19 Mayıs 2012 Cumartesi

Fazla Hakedilmiş Şampiyonluk

2012 yılı futbolda hak edenlerin her zaman yüzünün gülmediği bir sene olarak hatırlanacak. Ne var ki başarılı olmak için önce onu hak etmek gerektiğini düşünenlerin ve bu uğurda çalışanların yılmasına engel olacak birkaç güzel örneğin her şeye rağmen gerçekleşmesi, motivasyonunu kaybetmeye yüz tutmuş milyonlarca güzel oyun sevdalısı futbolseverin, bu tarz futbola ve emeğe olan inançlarını ayakta tutmasını sağladı.

Allah’a şükürler olsun ki bu güzel birkaç tane örnekten biri, tuttuğumuz takıma isabet etti. Sarı kırmızı renklerin şampiyonluk kutlamalarına ne kadar yakıştığına bir kere daha tanık olduk. Efendi bir şekilde, kimsenin mutsuzluğundan kendimize mutluluk payı çıkarmaksızın, bir haftadır kutlamayı sürdürüyoruz.


Her şampiyonluk hak edilmiş şampiyonluktur. Ama o kadar hak ettik ki bu şampiyonluğu, şampiyonluk kupasını “Kadıköy’de Fenerbahçe’nin elinden” kapıp getirdiğimiz düşüncesi bile aklıma fazla gelmiyor. Çünkü Galatasaraylılar olarak, bu süreçte, aklımız hep 34 haftalık ilk etabın sonucunda kaldı. Kafamız net bir şekilde, 9 puan farkla önde bitirip şampiyon olduğumuz düşüncesi üzerinden çalışıyor. Süper Final'de Fenerbahçe’yle “şampiyonluğumuzu hak ettiğimizi gösterme maçları” adı altında iki maç oynamışız gibi sanki.

Arena’da kaybettiğimiz maçta olsun, Kadıköy’deki son maçta olsun, karakter ve kalite olarak ne kadar üstün olduğumuzu gösterme şansına eriştik. Bu maçların ironisi, gereksiz de olsa, adaletin yerini bulacağı şekilde farkımızı kanıtlama şansını takımımıza bir kere daha sunmasıdır. Bu zevkli iki mücadele, “oyunu oynamama” fikrine sahip her türlü futbol öğesini umutsuzluğa sevk etti. Böylece kulübümüz bu anlamda Türk futbolunun geleceğine yönelik bir katkı sundu.


Futbol bu sene adaletsiz olabileceğinin bazı örneklerini sunsa da yurtdışında “kuralsız” olmadığı için, Galatasaray adına herhangi bir korku unsurunun ve stresinin Avrupa karşılaşmalarında yer almayacağını söyleyebiliriz. Aslında bunu söylemeye bile gerek yok, çünkü Galatasaray için Avrupa arenası her zaman yerli müsabakalardan daha rahat olmuştur. Bunun güzel olmaya çalışan futbolumuzu daha çeşitlendireceğini ve geliştireceğini tahmin edebiliyoruz. Yapmak istediklerimizi yerel ligde gösterdiğimizden daha fazla gösterebileceğimizi düşünüyoruz. CL'de Salı veya Çarşamba akşamı 21.45’te oynanacak bir Galatasaray maçına her Galatasaraylı'nın ne denli özlem duyduğunu, Fatih Hoca'nın "Allah kimseye gördüğünden daha aşağısını nasip etmesin." temennisi iyi açıklıyor.


Teknik olarak, yeni sezondan beklentim hücum çeşitliliklerindeki yükseliş, daha hızlı ve kaliteli pas yapmak ve takımın defansif olarak daha komple bir görüntü sergilemesi olacak. Şampiyon takımın üzerine yapılmış doğru transfer seçimleriyle pozitif gelişmelerin yaşanacağını düşünüyorum. Bu teknik detaylar halledilecekmiş izlenimini zaten veriyor. Fatih Hoca, yaşından mı yoksa tecrübesinden mi geldi bilmem, bu sezon üzerine giydiği olgunluk, sakinlik yeleğini giymeye devam ederse sorun yok. Umarım şampiyonluğun etkisiyle bu yeleği üzerinden atmaz. Tek temennim budur.

Ne güzel reklam olmuş!








18 Mayıs 2012 Cuma

Güzel Arkadaşlık, Güzel Takım, Güzel Oyun


Güzel dostum Zekican Koğuş'tan gelen bu şahane yazıyı birkaç aksaklıktan dolayı yaklaşık bir aydır bekletiyoruz ama 10 yıllar da geçse değerinden hiçbir şey kaybetmez bence:

"Biraz önce 10 Nisan 2012 tarihinde oynanan Barcelona Getafe mücadelesini seyrettim. Mücadele demeyelim de şov diyelim aslında çünkü Barcelonalı futbolcular son zamanlarda aldıkları çok iyi skorlara rağmen eski Barcelona havasını kaybetmişti birkaç haftadır. En azından ben o havayı bulamıyordum. Şimdiki maçta ise tam BENİM Barcelona'mı gördüm. Kişilik yoksunu diye kızılan Busquets'in bile böyle harika bir maç çıkartacağını bilmiyordum açıkçası. Xavi-Messi-Iniesta üçlüsünün harika pasları, havadan direk ayağa paslarla tam bir pozisyon canavarı Barcelona izledik. Sonucu ne olursa olsun ben bu Barcelona'yı izlerim desteklerim. Bunun sonucunu aslında bu seneki sakatlıklar, stoper yokluğu (benim için Puyol'un geçen sene ve bu sene bir süre sakatlık yaşaması) ve takımdaki arkadaşlığın henüz oturmamış olmasına bağlayabiliriz ama ben takımın sonuç ne olursa olsun ruhunu geri kazandığını bu maçta gördüm. Birbirinden güzel dört gol, onlarca kaleye şut gördük ancak yine de bir Villa çok daha güzel dururdu diyorum kendi kendime. Barcelona demişken kimse yanlış anlamasın İngiliz futboluna ya da diğer liglere lafım yok benimki biraz blog sahipleriyle arkadaşlığımızın pekişmesi olarak biraz da İngiliz futbolunda fizik gücü ve teknik ön plandayken zekanın futbolcuda değil de teknik direktörde olması durumu. İngiliz ligine çocukluktan beri ilgi duymadım. Özellikle İspanyol futbolu biraz daha iyi geldi bana -arkadaşlarla en son konuşmamızda da geçtiği gibi stoperler biraz daha gelişse daha güzel olabilirdi.


İşte benim de Barcelona ile ilgili beğendiğim olay pozisyon bolluğu ve futbolcu zekasının ön plana çıkıp, yıllar süren arkadaşlığın ve tecrübenin bir ürünü olarak her maçın pozisyon zengini olması ile film gibi geçen bir doksan dakika izlememiz. Önceden de belirttiğimiz gibi kendi yarı alanında yaptığı pasları rakip yarı alanda da yapan bir Barcelona izledik. Bunun hakkında daha detaylı yazabilirim ilerleyen zamanlarda ama şimdi konumuz çok daha ciddi.


Geçen gün bir şekilde birkaç eksikle bir takım toplayarak yenmeyi çok sevdiğimiz bir grup arkadaşla maç yaptık. Biz genel olarak pozisyon zengini takım oluruz çünkü sahada çoğalmayı becerebilen, aklıyla ve zekasıyla oynayan bir takımızdır. Buna takımdaki eski dostumun zekasını ve forvetteki arkadaşımızın becerisini de eklersek en iyi olmasak da futbol oyununa hizmet ettiğimiz için çok mutlu bir takımızdır.

Geçen günkü maçta uzun bir süredir futbol oynamamanın verdiği çömezlik, takıma alışmamış arkadaşların ilk maç sendromu ve bizim takımımızda olması gereken panterin karşı takıma gitmiş olması nedeniyle uzun zamandır alışık olduğumuz skorun tersini gerçekleştirerek büyük bir farkla yenildik. Burada oturup maç analizi yapmayacağım. Benim analiz edeceğim şey bizim oyunumuzun felsefesi.

Biz bu takıma karşı çok zor şartlarda çok büyük farklar aldığımız zamanlarda hep şunu bilerek oynadık: “Yanımda bir arkadaşım benimle birlikte” hücumda olsun savunmada olsun hep kendimizden çok emin bir şekilde oynadık. Kalecimiz -ayıptır söylemesi- kaleyi boşaltıp her maç bir gol atmayı alışkanlık haline getirdiğinde bile biliyordu ki biz onun açığını kapatırdık. Bizim oyun anlayışımız zekamıza ve arkadaşlığımıza dayanıyordu. Çok iyi futbolcular olmasak da etrafta insanların izlediği, ısınan diğer arkadaşların izlerken zevk aldığı bir oyun anlayışı içinde olmanın güzelliğiyle oynadık. Galip geldiğimizde bu şekilde galip geldik, yenildiğimizde ise yine bu şekilde karşı takımı tebrik ettik. Ama en başta oynadığımız oyundan zevk aldık. Şimdiye kadar hiç kavga etmedik, bağrışmadık. Karşı takımda bir kendini bilmez olduğunda hep birlik olarak ona yaptığının yanlış olduğunu anlattık, hiçbir zaman ayrılmadık ve hep düşünerek oynadık. Şu anda takımımızı toparlamaya imkanı olan arkadaşlar da bu felsefeden ayrılmayacak arkadaşlardır. İşte güzel arkadaşlık, bu şekilde güzel oyuna dönüştü. 


Son maçta rakip takımın kalesini koruyan panterimiz, inanılmaz bir şekilde her pozisyonda yüksek zekasıyla oynayabilen İmpo'ya; savunmada markaj, ileride adam eksiltme görevini alıştıktan sonra harika yapıp skoru toparlayan Joyous'a; orta sahada iki yönlü oynayan bana ve uzun bir sakatlık sürecinden sonra çektiğim şutlarıma; forvette Ibrahimovic'in abartısız Türk modeli olan Hüsnü arkadaşımıza ve her yerden çıkma özelliğine sahip Arif'e inanılmaz bir dayanıklılık göstermiş ve kalesini gole kapatmıştır. Kalecilik yaparken her zaman savunduğum bir şey vardır ki “Atağın sonu kaleciye dayanırsa ve kaleci bu atağı engellerse maç skoruna etki eder.” Bu tezimi bir kez daha doğrulamış olmama neden olan güzel arkadaşım Ege(panter), aslında gereği olmamasına rağmen bunu bizim kafamıza vura vura anlatmıştır. 

Adam paylaşmada ve adam eksiltmede problem yaşayan, böylece sahanın her tarafına yayılamayan takımımız yine de yüksek kondisyon ve fizik gücüne sahip rakibin futbol oyununa hizmet etmesine izin vermemiştir. Bu da yine hepimizin güzel arkadaş olup zekamızla oynamamızla mümkün olmuştur. 

İmpo'nun harika çalımlarını yine büyük bir zevkle izlerken Hüsnü'nün defansı perişan edip bir türlü o topu içeri sokamamasını ve çektiğim her şutu tutan – ki kalecinin iyisi her topu çelen değil her topu tutandır – Ege'nin harika kurtarışlarını izlerken ben yenildiğim oyundan bile zevk aldım. Evet yenilmek kötü, bu şekilde olmamalı, ama güzel futbol buna değer. Maçtaki anılarınız sadece sizin yaptığınız güzel hareketlerse, golü yedikten sonra rakip takımı şortunun içine kadar terletip tamamını çalıma dizmişseniz; gol sadece kalenin iki direği arasında kalan kısma topu sokmadır. Bir topunuz savunmadan dönmediyse, maçtaki en güzel çalımları siz attıysanız (hatta karşı takımın o skorda bile size çalım atmasına fırsat vermediyseniz), rakip defansı bakkala kasaba ve şarküteriye göndermişseniz bana göre bu eğlencedir. Bize de yenilsek bile bu kadar eğlenmemize fırsat veren rakip takım oyuncularını tebrik etmek düşer. 


İşte bu da bizim Barcelona'nın futbolunu neden sevip neden pozisyon zengini bir futbol anlayışını savunduğumuzu açıklar. Her zaman yenilerin hoş karşılanıp verebileceklerinin en iyisini verdikleri güzel arkadaşlık, skordan önce oynadığı oyundan zevk alan güzel takım ve karşı takımı çalımlarla süsleyip atılan gollerden önce paslardan, şutlardan, çalımlardan bahsedilen bir güzel oyundu bizimkisi; Barcelona tarzında oynamaya çalışılan. Her oyunda bu kadar güzel anılar yaşamamız dileği ile."

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Beko Basketbol Oyunu'nu Oynamayan Kalmasın! Oyun Çok Keyifli, Süper Ödüllü…


Türkiye’de ve dünyada basketbolun sponsoru Beko, Beko Basketbol sitesinde yeni bir uygulama yayınlamaya başlamış. Merakla, http://basketball.beko.com linkini kullanarak girdiğim Beko Basketbol Oyunu tam da Beko marka kimliğini yansıtan dinamik, eğlenceli bir uygulama olmuş. Oyunu oynarken hem çok keyifli bir basketbol deneyimi yaşıyor, hem de her dönem çekilişle Beko 117 Ekran Smart LED TV kazanma fırsatı yakalıyorsunuz.

Uygulamada ilk dikkat çeken nokta, oyuna girişte kolaylık sağlanmış olması. İlk olarak karşınıza, oyunu oynamak isteyen herkesin düşünüldüğü iki farklı giriş seçeneği çıkıyor. Oyunu oynayan herkesin yeni bir çekiliş hakkı kazandığı uygulamada, büyük ödülü kazanan kişiye ödülü ulaştırabilmeleri için bilgi formunu eksiksiz doldurmak gerekiyor. Sonra oyun başlasın! Çok eğlenceli bu oyunu oynamak için tek yapmanız gereken mouse’un sol tuşuna basarak topu tutmak, yönlendirmek, topun hızını ayarlamak ve atışı yapmak için tuşu bırakmak. Verilen sürede en az iki basket atmak sizi bir sonraki bölüme taşıyor. Emin olun, bölümler bitmesin oyun hep devam etsin istiyorsunuz.

Her gün oynayarak 1 yeni çekiliş hakkı daha kazanılan uygulamada, arkadaşlarını davet eden çekiliş hakkını arttırıyor. Son olarak, “Çok keyifli, süper ödüllü bu oyunu oynamaya değer!” diyorum.

Bir bumads advertorial içeriğidir.

23 Nisan 2012 Pazartesi

Di Matteo: The Dark Lord


 Chelsea'nin menajeri Di Matteo, Harry Potter serisinin kötü adamı Lord Voldemort'a benzemiyor mu?

18 Nisan 2012 Çarşamba

Büyük Futbolcu

Son birkaç haftadır Arjen Robben’i izliyorum. Ağzım açık. Sakatlıklardan başını kaldırdığı gibi döktürmeye başladı. 2012’nin açık ara en formda yıldızı olduğunu söylemek mümkün. Almanya Ligi’ni diğerleri kadar takip etmediğim için, ara sıra Robben izleyince uzun süre dinlemediğim güzel şarkıyı radyoda denk getirmiş gibi seviniyorum. Ve her seferinde, bu şarkıyı daha sık dinlemem gerektiğini anlıyorum. Çünkü bu adam sahada diğer futbolculardan daha büyük görünüyor. Tabiî ki saçının, yüzünün yaşlı göstermesinden veya iriliğinden bahsetmiyorum. Bazı futbolcular vardır, topu ayaklarına aldıklarında takım arkadaşlarının duyduğu güveni hissedersiniz. Skor olarak önde olmak ya da farklı yeniliyor olmak fark etmez, bu adam sahadayken maç hiçbir zaman bitmez. Dakikalar daha uzun, daha faydalı olur. Skor ne olursa olsun maçın iki-üç dakika daha uzamasını istersiniz. Bu tür futbolcuları “yıldız futbolcu” statüsünün bir üstünde, “büyük futbolcu” olarak adlandırmayı seviyorum.

Robben’le başladığımız yazıya diğer büyük futbolcuları eklemeden önce, her övgü yazımızda olduğu gibi Messi ve Ronaldo’ya selam söylüyoruz.

Büyük futbolcu derken tam olarak ne kast ettiğimi daha iyi anlatabilmek için bir isim veriyorum şimdi. Steven Gerrard. Sahadaki karakteri, hiç de azımsanmayacak yeteneklerinin çok üstünde olan bir kaptan. Sahanın her yerinde, iki yönlü değil her yönlü top oynamak gibi kavramların sınırlarını zorlayan bir adam. Sanki beline takılı bir halatla takımın geri kalanını çekiyormuş gibi etki bırakan, gerektiği anda sorumluluğu tamamıyla üzerine alan ve başarıyla altından kalkan bir “kızıl kral”. (topa gelişine vurmak üzere gerildiğinde, spikerin –jeraaaaaaard- diye bağırmaya başladığını hatırlayın yeter.)


Liverpool’un bayrak adamından bir başkasına geçelim. Ravanelli’nin büyük futbolcuları tanımlamak için son derece uygun bir betimlemesi var: “Olağanüstü işler yapabiliyor ve bunları yaparken bize her şey çok basitmiş gibi görünüyor.” Bahsi geçen adam 80’lerin sonunda çocuk olanların Juventus sempatizanı olmasının sebebidir. Alessandro Del Piero. İkinci lige düşen takımından ayrılmaması, 10 numara diye tabir ettiğimiz mevkiinin son örneği olması, bugün 37 yaşında olmasına rağmen görev verildiğinde yirmili yaşlarındaymışçasına efor sarf etmesi bizi mest ediyor. Azıcık izleyince, bu kadar insanın ona hayran olmasına hiç şaşırmazsınız.



Del Piero’nun döneminden günümüze kalan bir efsane daha var. Galli Büyücü Ryan Giggs. Yazıda bahsi geçen isimler hep 30 yaşın üzerinde oldu ama sanırım tecrübe de büyük futbolcu olmanın gerekliliklerinden biri. (Robben olmayan saçından dolayı 23 yaşından beri tecrübeli futbolcu gibi görünüyor) Tecrübe demişken, bir seyirci olarak, 10 yaşından beri sürekli maça gidiyor olsanız, ve senede 20 maça gitseniz - tüm iç saha artı bir kaç deplasman ve avrupa maçları- 900 maç izlemek için 45 seneye ihtiyacınız var. (sanırım Bağış Erten tespiti bu) Ryan Giggs, 21 yıllık futbol kariyerine 900 maç sığdırmış ve hepsinden de anlının akıyla çıktığını belirtmeye gerek görmüyoruz. Kariyerinin her döneminde olduğu gibi, son üç-dört senedir Sir Alex sahanın neresinde ihtiyaç duysa Giggs orda beklenenden fazlasını veriyor. 7 numaralı Kırmızı formanın büyüsü Owen’la bozuldu ama 11 numaralı forma yeniden efsane olma yolunda. Giggs'ten sonra birkaç sene kimsenin sırtına geçmese de yeridir hani.

Bu kadar Avrupa’lı yeter diyerek, yıldız futbolcusu bol, ancak büyük futbolcusu pek de fazla olmayan Güney Amerika’ya gidelim. 2010 Dünya Kupası’nın sinir bozucu aleti vuvuzelayı hatırlarsınız. Aklınıza gelen her duyguyu aynı tekdüze sesle belirtmeye yarayan bu alet, bir ay süren turnuvada sadece bir an sustu. Güney Afrika seyircisini sessizliğe gömen penaltıyı kullanan adam aynı zamanda turnuvanın en iyisi seçilecekti daha sonra. Uruguay’ın Diego’su, Forlan. Futbolcu değil de, tarihi savaş filmlerinde ordusunun başında çarpışan bir komutana benziyor fiziği de. Hani futbolcu olmasaymış, başka herhangi bir sporun da en iyisi olacakmış gibi görünüyor. Forlan bize bir takımın tek başına nasıl yarı finale çıkarılacağını ve aynı zamanda ne kadar alçak gönüllü olunabileceğini gösterdi. Ben hayatımda bu kadar sorumluluk alan ve her seferinde başaran bir futbolcu görmedim. Takımın tüm yükünü taşımasına(korner, serbest vuruş, hem orta saha hem forvet) ve 31 yaşında olmasına rağmen 30 günde 7 maçı böyle yüksek performansla çıkarmasına ayrıca hayran kaldım diyebilirim. Turnuvanın muhtemel yıldızları Ronaldo, Messi ve Rooney maçı evlerinden izlerken Almanya maçında son dakikada kullandığı serbest vuruşta top direkten dönünce yüz ifadesi her şeyi anlatıyordu. ManUtd’da oynarken kaçırdığı gollerden sonra suratında beliren gülümseme ise ayrı bir yazının konusudur.


Ve kıtalardan Avustralya’ya gidelim. Bu noktada işler biraz daha duygusal olacak. Galatasaray taraftarı, Athletic Bilbao maçında “artık” gelmesi gereken muhteşem golü, sadece Hagi’nin atabileceğine nasıl inanıyorsa, Bordeaux maçında, Kewell sağ çaprazda topu sol ayağına aldığında o topu 90’a gönderebilme ihtimalini seviyordu. Gereken zamanda o golü atabilecek, yapılması gerekeni yapabilecek ve o ruhu işe yarar kılacak “Oz Büyücüsünün” yeri hep farklı olacak bizlerde. Rakip takımın da saygı duyduğu büyük bir futbolcu o. Sahada yaptığı en ufak harekete bile kalite katan, yaratıcılığı hiçbir zaman elinden bırakmayan, şapkadan tavşan değil kanguru çıkarabilen ve tüm bunlara rağmen alçakgönüllü bir adam. Çok iyi konsantre olmasına rağmen hırsının, kalpten oynayışının, oyun zekâsına engel olmaması, sinirlenmemesi, herhangi saha içi bir olayda yer almaması, takıma liderlik etmesi, yaşadığı onlarca şanssız sakatlığa rağmen ekmek yediği yeteneğine saygı duyup, vücudunu iyi bakması, antrenmanlarda ve maçlarda son derece disiplinli olması tüm sporculara örnek olacak nitelikte. Kewell, profesyonellik anlamında ideal bir örnek.

Ülkemize transfer olduğunda kulaklarımıza inanamadığımız, gelişleri Atatürk Havalimanında davul zurnayla kutlanan, ancak ayrılırken tek bir yönetici tarafından bile uğurlanmayan yabancı futbolcu sayısı, maalesef bir elin parmaklarını çoktan geçmiş bulunuyor. Ne Lincolnler, Ortegalar geldi, ne Anelkalar, Quaresmalar geçiyor İstanbul’dan. Bunca adam arasından ayrılışı Kewell kadar buruk olan başka futbolcu hatırlamıyorum ben. Son sezonun yarısında oynamamış, sakatlığının ve hastalığının düzelme olasılığı bu kadar düşük bir futbolcu için, ayrılık ihtimali taraftarın karnında kasılmalara sebep oluyorsa, bu futbolcu taraftar için çok özel bir adam olsa gerek. Arda Turan gibi bir oyuncunun bile gitmesine fazla aldırmayan, hatta buna sebep olan Galatasaray taraftarı neden Hagi’nin ayrılışından 10 sene sonra, Hagi bırakırken yaşadığı hüznü ve burukluğu Kewell için de yaşadı? Büyük futbolcu ve yıldız futbolcu birbirinden bu noktada ayrılıyor işte.

16 Mart 2012 Cuma

Kadıköy'de Galatasaray Galibiyeti Hayali

Açık söyleyeyim, 6-0'dan bu tarafa her sene bu hayalin gerçeğe dönüşeceğini bekleyen umutlu tayfadanım. Hatta, Kadıköy'deki maçların bitiş düdüğü çaldığı anda söylediğim laf bir klasik halini aldı, aile arasında dalga unsuru bile oldu : "Seneye kesin biz yeneceğiz."

"Organize İşler" filmini izleyenler hatırlayacaktır, Süpermen Samet ile Üzeyir Abi arasında geçen şöyle bir diyalog vardı:
Süpermen Samet : "Üzeyir Abi sen neden hiç konuşmuyorsun?"
Üzeyir Abi : "Zamanında çok konuştum, bir faydasını görmedim, bıraktım."

Ben de, Üzeyir Abi'den feyiz alarak, bu tarz iddialı yaklaşımların faydasını görememiş olmanın ışığında, bu sene bu konu hakkında konuşmayı bıraktım. Üzeyir Abi'nin felsefesiyle paralel olarak, “konuşmama”nın bana faydası olabileceği gibi bir imada da bulunmuyorum. Takıntılı sayılabileceğim "uğur yapma" anlamında elime geçen bir denek olabilir sadece "Kadıköy'deki maçla alakalı konuşmamak".

Konuşmayı bırakmamın bilinçaltında yatan gerçek sebebi, sanırım hayalin “belki yarın, belki yarından da yakın” gerçekleşme niteliği taşımasından kaynaklanıyor.


Kendimizi biraz tekrar etmiş olacağız belki ama Galatasaray’ın sadece bu derbiyi değil de geleceğini de kazanmak adına sezon başından beri doğru adımlar attığını belirtmek istiyoruz. Öncelikle yıllardır başarıyı yakalamada sürekli olmayı engelleyen fiziksel güç yetersizliğinin artık söz konusu olmadığını söyleyebiliriz. Bu sezon boyunca, fizik gücümüzün yetersiz olmasından dolayı herhangi bir maçta defansif veya ofansif dezavantaj yaşamadığımızı gördük. Hafta arası idmanlarının uzun süredir tam kadro yapılmasının, takımın taktiksel bazı eksikliklerinin giderilmesinde ve bunun sonucu olarak play-off sürecine sistemi oturmuş bir takım olarak girilmesinde önemli bir etkisi olacağı düşüncesindeyim. Kadıköy’deki bir derbiye tam kadro çıkacak bir Galatasaray takımı, sanırım tüm taraftarların içinde bir ukdeydi. Kalan kısa sürede bir aksilik olmazsa bu dilek gerçekleşecek.

Simoviç, Taffarel ve Mondragon gibi kalecilerden sonra artık kalıpları çizilmiş “Galatasaray kalecisi vizyonu” kimsenin anlamadığı bir şekilde neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir durumdayken, Muslera kalede artık herkesin tam güvenini kazanmış bir şekilde, Tafo mentörlüğünde her geçen gün gelişimini sürdürerek herkesi büyülüyor. Derbide bir Fenerbahçe taraftarı Volkan’a ne kadar güveniyorsa, en az onun kadar takımın ve taraftarların da kendisinden emin olduğu bir kalecinin varlığı, Galatasaray camiasının kendine güvenini üst seviyede tutmasına yardımcı oluyor.

Yıllardır takıma liderlik yapabilecek, topu oyuna iyi sokacak bir savunma oyuncusunun eksikliğini çeken Galatasaray’ın bugün bir Ujfa’sı var. (Messi’ye attığı tekme için kendisini hala affetmesem de Cimbom için çok faydalı olduğu konusunda sanırım herkes hemfikir.) Top kapmayı iyi bilen, çalışkan, fizik gücü yüksek, akıllı ve tecrübeli ön libero ihtiyacını Melo tek başına fazlasıyla karşılıyor. Selçuk İnan bugün büyük bir Avrupa takımının orta sahasında rahatlıkla görev alabilecek oyun bilgisi ve soğukkanlılığına erişmiş düzeyde. Eboue “üst düzey bir takımın bek oyuncusu nasıl olur?” sorusuna cevap olabilecek tüm yeteneklerini ortaya koyuyor. Elmander taktiksel olarak eleştirilmeye herhangi bir mahal vermeyecek düzeyde, kendini takımı uğruna adamış bir şekilde, müthiş faydalı top oynuyor.


Tüm bu olumlu gelişmeler bir yana, Fatih Hoca’nın kendi içinde yaşadığı olgunlaşma beni çok sevindiriyor. Aynı Üzeyir Abi gibi, eskisi kadar ön planda olmayan, esip gürlemeyen, sadece çalışan Fatih hoca duruyor karşımızda artık. Galatasaray yenilse bile herkes bu takımın doğru oyun oynayacağı ve sağlam bir takım karakteri ortaya koyacağından çok emin. Sanırım susmamızı sağlayan da bu işte. Güven.

Üzeyir Abi, Fatih Terim, Ünal Aysal ve daha sonra biz. Doğru istikametteyiz.