altyapı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
altyapı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2012 Pazar

Yönetim Transferi Değil Transfer Yönetimi Gerekli

Galatasaray adına bir transfer daha kesinleşmeye yakınlaşmışken gerçekleşmedi. Reyes, Forlan, Keita, Podolski, Necati ve son olarak Shaqiri. Galatasaray Mayıs'tan beri santrafor, Arda gittiğinden beri kanat oyuncusu arıyor. Ancak gelen ofansif oyuncular içinde (Elmander, Engin, Riera, Sercan, Yiğit) Elmander hariç diğer oyunculardan yüksek verim alınmayacağını herkes anladı. Reyes ve Forlan Galatasaray'ı istemedi. Podolski, Keita, Necati ve Shaqiri'yi de fiyat çok yüksek geldiği için Galatasaray istemedi. Maliyet konusundaki yönetimdeki görüş ayrılıklarının transfere engel olduğu da konuşuldu. Sonuçta hayal kırıklığını yaşayan Galatasaray camiası oldu.

Forumlarda, bloglarda, haber sitelerinde takip ettiğim kadarıyla yönetime çok büyük bir tepki var. İtiraf etmeliyiz ki şike soruşturmasından ne kadar etkilenirse etkilensin ve soruşturma sonucu hangi kararlar alınacaksa alınsın, Galatasaraylı taraftarlar - play-off'a katılması halinde - Fenerbahçe'nin derbilerdeki son yıllardaki üstün performansından biraz çekiniyor. Geçmiş yıllardaki normal lig statüsü uygulansaydı bu rüzgârı arkasına almış Galatasaray taraftarı bu çekinceyi büyük ihtimal yaşamayacaktı. Ama bu yeni statüde, yapılacak transferin play-offlar için önemli rol üstleneceğini düşünen taraftar, bu tepkide pek haksız değil.

Yaklaşık 25 gündür transferi için görüşmeler yapılan bir adam için (ki bunu Ünal Aysal'dan, Fatih Terim'e kadar herkes açıkladı) 23 Ocak günü görüşmelere başlandığı resmi site tarafından duyruluyor. Başkan "Shaqiri Galatasaray'a, Galatasaray da Shaqiri'ye çok yakın" diye açıklama yapıyor. Artık herkes resmi imzayı beklerken oyuncudan vazgeçildiği açıklanıyor. Taraftar da sezon başından beri her seferinde aptal yerine koyulduğunu düşünüyor.

Ünal Aysal seçildiği günden beri yaptığı her açıklamada, bugüne kadar gördüğümüz yönetici profilinden farklı bir çizgide olduğunu gösteriyor. Ne var ki, aynı farklılık transfer açıklamaları konusunda da söz konusu. Biz futbolseverler, bugüne kadar transfer tüm detaylarıyla gerçekleşmeden herhangi bir yöneticinin ağzından herhangi bir futbolcunun adını duymamıştık. Bu yüzden sezon başında Galatasaray başkanının ağzından Forlan ve Reyes isimlerini duyunca, değil transfer görüşmesi, bu iki futbolcunun Florya’daki evlerinin bile tutulduğuna emin olduk. Ünal Aysal’ın sadece transfer görüşmesi yapacağını açıklıyor oluşu, daha hiçbir şey netleşmeden isim veriyor olması bize kesinlikle mantıklı gelmiyordu. Bu sebeple büyük hayal kırıklığı yaşadık. Transfer konusundaki bu şeffaflığın doğru veya yanlış olduğunu tartışacak konumda değiliz. Ancak transfer ile ilgili değinilecek farklı noktalar var.

Galatasaray'ın Shaqiri veya benzer bir transfer yapması halinde bile yabancı futbolcu transferi konusunda önünde başka soru işaretleri var. Galatasaray'ın şu an ideal kadrosu 6 yabancı içeriyor. Muslera, Ujfa, Melo, Elmander, Eboue ve Baros'un sağlıklı oldukları sürece yedek beklemeleri zor gözüküyor. Gelecek yabancı futbolcunun rotasyon için alınmadığını düşündüğümüz zaman oturmuş sayılan takım ritminde bazı değişikliklerin şampiyonluk yolunda risk oluşturduğu görülüyor.

Açıkçası Galatasaray, yaratıcı bir Türk ofansif orta saha oyuncusu bulursa, bu oyuncuyu transfer etmek için normal şartlar altında varını yoğunu ortaya koyması gereken bir pozisyondayken, Gökhan Töre'yi sezon başında, Olcan'ı da devre arasında pas geçmesinin sıkıntılarını şu an çekmeye başladı. Türk futbolu elinde var olan bu yetenekte futbolcuları, belli bir yaş sonunda sağlam bir fizik kalitesine eriştirirek, sahaya sunamadığı bir dönemden geçerken, çok değerli bu fırsatları kaçıran yönetim, şampiyonluk kazandırabilecek bu fırsatları teptiklerinin farkına iyi bir oyuncu transfer edemezlerse varacaklar, bu da biraz geç olacak.

Diğer bir yönden, Galatasaray şampiyonluğa oynayan bir takım olarak, transfer listesinde ofansif Türk oyuncu alternatifleri bu kadar kısıtlıysa, burada bir değerlendirme ve tespit yapmak gerekiyor.

Türk futbolunun altyapısının ve - ne kadar bu sene Semih ve Emre gibi altyapı oyuncularını çıkartabilse de - Galatasaray altyapısının bir duraklama dönemine girdiğini söyleyebiliriz. Maalesef Türk futbolu son dönemde kendi sınırları içerisinden 2-3 tane iyi kanat oyuncusu ve 2-3 tane forvet yetiştirebildi. Türk milli takımındaki sorunun da bu yetenek kısırlığına bağlı olduğu net bir şekilde ortaya çıktı. Milli takım son 2 senesinde Arda'nın ayağına bakan bir takım oldu. Onun oynamadığı özel ve resmi maçlarda gol bile atamadı (Almanya, Azerbeycan, Güney Kore, Hollanda). Bu karşı karşıya olduğumuz yetenek kısırlığının da ciddi bir altyapı yatırımı ve hocaların cesaretle gençlere şans vermesiyle aşılabileceği kanaatindeyim. Nasıl aşılabileceği hakkındaki detaylı çözüm önerilerine ilerki yazılarda değinmeye çalışacağım.

15 Mart 2011 Salı

Gençlere Şans Vermek

Gözde futbolcu Francesc Fabregas 15 yaşındayken(barcelona’nın altyapısında oynarken) babası, Arsenal’in patronu Arsene Wenger’e altyapıda oynayan bu kadar genç bir oyuncunun performansına nasıl güvenebildiğini sormuş. Arsene Wenger’in cevabı ise şaşırtıcı olmuş: Ben ve ekibim şu ana kadar oğlunuzun 50 maçını canlı olarak izledik.


İngiltere’de yaşayan, muhtemelen işi başından aşkın olan bir teknik adamın, İspanya’da bulunan bir çocuk hakkında bu kadar bilgi sahibi olması, bu kadar vakit ayırması normal midir? Fabregas 24 yaşına geldiğinde, halen Arsenal’in teknik direktörü olarak kalacağından eminse tabiî ki normaldir. Peki, Leonardo’nun yerine Inter’in başına geçecek olan teknik direktör böyle uzun vadeli yatırımlar yapar mı? Kendinden öncekileri göz önünde bulundurarak sadece günü kurtarmak adına elinden gelen her şeyi yapacaktır. Ama hiç kimse kendinden sonra gelecek olanlar için vakit harcamaz. Bu durum sadece genç yetenekleri bulup çıkarmak açısından değil, kendi altyapısında, elinin altındaki gençleri değerlendirme konusunda da etkili oluyor.

Dünyanın her yerinde genç futbolcuların sık sık sahaya çıkmaları gerektiği konusundaki görüş ortaktır. Ancak başarıya ulaşmak için teknik direktörlere tanınan süre, bir elin parmaklarıyla sayabileceğimiz birkaç kulüp dışında yetersizdir. Ülkemizde de, gençlere şans verilmemesi hakkında hepimiz hemfikiriz. Oysa Türkiye’deki teknik direktörlük şartlarında genç oyuncularla uğraşmak, idealist bir çabadan öteye gidemez. Normal olarak, takıma 3-4 yıl sonra fayda sağlayacak ( bu süre içinde normal bir Türk takımı biri yabancı biri yerli olmak üzere en az iki teknik adam değiştirmiş olur) bir genç yerine, kariyerinin sonlarına gelmiş ve o günü kurtaracak olan ağabeyler forma şansı bulur. Çünkü bizde önemli olan tek şey maçı kazanmaktır.(“bizde” deyip duruyoruz ancak başka ülkelerde durum farklı değil) Mantıklı düşünürsek maç yerine bir genç oyuncuyu kazanmak daha faydalıdır. Ancak teknik adam maçı kaybettiği için kazandığı genci bir daha oynatma şansı bulamayabilir. Bu kısır döngü içerisinde kendini çok çabuk kanıtlayıp sıyrılanlar dışında, gençlerin a-takım tecrübesi kazanması çok zor görünüyor.


Yeri en sağlam olan teknik adamlardan biri olan Alex Ferguson sezonun iki sezon önce Arsenal maçında (yenik durumdayken) kaptan Gary Neville ve tecrübeli Wes Brown varken sağ beke 18 yaşındaki Rafaeli oyuna alabiliyor. (bunun karşılığını 90. Dakikada Rafael’in harika volesiyle aldı) Yeri sallantıda olan biri böyle riskler alamaz. Fenerbahçenin ve tabiî ki milli takımın orta sahasına ilaç gibi gelecek olan Gökay Iravul sezon başından beri tek tük oynasa da hak ettiği dakikaları alamadığını düşünüyorum. Bunun sebebi Aykut Hoca’nın kafasının hiçbir zaman rahatlamaması. Ofansif yönü bu kadar kuvvetli bir genç yerine savunmaya dayalı yönleri ağır basan Selçuk Şahin’i oynatıp işi sağlama almak zorunda. Çünkü maçı kaybederse, tecrübe kazandırdığı genç Gökay gelecek sezon başka teknik direktörle çalışıyor olacak.

Teknik direktörlerimizi “gençlere şans vermiyorlar” diye eleştirmek yersiz. Kulüp yönetimleri taraftarın gözünü boyamak adına en maliyetsiz yol olan teknik direktör değişimine devam ettiği sürece gençlerin şans bulması zor görünüyor.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Altyapı Meselesi


Her zaman suçlu ilan ettiğimiz ancak bir türlü daha derine inemediğimiz altyapı sorunumuzla ilgili bir blog yazısı var aşağıda. Altyapının sorunlarına içeriden bakan Zekican Koğuş’un yazısını okumanızı tavsiye ederim:

Kendi sahanda yapabildiğin pasları, rakip yarı alanda da yapıyorsan, futbol oyununa hizmet ediyorsun demektir. Skoru %33 oranla eşit dağılan bu oyunda maçlar golsüz de bitse, Oscarlı film tadında geçen bir 90 dakikanın size verdiği heyecan, bize futbolun ne demek olduğunu anlatır.

Güzel futbol da güzel bir filmdeki gibi iyi performans gösteren oyuncular, iyi öğreten hocalar ve iyi bir bütçe ile ortaya çıkar. Skoru tayin etmek ise Prekazi’ nin dediği gibi topun canına kalmıştır. İyi bir takım, iyi bir çalışma ister ve bu ancak takımın birbirine uyması, oyuncuların birbirine sahip çıkmasıyla olur. Bu sahip çıkma gereği her tür maç için geçerli olduğu gibi, gerçek hayat için de geçerlidir; arkanızda sağlam insanlar varsa ve sizi korurlarsa, başarırsınız.

İşte benim değineceğim nokta sahada bu arkanızdaki kişileri takım yapan futbol altyapısıdır. Kısa bir cümle ile özetleyeceğim; bir işe ne kadar küçük yaşta başlarsanız, o kadar iyi eğitilme kapasitesine sahipsiniz demektir. Altyapı bu yüzden önemlidir.


Altyapı aslında takımlardan çok federasyona, siyasi dayanışmaya bağlıdır. Evet, kesinlikte siyasi dayanışma çocuk yaşta futbola başlama, yeşerme ve ardından futbolu meslek edinme açısından çok önemlidir. Nasıl mı?

Türk ve Alman futbolunu karşılaştıralım:

Türk çocuklar futbolu Alman çocuklardan daha çok severler. Motivasyonları ve sevgileri kesinlikle Alman çocuklarıyla kıyas kabul etmeyecek kadar büyüktür, sağlaması için sadece geçmişin çocuklarının takımlarını görmeye ne kadar hevesli olduğunu gösteren B. Dortmund – Galatasaray maçında tribünlere bakabiliriz. Türk taraftarlar Alman taraftarların kombine kartlarını bir seferliğine kiralayarak takımlarına destek vermeye gelmişlerdir.

Türk çocuğunun babası da futbol sever. Daha doğmadan çocuğa takım tutturan inatçı, garip ve bir o kadar muzip akrabalarımız vardır; aldıkları takım tulumlarını bebeğine giydirmeyen anneye kızacak kadar da severler takımlarını. Bazen, anne ile baba farklı –hele ki birbirine rakip takımları tutarlarsa ortalığı kan götürür çocuğun takımı kavgasında. Türk çocukları böyle futbol seven bir neslin evlâdıdır.
Ama Türk çocuğunun topu oynayacak yeri yoktur. (“Parktan dönmüyor eşek sıpası, nereye yer yokmuş?” diyen aileler için özellikle söylüyorum.) Türk çocuğu yolda, asfalt minyatür sahada, otoparkların rampalarında, okul bahçelerinde ve daha aklıma gelmeyen bir sürü garip yerde futbol oynar. Ancak; Alman çocuğu, devletin onun oynaması için herhangi bir kısıtlama olmadan cüzi bir miktar aidat ödeyerek kayıt olduğu çim sahalarda top oynar. Bu sahalar öyle az da değildir, bundan 40 yıl önce bile varmış ki, şimdi sayıları daha fazla oldu, her mahallede bir adet spor merkezi bulunur oralarda. Hiç kimse yer kavgası etmez bu sahalarda, kimse sakatlamaz, kavga çıkmaz, çok barışçıl olan, sadece top oynanan, geceleri tinercilerin basmadığı, çocukların toplarının çalınmadığı yemyeşil sahalardır bunlar. İşte Alman altyapısını Türk altyapısından ayıran en önemli özellik budur.


Çocukluğumdan beri türlü türlü garip yerde amatör küme maçları da dâhil olmak üzere oynayan ben, bir kere çim sahada resmi maç yapmadım. Neden kumlu sahalarda ayağımın içine garip nesneler gire gire futbol oynadım ya da neden zımpara taşı gibi toprak sahalarda sakatlanmadığım bir idmana çıkamadım?

Ben hiç yeşil saha görmedim. Gördüğüm sahalar –ki çoğu topraktı, hep yeşilden uzaklaşmış sert yaralayıcı sağlıksız yerlerdi. Bu bir neden değil midir, altyapının siyasi dayanışma ile güçleneceğine? Kat karşılığı apartman yapılan yerler, futbola para harcanarak daha güçlenecek, ileride apartman, araba, şato, vs gibi para eden değerleri karşılayabilecek parayı kazanmayı akıl edecek arsa sahiplerine daha çok para olarak geri dönecek, akmayacak, kokmayacaktır. Ne yazık ki bir örneğini hiç görmedim. Benim ülkemde çocuğum futbol oynarken yere düşünce kolunu kırar, çocuğuma araba çarpar, mahallenin (artık adına ne denirse) çakalları çocuğumun topunu alıp oyununu bozarlar. Böyle bir durumda çocuk tabi ki futbol oynamak istemez.

Çocuk kendi isteyerek futbol oynamazsa futbolu meslek edinmesi mümkün değildir. Babasının kulağından tutup kursa kaydettirdiği bir çocuktan futbolcu olmaz. Bir miktar para için oynasa da FUTBOLCU OLAMAZ. Çocuğun kendini geliştirecek yere ihtiyacı vardır. Çocuğun istediği şeyi yapmaya ihtiyacı vardır. Bu şartlar sağlanırsa yeni nesil çok iyi futbolcular çıkartacak, Almanlar gibi her dünya kupasında çeyrek finali garantileyeceklerdir.

Altyapı bu şekilde asla gelişmez, aksine geriye gider. Altyapıdayken zamanla paylaşacağım birçok şey yaşadım. Bu yazımda altyapıyı etkileyen en önemli dış faktörden bahsettim. Altyapı sorunumuz için daha yazacağım birçok konu ve dikkatleri çekmek isteyeceğim birçok nokta var.