mourinho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mourinho etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Bu Sene İyi El Clasico Yaptı (!)


18 gün içinde 4 El Clasico izledik, oynanan oyun kimilerini tatmin etmese de ben üst üste yaşanan bu heyecandan son derece keyif aldığımı söyleyebilirim. Üzücü olan ise asırlık rekabetin, “Mourinho Barcelona’yı alt edebilecek mi ?” , “C.Ronaldo Messi’nin eline su dökebilecek mi?” sorularına indirgenmesi oldu. Maalesef Mourinho’nun açıklamaları, maçların üzerine çıktı. Her zaman dediğimiz gibi, yapıcı değil yıkıcı olan taraf, geriye dönük tahminleri öne çıkarmak zorunda kaldı. Bundan tam bir sene önce Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Inter Barcelona’yı eledikten sonra yazdığım yazı meramımı çok güzel anlatıyor. O yüzden yenisini yazmak yerine buraya (NASIL ANLATAYIM BİLEMEDİM) tıklamanızı rica ediyorum.

28 Aralık 2010 Salı

Benitez'in İşi Zordu


Bir futbol kulübü için, işler kötü giderken akla gelen ilk çözüm teknik direktör değişikliğidir. Tersine ise kolay kolay rastlamayız. İşler iyi giderken yapılan teknik direktör değişikliğine fazla örnek bulunmaz. ( Bu sene de Şampiyonlar Liginde koşturan Lucescu’ya selam ederim.)

Başarılı teknik direktör’ün kendi kendine ayrılması ise bir başka senaryo ki, işte onun yerine birini koymak gerçekten çok zordur. Inter’le bütün kupaları toplayıp, Madrid’e giden Mourinho’nun koltuğuna oturmak büyük bir cesaret işiydi. Rafael Benitez Inter’e giderken kendisinden beklenilenin farkında mıydı bilmiyorum. Nitekim beklentileri karşılayamadı. Başkan Moratti kesin açıklamayı daha yapmamış olsa da Rafa’nın Inter macerasının sonuna geldiğini görmek için müneccim olmaya gerek yok. Son bir haftadır sağda solda okuduğum yazılarda Benitez’i suçlamayanını bulmak bir hayli zor oldu. Inter taraftarı Benitez’in menajerlik oyunu oynamayı bile beceremeyeceğini iddia ederken, diğer tarafta Liverpool taraftarı onu geri çağırıyor.

Mourinho’nun yerine geçmenin ne kadar zor olduğundan bahsetmişken aklıma daha zor bir ihtimal takıldı. Alex Ferguson gidince(yaş itibariyle bir gün gitmesi gerekecek) , Manchester United’ın başına hangi delikanlı geçecek? Cesareti olan var mı?

27 Ağustos 2010 Cuma

Büyük Hedefler, Sadelik ve Başarı


İspanyol La liga gecikmeli de olsa bu hafta başlıyor. Geçen sene bu zamanları hatırlıyorum da, R.Madrid’in astronomik transferlerinin Barcelona’yı alt edebilmek için yeterli olup olmadığını merak ediyorduk. Nitekim olmadı. Daha doğrusu olamadı. R.Madrid, 96 puan alıp şampiyon olamamanın nasıl bir duygu olduğunu öğrendi. Bu sene bir adım daha attılar. Tavrına bir türlü ısınamadığım ancak dehasına hayran kaldığım, günümüzün en popüler teknik adamını takımın başına getirdiler. Jose Mourinho tüm hırsı ve hedefleriyle yeni başarılara aç olduğunu belirtmiş son röportajında.

Bir insanın hayatına imkansız görünen hedefler koyması yeterince şaşırtıcıyken, bu hedeflerini gerçekleştirmeye bir hayli yaklaştığını görünce ürpermemek, hayran kalmamak elde değil. Antrenörlüğe başladığımda üç tane hedefim vardı diyor Mourinho: Üç ayrı takımla şampiyonlar ligini kazanmak, üç büyük ligde şampiyon olmak, ve Portekiz milli takımıyla kupa kazanmak. İlk iki hedefe hemen bu sezon bile ulaşılabileceğini farkedince, Inter ve Chelsea’nin(Mourinho’nun) oynadığı her maçta kaybetmesini dileyen ben, yeni sezona R.Madrid destekçisi olarak başlayacağımı hissettim. Tabiki bu değişiklikte Mourinho’nun, “R.Madrid gibi tarihi boyunca şova yönelik futbol oynamış bir takıma savunma futbolu oynatamam” açıklamasının da etkisi vardır.

R.Madrid’in ve Mourinho’nun hedefleri belli, hem ligde, hem kupada, hem Şampiyonlar Liginde, hem El Clasico’da, yani karşılaştıkları her yerde Barcelona’yı alt etmek. Rekabet üst düzeyde ve biz bu rekabetin seyrinin keyfini çıkarırken bir Türk futbolcusunu da bu çekişmenin içinde izleyebileceğiz. Mourinho, takımını Kaka’dan mahrum bırakanlara bir intikam planı hazırlamış mıdır bilmiyorum ama Kaka yerine yaptığı transferin ileride çok işine yarayacağına inanıyorum. “Sadeliğin Ustası” gibi bir yorumu haketmiş olan Mesut Özil, oynadığı her takıma “esneklik” kazandırabilecek farklı yetenekleri olan bir futbolcu. Hakettiği yerde, günümüz futbolunun zirvesinde oynayacak olmasına çok seviniyorum.

Mesut R.Madrid’e transfer olduğundan beri futbol ortamlarında şöyle yorumlar dolaşıyor: “Bizim kulüp yöneticilerimiz bu işten hiç anlamıyorlar. Mesut’un bir kaç sene önce Türk takımlarına transfer edilmemiş olması çok yazık. Bu oyuncuyu daha gençken Türkiye’ye getirebilirdik. Hem belki böylece Türk milli takımında da oynatırdık...” Bu böyle sürerken ben, Mesut’u erken keşfedemeyip, Türkiye’ye getiremeyen herkese minnet duyuyorum. Çünkü 17-18 yaşında Türkiye’ye gelmiş olan Mesut’un bugün bırakın R.Madrid’i, üç büyüklerde bile ilk onbir’e giremeyeceğine adım gibi eminim. Mesut gibi ayaklarıyla değil beyniyle oynayan bir futbolcunun Türkiye şartlarında yetişemeyeceğini hepimiz biliyoruz.

Yukarıda kullandığım esneklik kelimesinin altını çizmek istiyorum. Sade, basit, sakin gibi sıfatlar kullandığımız Mesut’un oynadığı futbol, fiziksel değil mental üstünlüğe dayanıyor. Yani herhangi bir hücum hazırlığında, normal bir futbolcuya göre çok daha fazla seçeneği gözönünde bulunduruyor, basmakalıp işler (çalım at, çizgiye in ve orta yap) yerine, yaratıcı olanı, tahmin edilemez olanı yapıyor. Yapmaya çalışıyor. Ve inanın böyle bir futbol anlayışının altında çok sağlam teorik bir altyapı olması lazım.

Sizce hangi güzide(!) futbol kulübümüz, hangi yetenekli genci teorik olarak böyle hazırlayabilir? Bu gün R.Madrid’de oynayanın çok daha yetenekli olan Arda Turan değil, Mesut Özil olmasının sebebi, yazdığımız hemen her yazının son paragrafında karşımıza çıkan altyapı eksikliği değildir de nedir? Arda’yı Tv’de, gazetede, dergide vs. her gördüğümde aynı cümlesi aklıma geliyor. “Ben 4-4-2’de nerede durmam gerektiğini milli takımda öğrendim.” Sizce Mesut nerede durması gerektiğini kaç yaşında öğrenmiştir?

30 Nisan 2010 Cuma

Nasıl Anlatayım, Bilemedim!

Uzaylı dediğimiz, yenilmeyeceğine inandığımız takım Inter’e elendi. Futbol bu, olmayacak iş değil. Ancak beni şaşırtan kamuoyunun bu duruma çok sevinmesi oldu. Sanırım bu, güçlünün karşısında, güçsüzün yanında yer alma isteğinden, merhamet duygusundan falan kaynaklanıyor. Mourinho zor olanı başardı, Barcelona’yı kilitleyerek istediği sonuca ulaştı. Barcelona’yı alt etmenin başka yolu olmadığını, karşılarında hücum futbolu oynamanın intihar olacağını bende biliyorum. Ama yinede bu konuda hoşgörülü olamıyorum. Makyavelist futbol bana göre değil. Mourinho’yu tebrik ediyorum ama asla takdir edemiyorum.Pozitif, göze hoş gelen, izleyenin keyif aldığı, bizi şaşırtarak zevk veren futbol diye diye dilimizde tüy bitti. Mourinho bunların hepsini bir kalemde silip sonuca yönelik futbol oynuyor. “Savunma da futbol’un bir parçası, sonuca giden yol buysa neden olmasın?” diyecekler için söylüyorum, bu oyunu biraz da izlemesi zevkli olduğu için izliyoruz, mesele sadece kimin kazandığını görmek değil. Bu sporu bu kadar popüler yapan, kazananın kim olacağını merak etmemiz olsaydı sadece penaltı atışları ile aynı hazzı yaşayabilirdik. Aynı arkadaşlar galip ve mağlup olmadan bu oyunun anlamsız olacağını savunacaktır. Bunu da şöyle açıklamak istiyorum : Futbol’un diğer sporlardan bir farkı var. Bu oyun berabere, hatta 0–0 bile bitebiliyor. Futbol, beraberliğin bir sonuç olarak sayıldığı ender sporlardan birisi olduğuna göre biraz da haticeyle ilgilenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Eminim hâlâ “savunma da futbolun bir parçası” diyenler vardır. Ve bu arkadaşlar genelde sadece neticeyle ilgilenirler. “Mourinho dersini çok iyi çalışmış, Inter o kadar harika savunma yaptı ki Barcelona kendi sahasında ilk pozisyonunu 82. dakikada buldu” dediğinizi duyar gibiyim. Peki, uzatmada verilmeyen golü ne yapacaksınız. Hakem o kadar büyük bir hata yapmasa, o çok önem verdiğiniz netice kimi sevindirecekti? Mourinho, küstahlığın karizma sayıldığı koşusunu yapabilecek miydi? Şimdi de geçen seneki yarı finalde Chelsea’nin verilmeyen penaltısından bahsedeceğinizi tahmin ediyorum. Bende konuyu buraya getirmek istiyordum zaten. Hakem kararları, şanssızlık gibi detayları bu kadar net hatırlamamızın tek sebebi var. Savunmaya dayalı, kendi oyununu oynayan değil karşısındakinin oyununa müdahale etmeye çalışan futbol anlayışı. Yani işini ikincil faktörlere bırakan, kontrolü karşı tarafa veren oyun tarzı. Bu konulara daldığımda hep aynı sonuca varıyorum. Bana ters gelen tek şey “işini şansa bırakmak”. Göze hoş gelen, keyifli futbolun en basit tanımını kendimce şöyle yapabilirim: Tüm takımın dâhil olduğu birkaç sade pasla gelip atılan bir gol, uzaklardan “belki girer” diye çekilmiş bir şutla gelen golden daha değerlidir. Burada kritik nokta işi şansa bırakmamak. Şans faktörünün en aza indirgendiğini fark eden seyirci, hak edenin kazandığına tereddütsüz inanıyor ve izlediği futboldan maksimum keyif alıyor. İşte savunma futbolu bana bu nedenle ters geliyor. En ufak hata, konsantrasyon bozukluğu, yanlış karar aleyhinize işliyor. Çünkü kontrol sizde değil. İşiniz pamuk ipliğine bağlı. Yani kimseyi suçlayamazsınız.

Kalesini savunanı izlemeyi, hücum edeni izlemekten daha çok sevenlerin olduğunu da biliyorum. Ara pası atandan çok o pası verdirmemeye yönelik oynanan oyun kiminin daha çok hoşuna gidiyor olabilir. Buna saygı duyuyorum. Zevkler ve renkler tartışılmaz. Savunmak her zaman hücum etmekten daha zordur. Aslında Mourinho zor olanı başarıyor. Bir boks maçı düşünün. Bir taraf açık dövüşüyor. Sürekli yumruk atmaya çalışıyor. Diğerinin ise tek hedefi kapanıp yumruk yememek. Kendini savunanın işi daha zor, değil mi? Ama ben yinede açık oynayan sporcuyu desteklerim. En azından yaptığı sporun ruhuna daha uygun davranıyor.

Güzel futbol’u galibiyet ile karşılaştırmaya bir örnek ile devam edebilirim: Ben Galatasaray taraftarıyım ama neden Galatasaray’ı tuttuğumu bilmiyorum. Bu benim bilinçli bir tercihim değil. Galatasaray şampiyon olduğunda sevincim tamamen duygusal oluyor. Ama Arsenal’i Barcelona’yı sevmem, desteklemem benim kendi kararım. Barcelona’nın Inter’e elenmesine çok üzüldüm. Ben Katalan değilim. Yani Barcelona’yı desteklememin duygusal bir yanı yok. Ama maç izlerken beni en çok onlar eğlendiriyorlar. Barcelona’yı bunun için seviyorum. Aslında Barcelona’nın kendisini değil, onları izlemeyi seviyorum. Yani Barcelona elenince ben bu takımı daha az izlemiş oluyorum. Bir maç keyfini bundan daha teknik şekilde tarif edemeyeceğim.

“Benim için tuttuğum takımın galip gelmesi önemli değil, önemli olan güzel oynamasıdır.” deyince insanlar şaşırıyorlar. Ben bu takımı ideolojik sebeplerle tutmuyorum ki. Niye galibiyetine sevinip, mağlubiyetine üzüleyim ki. İzlerken beni şaşırtsınlar, garanti işler yapsınlar, işi şansa bırakmasınlar yeter. Şimdi Mourinho çıkıp “Sen keyif alacaksın diye biz yenilecek miyiz ?” diye sorsa konu bambaşka yerlere gidecek. Bir de oturup tüm futbol endüstrisinin, seyircinin ilgisini canlı tutmak üstüne kurulduğundan bahsetmek zorunda kalacağım. Bunun sonu da tavuk ve yumurta hikâyesine varır gibime geliyor.Pique’nin attığı gole değinmeden geçersem içimde kalır. Her şeyin kısacık özeti o golde saklı sanki. O dönüşüyle hem işini şansa bırakmadı, hem de hiç kimsenin tahmin edemediğini yaptı. Kendisine teşekkür ediyorum.

Not: Yukarıdaki yazı kesinlikle objektif değildir. Yüksek miktarda mübalağa içermektedir. Eğer zamanınız varsa, önyargılarınızı bir kenara bırakıp, sorgulamadan bir kez daha okumanızı rica ederim.