya’nın kalitesi, Pirlo’nun Panenkası, “gök delinmiş” deyiminin hakkını veren yağmuruyla beraber geride kaldı. En çok da İspanya’nın forvetsiz (böyle yazarken Cesc Fabregas kızmıyordur umarım, vallahi ben demiyorum) ve çok pas yaptıkları için sıkıcı(!) diye adlandırılan futbolunu eleştiren arkadaşlarla hatırlanacak. Ben İspanya hakkında yorum yaparken hürmetimden üç kere düşünürken, adam çıkıp “çok fazla pas yapıyorlar ben sıkıldım” diyebiliyor. Özgüvenlerine hayranım ne diyebilirim ki! Turnuvanın sürprizi dediğimiz İtalya’nın son maçta düştüğü duruma da Allah kimseyi düşürmesin!

1 Haziran 2012 Cuma

En Çok Kazanan 20 Futbolcu

-Gautam Sharma'nın yazdığı makalenin ilk kısmını çevirdim. Bazı noktalarına katılmasam da güzel ayrıntılar var ve herkesle paylaşmak istedim. Makalenin devamını çevirdikçe paylaşacağım.-

Bugün herkes, futbolda çok fazla para döndüğü konusunda hemfikirdir. Paranın futbol üzerine kapsam ve etkisini inceleyeceğimiz serinin bu ilk bölümünde futbolcu kazançlarının geçmişten bugüne gelişme sürecini ve bugünkü kazançları inceleyeceğiz.

Dundee’de lise öğrencisiyken, profesyonel futbolcuları gördüğümde “İlerde ben de Arbroath’da oynarsam, haftada £30 ve istediğim kadar yiyebileceğim ton balığı benim için son derece başarılı sayılır” diye düşünürdüm. - Gordon Strachan 

Maaş stratejilerinde model(paradigma) değişiklikleri 

1901 senesinde İngiltere’de haftalık ücretlerin üst limiti £4 idi. İki katına çıkıp haftalık £8 olması için 20 sene geçti. 1947’de ise haftalıklar £12’a çıkabilmişti. O günlerde bambaşka bir oyundu futbol.

İlk model değişikliği olarak 1961 senesinde üst limitlerin kaldırılması işaret ediliyor. Aynı yıl Fulham’lı Johnny Haynes haftada £100 alan ilk futbolcu olmuş ve insanlar bu tuhaf miktar karşısında şoke olmuştu. Günümüzde birkaç kişinin dikkatini çekmesi için bu miktarı binlerle çarpmamız gerekir.

Johnny Haynes’li zamanlar sonrasında, her meslek dalında olduğu gibi ücretler artışa geçti. 1968’in efsane Manchester United’ında takım haftalık £250 alarak, cirodan biraz fazlasına mal oluyordu. 1979 yılında Nottingham Forest, Peter Shilton’a haftalık £1200 ödeyerek en çok kazanan oyuncu olmasını sağladı.

İkinci model değişikliği Serie A’nın altın yıllarına denk geliyor. Futbolcu maaşlarındaki radikal değişikler burada başlıyor. Brezilya’lı Falcao haftalık ücreti 5 haneli sayılarla ifade edilen ilk futbolcu oluyor. 80’lerin en çok kazanan oyuncusu kesin olmamakla beraber haftalık £10,000 alan Falcao’dur. İtalya futbolunun iyice popülerleştiği zamanlar olan 90’ların başında ise Roberto Baggio’nun senelik $2.5milyon ( haftalık $50,000) aldığı tahmin ediliyor.

Şu an, her şeyin dramatik bir şekilde değiştiği üçüncü modele geldik. 1995’te bir Avrupa Mahkemesi kararı emsal sayılarak, -Bosman kuralları- sözleşmesi biten oyuncuların özgürce takım değiştirmesini sağladı. Kulüpler artık yıldız futbolcuları bedava alabiliyor, bonservis bedeli ödenmediği için ayrılan transfere ayrılan bütçenin bir kısmı da oyunculara maaş olarak kalıyordu. Bosman kurallarından yararlanamayan futbolcuların menajerleri ise kulüplerle maaşları tekrar müzakere ettiler. Bosman Davası öncesi 1994 yılında İngiltere’nin en çok kazanan oyuncusu haftalık £10,000’la Blackburn’de Chris Sutton’dı. 1996 senesinde ise Middlesbrough’da oynayan Ravanelli’nin haftalık £40,000 kazandığı tahmin ediliyor.

 Bosman Kuralları’nın etkisi çok büyük oldu ve 2000’lerde kulüplerin maaş maliyetleri tavan yapmaya başladı. 2001’de Sol Cambell Tottenham’dan Arsenal’e Bosman Kuralları dahilinde transfer olurken dünya’da haftada £100,000 kazanan ilk futbolcu unvanını aldı ve haftalık ücretlerin 6 haneli sayılara çıkmasına sebep oldu. 6 haneli haftalık ücret barajı aşıldığından beri ipler kopmuş durumda.

 En çok Kazanan 20 Futbolcu

Geçen ay, France Football dergisi futbolun zenginler listesini ilan etti. Aşağıda, en çok kazanan 20 futbolcunun, yıllık ücret ve sponsorluk gelirlerinden hazırlanmış tabloyu bulabilirsiniz.


Messi inanılmaz ama €33 milyon kazanıyor. Muhtemelen buna geçen sene kazandığı kupaların bonusları da dahildir. Bu kadar kazanmayı hak ediyor mu, her hangi bir futbolcu buna layık mıdır, tartışmaya açık. Ama her hangi bir futbolcu buna layık ise o da Messi’den başkası değildir. Beckham markası hâlâ ikinci, aslında son günlerdeki USD/EURO paritesine güncellersek en üste bile çıkabilir. Ronaldo €29 milyonla üçüncü ve Eto’o’nun Anzhi’ye rekor transferi onu dördüncü sıraya getiriyor.

Şimdi bu 20 ismi analiz edelim ve hangi lig, hangi ülke’nin bu muazzam kazançlara katkıda bulunduğuna bakalım.


Yukarıda görebileceğimiz gibi, Premier League Top20’nin %35’ini kapsıyor. Bu yükselen bir istatistik, aynı zamanda İngiliz kulüplerin finansal durumu en iyisi olmadığı için biraz da üzücü. En ilginci ise Çin Süper Ligi’nin en çok kazanan iki oyuncuyu bulundurması sanırım. Bu büyüyen bir “Ejderha” ve muhtemelen 10 yıl içinde bu listeyi Çin’de oynayan yıldız futbolcular domine edecek.

İnsan bazen merak ediyor, 7 haneli haftalık ücret alan bir oyuncu (haftada 1.000.000 !) görebilecek miyiz acaba? UEFA’nın finansal fairplay projesi bu sezon yürürlüğe giriyor ve bu süreci yavaşlatacaktır ancak bence 7 haneli haftalık ücretlere ulaşmak kaçınılmaz görünüyor. Uzak Doğu’nun hızla yükselen “Ejderha” ekonomisini ve 1 milyardan fazla insana hitap eden ligini göz önünde bulundurursak 10 yıl içinde Çin’li bir kulübün bu barajı geçmesi işten bile değil. Rus, Amerikan veya Arap sahipli bir kulübün de aynı şekilde bu barajı geçmesi çok uzun sürmeyecektir. Özellikle Messi ya da Ronaldo gibi bir ismin Bosman Kuralları dâhilinde takım değiştirmesi halinde son derece mümkün. Messi gibi bir futbolcunun €100 milyon bonservis bedeli olduğunu ( Ronaldo iki sene önce €98milyon ettiyse…) ve senelik €30m aldığını kabul ediyoruz. 4 senelik bir sözleşme için bonservis bedelini maaşa eklersek €220Milyon gibi bir sayı çıkıyor ve bu haftada 1.000.000 barajının üstünde. Tekrar düşündüm de, sanırım 10 sene geçmesi gerekmiyor.

-Tablolar France Football ve ESPN dergilerinden alınmıştır. Yazının orjinaline buradan ulaşabilirsiniz- 

9 Şubat 2012 Perşembe

İngiliz Hakem

Geçen hafta sonu gündemimde iki maç vardı. Chelsea-Man Utd ve Fenerbahçe-Beşiktaş maçları. Maçların bir kısmı aynı saate denk geliyordu ve tabiî ki tercihimi Chelsea maçından yana kullandım.

Kadıköy’deki maçta futbol dışında her şey sergilenmiş ve ben hiçbir şey kaçırmadığım için rahatlamışım. Aksine Londra’daki maçta mavilerin 3farkla öne geçmesi, ardından ikinci yarıda kırmızılardan cevap olarak gelen 3gol olunca keyfime diyecek yok. Gerçi gollerin ikisi kendi kalesine, ikisi penaltıdan olunca aynı tadı vermemiş ama olsun 6 gol, 6 goldür. Böyle bol gollü maçların berabere bitmesine bayılıyorum. Gol atamadığı için çokça eleştirilen Torres’in güzel pasına müthiş vuran Mata’nın golü ve bir başka eleştiri mağduru DeGea’nın son dakikalarda yaptığı kurtarışlar da bu keyfin süsü oldu.


Tekrar yurdumuza dönersek, her derbi ertesinde hakem eleştirileri havada uçuşur ya, bu sefer pek bir sakin gördüm ortalığı. Acaba maç sonu çıkan tatsızlıklardan mı etkilendiler, yoksa herkes kendinde mi arıyor bu sefer suçu diye ümitlendim önce. Tam maçın kalitesizliğine veriyordum ki asıl meseleyi anladım. Herkes Chelsea maçında ManUtd lehine iki penaltı çalan Howard Webb’e bilenmiş meğerse. Demediklerini bırakmıyorlar. Oysa eminim, herkes İstanbul derbisini takip ediyordu o saatte. İzlenmiş olma ihtimali çok az. Ama suç belli, suçlu belli ya. Yazılı olmayan kurallardan biri çiğnenmiş, büyük maçta aynı takıma iki penaltı verilmez. Ne olursa olsun verilmez. Gelmek istediğim konu şu: İngiltere’de bu kadar büyük mesele olmadı Howard Webb’in hatalı kararı. Bir tane Villas Boas’ın açıklaması var, ikinci penaltı kararışüpheliydi demiş geçmiş adam. Akşamına Liverpool-Tottenham maçında sahaya giren kedi bile daha fazla meşgul etmiş insanları. Ada’da önemsenmemiş ama yurdumuzda büyük mesele oldu. Adalet duygusu çok gelişkin, ondandır sanırım. Güzide spor kanalımızın güzide yorumcusu bile, üç gün sonra İspanya ligini yorumlarken laf sokuşturuyor İngiliz hakeme. Pes artık, bahis oynamış, kuponu yatmıştır herhalde diyorum, yoksa ilgilenmez bile.


Şimdi hatırladım, Dünya Kupası’nda İspanya Hollanda’yı yenip şampiyon olduğunda aynı Howard Webb Felemenklerden daha fazla eleştirilmişti memleketimizde. Ama ne yapalım, biri hata yaptı mı dayanamıyoruz futbol kamuoyu olarak.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Hızdaki Keramet

Futbolda hızlı oyuncuların veya hızlı futbol oynayan oyuncuların büyük değer görmesi aslında sadece günümüzün bir pratiği değildir. Geçmişte bu tarz futbolcuların sayısının azlığı sebebiyle, sahada değerlendirildikleri bölgeler hücuma yakın bölgeler oluyordu. Hız faktörü, yavaş oynanan bir oyunda maçın sonucuna direkt etki ediyordu. Bu tip hızlı olan ve hızlı düşünen, hızları sebebiyle maçın sonucuna etki etmiş oyuncular bugün tarihteki iyi futbolcular olarak adlandırılıyor.

Günümüz futboluna baktığımızda, hızlı oyuncuların ve futbolu hızlı oynayan oyuncuların yetenekleri ne düzeyde olursa olsun sahanın her bölgesinde tercih edildiklerini görebiliyoruz. Üstelik futbolcu hem hızlı hem de yetenekliyse, bu oyuncuyu transfer etmek için uçuk bonservis bedellerini gözden çıkaran kulüpler birbirleriyle kıyasıya mücadeleye giriyorlar. Nedir peki “hız”daki bu keramet?


Futboldaki hız benim için, futbol topunun sahadaki yer değiştirme miktarının fazla olmasını, bir diğer anlatımla futbolcunun top ayağına değdikten sonra topla oynama süresinin az olmasını ifade ediyor. Hızın kerameti, futboldaki yerleşmiş defansif anlayışlara vurduğu darbedir. Eskiye göre futboldaki keşfedilmemiş defansif anlayışların neredeyse kalmadığı bir dönemdeyiz. Pozisyon bilgisi bugün dünyadaki sıralaması ne olursa olsun her ülke oyuncusu için aynı, herkes bu bilgiye sahip ve bu bilgiyi hayata geçirebilmek kolay. Bireysel ve takım olarak kalite farkını ortaya koyan ve takımların hala birbirinden ayrılmasını sağlayan faktörlerin içinde defansif anlayış farklılıklarının olmadığını, rakibinden daha hızlı hareket eden, daha hızlı düşünen futbolcu grubuna sahip takımların asıl farkı yarattıklarını düşünüyorum.

Bireysel olarak hızlı birkaç futbolcu bulunduran, ancak takım olarak topun yerini az değiştiren ve top ayağına değdikten sonra uzun süre topla oynayayan oyuncusu olan takımların başarılı olabilmesi defansif anlayışların yerleşmesi sebebiyle artık iyice zorlaştı. 90 dakika içerisinde karşı kaleye yavaş top oynayarak sadece birkaç kez gidip, oynadığınız ofansif oyunla, rakip oyuncuların defansif anlamda taktiksel zafiyet yaşamalarını sağlamanın mümkün olmadığı dönemdeyiz. Taktiksel zafiyete sebebiyet vermek, ancak karşı kaleye gidebildiğiniz kadar fazla gitmekle ve hızlı düşünüp hızlı oynayarak karşı takımın pozisyon almasını beklemeden golü bulmakla mümkün olabiliyor. Hızın ikinci bir kerameti, kısıtlı olan maç süresince çok sıklıkta karşı kaleye yaklaşmakla, gol pozisyonuna girme olasılığınızın artmasıdır.

Taktik anlayışı içerisinde hızın yerinden bahsedersek, hızlı futbolu daha doğru okuyacağımıza inanıyorum.

Genel kanı aksine, hazırlık paslarının, yan veya geriye oynanan pasların oyununun hızlı oynanmasını etkilediğini düşünmüyorum. Sonuçta bir oyun kurulması gerekiyor ve bu da defanstan hazırlık paslarıyla başlıyor. Topu kaptırmamak, oyunu diğer yöne çevirmek veya oyunu rahatlatmak için yana veya geriye atılacak paslara da ihtiyaç duyulur. Geriye veya yana atılan pası alacak oyuncu, topu hızlı bir şekilde bir başka arkadaşına ulaştırdığı müddetçe oyun yavaşlamaz. Mesela oyunu hızlı oynamak adına, sürekli dikine anlamsız şekilde zor pozisyonda olan arkadaşına top kullanmak, geri veya yan pas vermekten daha yanlıştır. Hızlı oyun ile kastettiğim, hızlı bir şekilde pas alışverişi yapmak, ayakta topu fazla tutmamak, kullanılan kısa pası mümkün olduğunca sert oynamak, mümkün mertebe toptan daha önde olacak şekilde hızlı bir şekilde sahada pozisyon almak ve pas alternatifi yaratmak, bek oyuncularının hücuma hızlı çıkışlarıyla oyuna tempo kazandırmak olarak anlatılabilir.


Türk futbolunun son yıllarda geri kalmasının en önemli sebeplerinin başında, futbolu hızlı oynamamak olduğunu söyleyebiliriz.

Teknik olarak futbolumuz iyi düzeyde, yetenekli oyuncularımız mevcut. Örneğin, milli takımda Selçuk, Emre, Hamit, Arda, Nuri, Topal, Mehmet Ekici gibi isabetli pas yapabilecek, oyunun kaderine etki edecek kaliteli oyuncularımız var. Ayağa isabetli pas istatistikleri baz alınırsa, milli takımımızın bugün 2012 Avrupa Şampiyonası’nda oynayan çoğu takımdan daha önde olduğu görülecektir. Ama bu pas alışverişini rakip takım defansif olarak pozisyonunu alacak şekilde yavaş yaptığımız için, topu ayağımızda fazla tuttuğumuz için, sahada topun çevresinde ve önünde çabucak pozisyon almadığımız için, sert kısa paslar kullanmadığımız için, beklerimizi hızlı bir şekilde hücum bölgesine taşıyamadığımız için 3. bölgede üretkenlik sağlayamıyoruz. Maçın sonunda oynadığımız pas futbolunun, sonuca hiç katkısı olmayabiliyor.

Süper ligdeki maçların çoğu o kadar düşük tempoyla oynanıyor ki derbi maçlarının dışında herhangi iki takımın maçlarını izlemek bir eziyete dönüşüyor. Defansif anlayışları da oturtan takımlar, yavaş oynadıkları için birbirlerine az pozisyon veriyorlar. Maçların çoğu bu sebeple keyifsiz ve mücadele şeklinde geçiyor.

Fenerbahçe’nin sabırla ama yavaş pas yaparak, temposuz oynadığı oyunla geçen sene süper ligde şampiyon olması, bu sene de bu hafta itibariyle lider konumda bulunması futbolumuzun yavaşlığını gösteriyor. Avrupa’daki takımlarımızın adı sanı duyulmamış takımlara elenmesi genelde ofansif olarak yavaş oyun oynamaktan kaynaklanıyor.

Hızlı futbol oynamak için ilk ve kalıcı adım olarak yapılması gereken altyapıdaki eğitim eksikliğini gidermektir. Futbolcu adayı olan her çocuk, hem mental anlamda hem de fiziki olarak hızlı düşünme ve hızlı hareket edebilme üzerine eğitim görmelidir. Örnek olması açısından Avrupa'daki futbol takımlarının altyapı ve üstyapı sistemleri incelenebilir. Yurtdışından federasyonun girişimleriyle getirilen performans uzmanı antrenörlerin ve mentörlerin milli takımlardaki ve üst düzey kulüp takımlarındaki altyapı seviyelerinden göreve başlamaları sağlanabilir.

Profesyonel takımlar bazında teknik direktörlerin hızlı futbol üzerine bilgilendirilmesi ve fiziki kalitenin bilimsel antreman programlarıyla daha yüksek seviyeye çekilmesi daha hızlı futbol oynanmasına katkı sağlayabilir.

Avrupa standartlarına uygun olarak futbolumuzun hızlandırılması, var olan teknik kalitemizin işe yarar hale gelmesini sağlayacaktır ve başarılar tekrar söz konusu olacaktır. Aksi halde, futbolumuz Avrupa futboluyla yarışamaz.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Sıkılan Bir Taraftar Konuşuyor

Sıkı bir taraftar olmak, ne demektir?

Bence tribünlerde yerini alma imkânı olanlar için, takım kötü oynasa da ah vah etmeden, hep takımın arkasında olmak, tribünde yerlerini alamayanlar için belki de TV başında tüm maçları takip etmek, tuttuğu takım kendi yaşadığı şehre geldiği zaman yağmur, çamur, soğuk demeden statta yerini almak, takımın 11’ini ezbere saymak, sırf tuttuğu takım galip gelsin diye birtakım uğurlar yapmak, dualar etmek, yeri geldiğinde maçın heyecanından tuvalete gitmek, durup dururken kendi kendine marşları mırıldanmaktır.


O takım sırf başarılı diye değil de başka değerler uğruna renklere sevdalanmak, bu sevda için bazı fedakârlıklarda bulunmaktır.

Fast-food kültürü, ilkokul sıralarından başlayan rekabetçi eğitim modelimiz, modern olma özentileri, özgürlüğün bizlere miras bıraktığı insanların insanlara gösterdiği asilik(anne – babaya karşı olan dâhil), utanılacak her türlü durumdan insanların yüzsüz ve daha güçlü çıkışları gibi günümüz normalleri(!) sanırım bir değere, bir insana “sıkı” bir sevgi duymamıza fırsat vermiyor. Ya da daha güzel bir anlatımla sadece sevgi duyduğumuz için değil de başka menfaatleri önemli ölçüde göz önüne alarak herhangi bir şey için sevdalanıyoruz.

“Bugün keşke bu yukarıda saydığımız normaller(!) oluşmasaydı veya oluşmalarına engel olunmalıydı.” demek niyetinde değilim. Hem yaşadığımız bu devrin bu tarz negatif görünen taraflarının dışında, çok olumlu tarafları da var.

Sporun dalları da dahil olmak üzere her iş alanının, çok hızlı bir gelişim içinde olduğunu çok rahat bir şekilde fark ediyoruz. Çoğumuz nasıl geliştiğine kafa yormadan birçok teknolojik özelliği eskitiyoruz, her gün daha efektif bir çözüm bekliyoruz, kolay beğenmiyoruz. Yeri geliyor bugün, Messi gibi bir futbolcuyu eleştiriyoruz.

Geçmişte sakin, monoton ve yavaş gelişen hayat birden anormal hızlandı. Her atağın gol pozisyonu olmasını ister hale geldik. En ufak bir akışkansızlığın sabrımızı taşırdığı günlerle tanışmaya başladık. Hızlı yaşamak sanırım bizi sevgiden uzaklaştırdı.

Sözle açıklanamaz bazı değerler, kurumların, insanların yüzyılları bulan geçmişleri ve gelenekleri uğruna bir nesneye, bir insana, bir takıma sevdalanmanın artık yaşadığımız günün şartlarıyla bağlantılı olarak gerçekleşmeyeceği ya da zayıflayacağı döneme yavaş yavaş girildiği kanaatindeyim.

Yaşları 20’yi geçmeyen yeni neslin “sıkı” bir taraftar olmaması galiba çok normal, bence beklentilerimizi arttırıp, sitem edip kendimizi üzmekten, kandırmaktan vazgeçelim. Samimi ve asil bir taraftar profili artık çok uzaklarda.

11 Şubat 2011 Cuma

Tesadüf mü?

Türkiye’de ilk kez 4 büyükler dışında bir kulüp lig şampiyonu oldu geçen sene.


Yine geçtiğimiz sezon Eredivisie’de FC Twente, Capello’dan önceki İngiltere milli takımı teknik direktörü Steve McClaren yönetiminde, kulüp tarihindeki ilk lig şampiyonluğunu elde etti. Bundesliga gibi dünyanın önde gelen liglerinden birinde Wolfsburg, Felix Magath yönetiminde, kulüp tarihindeki ilk lig şampiyonluğunu elde etti 2 sezon önce. Romanya Liga 1’de Cluj da, 2007-2008 sezonunda tarihindeki ilk lig şampiyonluğunu elde etti ve geçen sene yine ligi şampiyon olarak tamamladı. Fransa Ligue 1’de 2008-2009 sezonunda FC Bordeaux, Laurent Blanc yönetiminde, Lyon’un 7 senelik şampiyonluk serisine son verdi, 10 yıl aradan sonra kulüp tarihindeki 6. lig şampiyonluğunu elde etti.


Geçmişle kıyasladığımızda, son birkaç sezondur UEFA Kupası’na katılan kulüplerin isimlerinin ağırlığı(!) artmasına rağmen Zenit, Shaktar Donetsk gibi daha önce Avrupa futbolunda söz sahibi olmamış takımlar, bu kupayı kazandılar; Fulham, Werder Bremen gibi mütevazı bütçelerle kurulan ekipler final oynadılar.

Bu ilginç, aynı zamanda tarihi başarıların son yıllarda artmış olmasının birkaç sebebi var ve beni mutlu eden, bu başarıları yaşayan her takımın kendince bir futbol anlayışı ortaya koyması oldu. Karşılaşacağı takımlara karşı önlem almaktan ziyade, kendi oynayacakları futbol sistemlerini ön plana aldılar, bir felsefe ürettiler ve bu başarılar geldi.

Takımlardaki düşünce yapısındaki bu değişikliğin en önemli ayağının teknik direktörlere dayandığını düşünüyorum. Bilgi paylaşımının maksimum seviyeye eriştiği bu çağda, işini iyi yapmayan, bilmeyen, öğrenmeye açık olmayan, kendini geliştirmeyen, yerinde sayan insanlara hiçbir sektörün tahammülü yok ve teknik adamlar da bu gerçekten paylarını aldılar. Bir kısmı elendi, eleğin üstünde kalan çalışkan, donanımlı, sürekli yeni bir şeyler kapmaya çalışan teknik direktörler var artık. Teknik adamlardaki bu kalite artışı, futbolun doğrularının sahada uygulanmasının önünü açtı. Bilgili beyinler, kazanmak, gol atmak için yeni, yaratıcı çözümler ortaya koymaya başladılar.

Jose Mourinho, bir röportajında günümüz futbolcu ve teknik adam ilişkisiyle alakalı şöyle diyor: “Futbolcu artık çok daha bilge, zeki ve mükemmeliyetçi. Bu yüzden artık hocalar da eskiye göre çok daha donanımlı olmalılar. Sadece futboldan anlayan bir hoca, bitiktir.” İnsan yönetimi, duygu ve ego yönetimi anlamında doğru kararlar alabilen ve uygulayabilen teknik adamlar, takımların sahada elde ettiği başarıların artık sadece oyun bilgisiyle gelmeyeceğinin farkındalar ve ortalama kalite takımlarla elde ettikleri büyük başarıların temelinde bu gelişen futbolcu – teknik adam ilişkileri yatıyor.

Öte yandan, düşünce yapısının değişmesiyle dolaylı olarak, doğru bilgileri elde eden, kültürü ve birikimi artan, rakiplerine değil, kendi oynayacakları oyuna konsantre olan futbolcular, daha önce alt edemeyeceklerine inandıkları rakiplerini gözlerinde fazla büyütmeyip, kendilerine güvenerek, cesaretle sahaya çıkmaya başladılar.

Bilgi paylaşımının bir diğer sonucu olarak, artık her takımın kalesini nasıl savunacağını öğrendiğini söyleyebiliriz. Defansif pozisyonlar, kademe anlayışları, pres zamanlaması gibi futboldaki defansif oyun görüşü, her takım için belli bir çizgi etrafında toplanmaya başladı. Bireysel hataların ya da tam tersi bireysel becerilerin artık çoğu maçın skorunu tayin eden iki önemli etmen olması, defansif anlamda doğruların herkes için aynı olduğunu ve bu doğruları artık herkesin tam anlamıyla bildiğini kanıtlar nitelikte.

Geçmişte, güçsüz olan takımların onlara karşı güçlü sayılabilecek takımlara karşı yaşadıkları fiziksel dezavantaj, maçların sonucuna direk etki ediyordu. Günümüzde antrenman tesislerindeki yüksek imkânlar ve verimli antrenman teknikleri üst düzey liglerdeki kulüpler için standart haline geldi. Böylece maç temposunda, ikili mücadelelerde yaşanan fiziksel dezavantajlar ortadan kalktı, futbol bu anlamda daha adil bir oyun haline geldi.

Ben takımları başarıya götüren önemli birçok faktörün yanında, Barcelona, Arsenal ve Manchester United gibi güzel oyun oynamaya çalışan takımların, tarihi başarılar elde eden kulüplere ve bu kulüplerin oyuncularına ve teknik adamlarına ilham kaynağı olduğunu düşünüyorum. Güzel oyuna gönül veren bu takımlar sayesinde, başarılı olan takımlar aslında futbolun basit bir oyun olduğunu öğrendi. Futbolcular topa değer verdikçe, topun kendilerinde kalmasını sağlamaya çalıştıkça, hem gol bulabileceklerini, hem de böylelikle az gol yiyeceklerini fark etti. Her takım topu dan-dun vurmak yerine, topa değer vererek pas yapmaya başladı, takımlara ofansif futbol anlayışı yerleşti.

Son olarak kısa olsa da hakemlerden bahsetmek istiyorum. FIFA’nın ve UEFA’nın oyun kurallarının uygulanışı konusunda önem verdiği iki nokta var. Tarzları farklı olsa da, hata yapsalar da hakemlerin her maçta belli bir standart içerisinde tutarlı olarak maç yönetmelerini sağlamak bu kurallardan birincisi. İkincisi ise futbol oynamaya çalışan takımları korumaya yönlendirmek. Bu anlamda adaletin eskiye oranla daha iyi işlemesinin, ortaya çıkan bu tarihi başarılarda rolü olduğunu düşünüyorum.

17 Eylül 2010 Cuma

Net Skor ve Basit Goller



Bursaspor’un Şampiyonlar Ligi macerası tahmin ettiğimiz gibi, iyi başlamadı. Farklı mağlubiyeti tecrübesizliğe bağlayanlar, Ertuğrul Sağlam’ı yanlış tercihler yaptığı için eleştirenler, İspanyol futbolunun bizimkinden çok daha üstün olduğunu yeniden keşfedenler oldu. Yukarıdaki sebeplerin hepsi Bursaspor’un mağlubiyetini açıklayabiliyor, ancak beni ikna edemiyor. Bursaspor’un yediği goller ve sıralamaları beni fena halde rahatsız ediyor. İlk gol’ün uzaktan çekilen bir şuttan gelmesi, serbest vuruştan dönen topun savunma oyuncuları yerine rakip takım oyuncusunun önünde kalmasıyla gelen ikinci gol, oyun tam açılır gibi olmuşken bireysel hatayla gelen üçüncü gol rahatsızlık verici unsurlar. 4–0 yakışıklı ve net bir skor ama goller hiç de öyle değil. (Tino Costa’nın toplara her zaman iyi vurduğunu öğrenmek ilk iki golün gözüme biraz daha güzel görünmesini sağladı)

Bursapor’un mağlubiyetinde şanssızlığın da katkısı olduğunu düşünüyorum. Valencia’nın attığı gollerde şansın fazlaca yardımcı olması benim gözümde 4-0’lık galibiyetin değerini düşürüyor. Oldum olası frikik, korner, uzaktan şut vs. gollerini zor beğenirim.(Uzun taç atışıyla gol yapmaya çalışanları saymıyorum bile!). 30–40 metreden vurulan topun ağlarla buluşma ihtimali o kadar az ki, gol olunca karşı takım haksızlığa uğramış gibi hissediyorum.

Usta frikikçileri, topa her zaman iyi vuran yeteneklileri ayrı tutuyorum tabiî ki. Juninho gibi, orta yaptığında bile dokunan kimse olmazsa kalede tehlike yaratan bir ustanın attığı falsolu şuta şans eseri demek ayıp olur. Veya Cristiano Ronaldo gibi attığı her frikiği tehlikeli olan bir adamın golüne bilinçsiz demek, kendisi için 90 küsur milyon bonservis ödeyen R.Madrid’e haksızlık olur.


Yine Şampiyonlar liginde oynanan ve 6–0 gibi net skorla biten Arsenal-Braga maçı ise bu konuda Bursaspor-Valencia maçının tersi bir örnek teşkil ediyor. Sık sık “Neden Arsenal’i destekliyorsun? Ne Alaka?” gibi sorularla karşılaşıyorum. Bu maçı, o sorulara cevap olarak izletebilirim. 6 gol de hazırlanış itibarıyla şans faktörünü en aza indiriyor. Penaltıdan gelen gol bile ceza sahasına atılan harika bir ara pasının forvet oyuncusunu kaleciyle karşı karşıya bırakmasından sonra oluyor. Diğer 5 gol ise ceza sahası içinde, 2–3 metrelik alanda yapılan kısa paslar sonucunda geliyor. Ceza sahası içinde atılan ara pasını, ceza sahası içinde yapılan topukla duvar pasını izlemek inanın insana fazladan keyif veriyor. O kadar kaliteli ve üstün bir futbol oynanıyor ki Braga takımının Portekiz Liginden başarılı bir takım olduğunu birlikte izlediğimiz arkadaşlara belirtmek zorunda kalıyoruz.

Kısacası Arsenal galibiyeti şüphe bırakmayan bir şekilde hak ediyor. Diğer tarafta Bursasporlu futbolseverler, Sercan oyuna erken girseydi, o pozisyon gol olsaydı, savunmamız hata yapmasaydı, gibi geriye dönük tahminler yapıyorlar. Benim Arsenal’i, Barcelona’yı, İspanya’yı, Şili’yi sevme, destekleme sebebim budur. Bu saydığım takımların oyun tarzı bana daha inandırıcı geliyor. Futboldan serbest vuruşu, korneri, şans faktörünü tabiî ki çıkaramayız ama ben bunlar en aza indirgendiğinde futboldan daha fazla keyif alıyorum.

6 Ağustos 2010 Cuma

Futbol Basit Bir Oyundur

Tuttuğum takımların yenilgisine hiçbir zaman anlam verememişimdir. Hâlbuki sene içinde dünyanın en iyi futbol takımları olan İspanya ve Barcelona’nın bile yenilgilerine şahit olduk. Çünkü futbolda üç ihtimal var ve beraberlikler dışında galibiyet 2 rakipten ancak birine nasip oluyor. İşte bence futbolun basitliği ve bu yazıda savunacağım temel düşünce olan “belli standartları takımlara kazandırdıktan sonra her takımın her takıma üstünlük sağlayabileceği” fikri, 0–0 başlayan maçın, takımlara sunduğu kazanma ihtimalinin %33 gibi büyük sayılabilecek bir oran olmasından kaynaklanıyor.


Futbolun nasıl basit bir oyun olduğunu en iyi şekilde anlamak için, oynanan oyununun amacını adım adım anlatmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu yazıyı okuyanların tamamına, yazının bu kısmında, hayatında futbol diye bir kelime bile duymamış oldukları varsayımıyla hitap ediyorum. Futbolda galibiyete ulaşmak için asıl amaç, karşı takımın kalesine, eliniz ve kolunuz dışında vücudunuzun her bölgesini kullanarak, futbol topunu sokmak. Topu ağlarla buluşturduğunuzda gol atmış ve amacınıza ulaşmış olursunuz. “Goal” kelimesinin İngilizce sözlük karşılığının “amaç” olması bir tesadüf değil tabiki. Bir de maç sona erdiğinde galip takım olmanız için karşı takımdan daha fazla sayıda gol atmanız gerekiyor. Gol veya gollere ulaşmak için, mantıken futbol topuna saha içinde sizin sahip olmanız gerekli. Zaten bir futbol maçında sahaya baktığınız vakit, sahadaki tüm oyuncuların topun kendi takımında kalması veya top karşı rakipteyse topu kapmak için mücadele ettiğini görürsünüz. Sonuçta ayağınızda olmayan, sizin takımınızın kontrolünde olmayan bir topla amaca ulaşmak, gol atmak mümkün değil. Üstelik topun takımınızda kalmasının bir diğer avantajı, karşı takımın gol atamaması olacaktır. Amacı bu kadar rahat anlaşılabilen bir oyunun, karmaşık olduğunu iddia etmek bana yanlış geliyor.

Futbolun basitliğini erken yaşlardan kavramış biri olarak, futbolda ulaşılamayacak hiçbir hedefin olmadığını düşünür, her sene başında, tuttuğum takımların yarıştığı her kulvarda şampiyon olacaklarını iddia ederim. Sanki her sene başında, hiçbir yenilgi almadan sezonu tamamlayacakmışız gibi gelir bana. Çünkü futbolun basitliğini kavramış, topa değer veren, onu kendi malıymış gibi gören, fizik kondisyonu yerinde, oyun disiplinine haiz bir takımın büyük şanssızlıklar yaşaması dışında maç kaybetmesi benim gözümde çok zor. Rakibiniz ne kadar güçlü olursa olsun, siz saha içinde futbolun basitliğinin getirdiği doğruları yapıyorsanız, galibiyeti her ortam ve şartta almamanız için hiçbir sebep yok.

Örneğin, 2000 yılı UEFA Kupası galibi Galatasaray’ın içeride dışarıda yenilgi almadan elde ettiği şampiyonluğu alan takım ve o vizyon, düşüncelerimi tam olarak açıklar nitelikte. Aynı sene Şampiyonlar Ligi grubunda kendi evinde 5–0 yenildiği milyonlarca dolarlık takım Chelsea’yi, deplasmandaki maçta Taffarel kırmızı kart görene kadar tüm Avrupa’ya rezil edebilecek şekilde, 10 tane yüzde yüz gol pozisyonu kaçıracak düzeyde doğru ve basit futbolu oynayan bir takımdı Galatasaray. UEFA Kupası final maçına çıktığı zaman, basit futbolu bildiği için hiçbir korku yaşamadan Hagi, Hakan, Arif’le Arsenal’a karşı, 3 forvetle, bildiği oyunu oynamak için çıkıp kupayı alan bir takımdı.

2010 Dünya Kupası da iddia ettiğim bu fikri daha güçlü savunmamı sağlayacak örneklerle doluydu. Kamerun, Gana, Sırbistan, Şili, Meksika, Slovakya, Yeni Zelanda gibi belki de Avrupa ve Güney Amerika kıtalarının milyonlarca dolarlık futbolcularıyla kadro olarak boy ölçüşemeyecek takımları ayağa oynayan, fizik kondisyonları yerinde, topa değer veren görüntüleriyle herkesi her maçta yenebileceklerini gösterdiler, yeri geldi futbol olarak karşı takımları ezdiler. Futbolu bilen, futboldan zevk almaya çalışan izleyicilerin beğenisini kazandılar. Belki de Gana, Şili, Kamerun ve Meksika finale çıkmayı Hollanda’dan daha çok hak ettiler.

Diğer bir örnek 3 büyük takımımızın Avrupa’da ön eleme maçlarında bu sene aldıkları sonuçlar. Young Boys diye adını sadece futbol menajerlik oyunlarından duyduğumuz bir İsviçre takımı, iki maçta tüm Türk futbolseverleri kendilerine hayran bırakacak bir futbol oynadı. Volkan’ın 2 maçta kurtardığı yüzde yüzlük gol pozisyonu sayısı 2 elin parmaklarını geçiyor. Peki ne yapıyor da bu Young Boys, 55000 kişilik bir cehennemde, 130 milyon euroluk Fenerbahçe’ye top göstermiyor. Sadece sahanın tüm genişliğini kullanarak, ayağa paslarla, topu gelişigüzel vurmadan, acele etmeden sabırla futbol oynamaya çalışıyor. Futbolu, stadı kendi gözlerinde büyütmeden Fenerbahçe’yi kendi evinde elemenin sevincini bile abartmadan sahadan ayrılıyorlar. Çünkü basit oynadıklarını biliyorlar ve nasıl olsa bu futbol onlara bir karşılık getirecek, galibiyet de, çok büyük şanssızlık olmazsa gelecek.

Topun kıymetini bilip, futbolun doğrularını basitçe gösterebilen her takım, karşısındaki takımın ismine, futbolcularının değerlerine, elinde olan imkânlara bakmaksızın her ortamda galibiyete ulaşabilir. Futbol oyunu basit olarak anlaşılabilen amacıyla, mücadele eden her takıma galibiyet şansı vermesiyle belki de diğer sporlardan temel ilkelerinde ayrılıyor ve bu dönüşüm bu sporu daha da eğlenceli hale getirmeye devam edecek.

19 Mart 2010 Cuma

Futbolcu Hata Yapar



"Binlerce hata yapmana izin veririm ama senin sahada güldüğünü görmek istiyorum."

GUUS HIDDINK


Birçok belirsizliğin üstüne Guus Hiddink’in milli takımın başına geçişi kesinleşti. Çok başarılı bir geçmişi olan bu adamı Milli Takımın başında görmek çok sevindirici! Yukarıda kendisinden bir alıntı yaptım ve bu görüşü örneklendirmek istiyorum.

Bir futbolcunun gülmesi, onun oynadığı oyundan keyif aldığını gösterir. Genelde futbolcuların gol attıktan sonra gülmesine alışığız ama benim değinmek istediğim, bir hata anında da gülebilmek. Burada birçok başarı öyküsünden örnekler verebilirim ancak bu daha sonra bahsedeceğim bambaşka bir yazının konusuna girer. Örnek olarak çok da başarılı bulmadığım Nicklas Bendtner’i gösterebiliriz. Arsenal-Burnley maçında kaçırdığı goller, izleyenleri hayretler içerisinde bıraktı. Sadece kaleye topu yuvarlaması gol için yeterli olan 4-5 tane net pozisyonu harcadı. Ve her pozisyondan sonra “bu kadar basit gol kaçırılır mı?” dercesine gülücükler dağıttı. Hatta Arshavin’in kaçırdığı bir pozisyondan sonra kendisiyle dalga geçercesine bir şeyler söyledi. Kendi hatalarını espri konusu yapan futbolcular görmek bize şaşırtıcı gelebilir, ancak dünyanın en kaliteli liginde bunlar olası görüntüler. Tüm bunların üstüne maçın sonuna doğru oyundan çıkarıldığında Arsenal taraftarının kendisini alkışlaması ise çok hoş ve ince bir davranıştı. Aynı Bendtner üç gün sonra Porto maçında hat-trick yaptı. Olağanüstü işler yapmadı, harika goller atmadı, boş kaleye yuvarladı ama bir maçta üç gol atmak her zaman takdir edilir.


Bendtner’e oyun tarzı olarak benzeyen bir başka oyuncuda bizim ligimizde. Daniel Guiza. İkisi de çok koşuyor, rakip savunmada yararlı delikler açıyor, ceza sahası dışında kontrol ettikleri topları ezmiyor, çok iyi pozisyonlara giriyor; ikisi de çalım atamıyor, ikisi de ceza sahası içinde çok başarılı değil, hızlı karar vermeleri gereken pozisyonları harcıyorlar ve ikisi de çok gol kaçırıyor. İkisinin de ilk 11 oynatılmalarına Teknik direktörler hariç hiç kimse anlam veremiyor. Ancak bir fark var. Bendtner basit bir gol kaçırdığında espri bile yapabiliyor, Guiza ise kendini suçlu hissediyor. Bendtner için futbol oynayabildiği sürece işler kötü gitmeyecektir. Guiza için durum farklı, çok kolay etkilendiği için işler her zaman daha kötüye gidecektir.

Arsenal ve Fenerbahçe’deki futbol ortamını da göz önünde bulundurmak lazım tabiî ki. Bir tarafta dünyanın forvetine en çok yardımcı olan takımlarından biri, diğer yanda kimsenin kimseye hiçbir faydasının olmadığı 11 kişi. Yani Guiza yanlış bir takımda oynuyor. Ortam müsait değil. Bir de beklenti sorunu var. Bendtner sahaya genç yetenek olarak çıkıyor, Guiza pahalı transfer olarak çıkıyor. Tek suçlu var. Guiza’ya gerekenden çok daha fazla bonservis bedeli ödeyerek onu bu kadar ağır bir yükün altına sokan Fenerbahçe yönetimi.

5 Kasım 2009 Perşembe

İzleyemediğim Maçlar Var!


Açık kanallarda canlı yayınlanacak olan futbol maçlarını kim seçiyor? Merak ediyorum. Böyle büyük kitlelere hitap eden bir sporun tüm maçlarını aynı anda yayınlamak mümkün değil. (teknolojik olarak mümkün de, finansal açıdan pek mümkün değil) Elbette yayınlanabilecek maçlar arasında en mantıklısını seçecek bir karar mercii vardır. Merak konusu şu: neye göre, kime göre karar veriliyor. Akşam 21.45’te yayınlanacak maça tekil kişilerin keyfe keder karar verdiğini sanmıyorum.

Şampiyonlar ligi, futbolun en üst düzeyde oynandığı kulvar. Daha iyisi, daha kalitelisi yok. Devler ligi de denen bu organizasyonu yıllardır STAR TV’den izliyoruz. Eskiden şampiyonlar ligi haftasında (evet böyle bir kavram var: “şampiyonlar ligi haftası”) ikisi canlı ikisi banttan olmak üzere dört maçın tamamını, maçlardan sonrada tüm maçların gollerini yayınlarlardı. Yayınlanacak olan maç tercihleri yine kötüydü ama dört maçtan ikisi durumu kurtarıyordu. Bu sistem her sene kötüye gidiyor. Önce banttan yayınlanan maçı baştan, ortadan, sondan kırparak kısaltmaya başladılar. Gecenin bir saati olduğu için normal karşıladık. Eğer üç büyüklerimizden(!) birinin maçı canlı yayınlanmışsa, ikinci maçı banttan yayınlama yerine gereksiz maç sonrası tartışma programı konur, tartışma uzar, ağzı olan konuşur. Banttan yayınlanan maç heba olur. Futbol programlarını, maç seyretmekten daha çok seven bir kitle olduğuna göre bu da normal. En can alıcı noktalardan biri de, genelde ölüm grubu diye nitelendirilen gruplardan birinde iki favori takımın oynayacağı, erken final diyebileceğimiz maçlarda ortaya çıkar. Bu önemli maç yerine bizim üç büyüklerden birinin 3. ve 4. torbadan gelen rakiplerinin maçını yayınlayıp, futbolseverleri teknik analiz yapmaya davet ederler. Son numara da banttan yayınlanan 2. maçlardan vazgeçmeleri oldu. Ama işin suyu bu sene çıktı. Bir önceki şampiyonlar ligi haftasında Çarşamba günü maç yayınlanmadı. 21.45’te televizyonu açtım, hangisi olursa olsun bir maç izleyecektim ama futbol yerine komedi dizisi vardı. Bir önceki hafta da maç yerine yabancı aksiyon dizisi yayınlamışlardı zaten deyip kapattım. Birkaç sene önce FOX TV’de Premier Lig’in “Bez Bebek” adlı diziden çektiğini hatırlatmak isterim. STAR TV’deki “papatyam” dizisi ve Şampiyonlar ligi çelişkisi, olayı bir adım ileriye taşımıştı.

Daha sonra STAR TV’nin sadece iki maçı canlı yayınlama hakkı olduğunu ve tercihini bir önceki gün Moskova’da oynandığı için 19.30 da yayınlanan Man Utd – CSKA maçından yana kullandığını öğrendim. İkinci tercih için zaten Beşiktaş’ın maçı var, o yayınlanacak. Peki, bu doğru bir karar mı? O kadar maç arasında, sırf Beşiktaş’ı ilgilendiriyor diye Man Utd – CSKA maçını seçmek doğrumu? Her ne kadar taraflardan biri Manchester olsa da, maç Rusya’da oynanıyor, favori takım deplasmanda, yani büyük ihtimalle zevksiz bir futbol oynanacak. Ertesi gün oynanacak sekiz maçtan en az bir tanesi kesin bu maçtan daha güzel olur. Ama hayır, sanırım çok fanatik Beşiktaş taraftarları rakiplerinin nasıl oynadığını görmek ister diye düşünüyorlar. Mustafa Denizli ve yardımcıları dışında kim, neden Beşiktaş’ın rakiplerini analiz etsin ki? Böyle düşünen adamlar zaten gitsin futbol tartışma programı izlesin.

Neyse ki Star Tv bu hafta kendini affettirdi. 3 maçı canlı yayınlayıp, bizleri sevindirdi. Milan- Real Madrid maçını banttan yayınlarlar diye ümitlenmiştim ama olmadı. Günün gollerini yayınlamadan önce de araya yine yabancı dizi sıkıştırdılar. Bunun üzerine de perşembe günü yayın akışında Fenerbahçe’nin maçının ardından Galatasaray’ın maçını banttan vereceklerini görünce şaşırdım. Futbol’un önemini yeni kavrıyorlar galiba? Ama ümit var.

2 Eylül 2009 Çarşamba

Taraftar Etkisi


Seyircisiz oynama cezalarını hiç sevmem. Sporun doğasına aykırı bir kere! Seyircisiz oynanan maçları izlerken aklıma, klasik futbol karşıtı söylemlerden biri olan “ 20 adam bir topun peşinde koşturuyor sizde onları izliyorsunuz” geliyor. Üstüne üstelik çok kızdığım bu lafa hak veriyorum. Gerçekten, kimse izlemiyorsa, boşuna koşturuyorlarmış gibi geliyor. Yani taraftar eksikse spor da eksik.

Oyuna eşlik eden, maçın heyecanını seslerle yansıtan, sevinci üzüntüyü takımıyla paylaşan, coşkusuyla misafir takımı bile motive edebilen bir topluluktan söz ediyoruz. Dolaylı yollardan da olsa, tüm sporların gerçek sponsoru da seyirciler zaten. Fakat bazen bir taraftar topluluğu, tuttuğu takıma zarar da verebiliyor. Bu tip taraftara birçok örnek verilebilir, ama en iyi örneği Diyarbakırspor oluşturuyor.

Diyarbakırspor her zaman ligin etkili takımlarından bir tanesi olmuştur. Olmadık maçlardan çıkardıkları puanlarla, çıktıkları zorlu deplasmanlardan aldıkları galibiyetlerle, sürpriz sonuçlar alan bir takımdır. Aynı başarılarını iç saha maçlarında da sürdürebilseler, ligin başarılı ekiplerinden biri olurlardı. Ancak istatistiklere bakarsak, kendi sahalarında başarısız olduklarını görüyoruz. Çünkü genelde iç saha maçlarını, aldıkları saha kapatma, seyircisiz oynama gibi cezaları ödeyerek harcamak zorunda kalıyorlar. Üstelik maddi durumu çokta iyi olmayan bir kulüp olarak bir sürü para cezası da ödemek zorunda kalıyorlar.

Tuttuğu takıma zarar vermek konusunda Diyarbakırspor’un taraftarı üstüne taraftar yok. En son icraatları da Fenerbahçe maçını kaybettirmek oldu. Diyarbakır, iyi oynamasa bile maça iyi başlamıştı. (Pas trafiği konusunda da ligdeki birçok takımdan daha üstün durumdalar.) Biraz şansın da yardımıyla öne geçmişti. Üst üste birkaç gol pozisyonu da yakalayıp, havaya girmişti. Gökhan Gönül’ün attığı muhteşem golden sonra bile oyundaki dengeler bozulmamıştı. İkinci yarıda maç kilitli bir şekilde sürerken taraftar sahneye çıktı. (umarım bu, tahmin ettiğimiz gibi, birkaç provokatörün işidir.) Sahaya atılan yabancı maddeler, oyunun durması, Diyarbakırsporlu oyuncuların taraftarı sakinleştirmeye çalışması derken, konsantrasyon falan kalmadı. Daha kaliteli oyunculardan kurulu Fenerbahçe bu boşluktan yararlanıp, iki pasla golünü attı. Bir iç saha maçı daha böylece kaybedilmiş oldu. Üstüne birde saha kapatma, para ve seyircisiz oynama cezaları geldi. Aslında bu öyle bir durum ki bilet gelirini göz ardı edersek, bu cezalar Diyarbakırspor’un iç saha performansını artırması açısından iyi bile oldu diyebiliriz.