barça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
barça etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Bu Sene İyi El Clasico Yaptı (!)


18 gün içinde 4 El Clasico izledik, oynanan oyun kimilerini tatmin etmese de ben üst üste yaşanan bu heyecandan son derece keyif aldığımı söyleyebilirim. Üzücü olan ise asırlık rekabetin, “Mourinho Barcelona’yı alt edebilecek mi ?” , “C.Ronaldo Messi’nin eline su dökebilecek mi?” sorularına indirgenmesi oldu. Maalesef Mourinho’nun açıklamaları, maçların üzerine çıktı. Her zaman dediğimiz gibi, yapıcı değil yıkıcı olan taraf, geriye dönük tahminleri öne çıkarmak zorunda kaldı. Bundan tam bir sene önce Şampiyonlar Ligi yarı finalinde Inter Barcelona’yı eledikten sonra yazdığım yazı meramımı çok güzel anlatıyor. O yüzden yenisini yazmak yerine buraya (NASIL ANLATAYIM BİLEMEDİM) tıklamanızı rica ediyorum.

9 Temmuz 2010 Cuma

Bu Kupa Bizim Oldu



2010 dünya kupası çok sıkıcı başladı. Vuvuzelanın etkisi dedik, topu suçladık, gol olmayan maçlar izledik. Yunanistan'ın kazandığı Avrupa Kupasından sonra bu kupaya da mı savunma futbolu hâkim oluyor sorusunu sorduk kendimize. Güney Afrika'daki kupayı da mı kalitesiz, heyecansız futbol olarak hatırlayacaktık? Az gollü geçen, neredeyse bir düzine maç izledik. Brezilyanın bile ne denli temkinli futbol oynadığına şahit olduk. Bu sene şampiyonlar ligini de top oynayanlar değil, kalesini savunanlar kazanmıştı, dünya kupasını da mı onlara verecektik? Neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Aksine tam da istediğim gibi oldu her şey.

Topu rakibe bırakıp, savunmayı ön plana çıkaranlar tek tek elendi. Yıllardır tüm dünya kupalarında güzel top oynayıp şanssızca elenen iki takım ise sonunda finali paylaşıyorlar. Kupayı kim kazanırsa kazansın fark etmiyor benim için. İki ekip de yıllar önce hak etmiştir benim için bu unvanı. Johan Cruyff dediğimiz, modern futbolun kitabını yazmış şahsiyetin yolunda ilerleyen iki takımın finalde oynaması beni sevindiriyor. Bu, kupanın sürprizlerinden sadece bir tanesidir benim için. Fransa ve İtalya’nın erken elenmesinden bahsetmiyorum. Capello faktörü olmasa İngiltere’nin de yüzüne bakmazdık.(haksızlık yapmayalım, kupanın en iyilerinden birine elendiler). Benim için çok güzel olan, sürpriz olan Şili’dir, oynamaya çalıştığı futboldur. Şili o kadar hoş bir futbol oynadı ki, benim gibi düşünen birçok futbolseverin gönlündeki şampiyon olduklarına eminim. O nasıl bir top sevdasıdır ki, Brezilya’nın ceza alanı içinde, 3-0 yenikken hala ayağa pas yapmaya çalışırsınız? Hiç kimse mi vurdumduymaz değil aranızda, hiç mi boşuna orta yapmaz bir takım? Çok sevdim ben bu Şili’yi çok, hani her gün oynasalar sıkılmam izlerim.

Bu kupanın diğer sürprizi de Almanya oldu bizim için. Bu sefer finale çıkamadılar ama bir ilki başardılar. Herkes tarafından sevilen bir Almanya oldular. Her zamankinden değil, yepyeni bir anlayışla çıktılar karşımıza. Her zamanki yüksek kondisyon ve konsantrasyonlarını oynatmamak için değil, oynamak için kullandılar. Rakibini oynatmayıp, son dakikada gol bulan taraf olmadılar bu sefer. Takır, takır top oynayıp fark atan takım oldular. Kornerden, serbest vuruştan sinir bozucu goller atmak yerine, rakip savunmayı allak bullak ederek buldular golleri. İngiltere’yi ve Arjantin’i de dörtleyince, iki sene önce aynı tarz bir oyunla kendilerini perişan eden İspanya karşısına favori olarak çıkacaklardı neredeyse. Ben de çok beğendiğim yeni Almanya ile hep beğendiğim İspanya’nın karşılaşacak olmasına çok seviniyordum. Kafamda ise tek bir soru vardı. Paslaşmanın kitabını yazan Barça destekli İspanyollar, Almanların topla oynamasına izin verecek miydi? Nitekim vermediler. Benim için de son derece doyurucu bir maç oldu. Bu kadar iyi paslaşan, kornerleri bile yakındaki adama yerden yuvarlayarak kullanan iki takımın maçında tek golün kornerden gelmesi de ironiktir!

Final maçı için fazla söze gerek yok. Kim kazanırsa kazansın, pozitif futbolun zafer gecesi olacaktır.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Gölge



İspanyada sezonun son iki haftasına girilirken Real Madrid’in 92, Barcelona’nın 93 puanı var. Üçüncü Valencia’nın 68 puanı olduğunu hatırlarsak Madrid ve Barca’nın nasıl olağanüstü bir sezon geçirdiklerini görmüş oluruz. 20 takımdan oluşan diğer liglere de bakarsak Chelsea’nin son haftaya 83 puanla girdiğini, Inter’in ise son iki hafta kala 76 puanla lider olduğunu görüyoruz. İspanya liginin kalitesinin bu liglerden aşağıya kalır yanı olmadığına göre bu sezon Madrid veya Barca’dan bir tanesine yazık olacağını düşünüyorum. Real Madrid’in 100 gol barajını aşıp şampiyon olamama ihtimali var. Aynı şekilde Barcelona da 97 puanla ikinciliği tadabilir. Sonuç olarak, İspanyada bu sezon birileri gölgede kalacak. Haksızlık demeye dilim varmıyor ama birinden biri sonuna kadar hak ettiği şampiyonluk unvanını kazanamayacak.
Ligi ikinci bitirecek olan takım haricinde, İspanyada gölgede kalan bir isim daha var. Cristiano Ronaldo. Gölgede kalmanın böylesine can kurban demeyin, Ronaldo’nun halinden memnun olduğunu hiç sanmıyorum. Şan, şöhret, para, ilgilenen çok ama ortada “Messi” denen bir sorun var. Real Madrid’i takip ediyorsanız, özellikle son haftalarda Ronaldo’nun puan tablosuna yaptığı katkının farkındasınızdır. Sadece şova yönelik yıldız futbolcu rolünü değil, takımını sırtlayan, koşan, verimli, faydalı adam rolünü de üstleniyor. Üstelik attığı goller hep kritik zamanlarda geliyor. Dördüncü, beşinci şov golünü değil, takımı mağlupken beraberlik golünü, berabereyken galibiyet golünü hep Ronaldo atıyor. Gereken zamanlarda sazı eline alıp tek başına gol atıyor, frikiklerin büyük bir kısmını gole çeviriyor. Çoğu yıldız futbolcudan farklı olarak fiziğiyle de öne çıkıyor. Ronaldo bu formuyla haklı olarak “ben dünyanın en iyi futbolcusuyum” diyor ama öbür tarafta dalga geçer gibi top oynayan Messi diye bir adam var. Ronaldo kendisinin Messi’den daha iyi olduğunu kanıtlamaya çalışırken, insanlar Messi’yi Maradona ile karşılaştırmaya başladı. Ronaldo, dünyanın en iyi futbolcusuyum, altın top benim hakkım gibi açıklamalar yaparken, Messi’nin adı gelmiş geçmiş en iyi futbolcu gibi cümlelerde geçiyor. Talihsiz bir sakatlık olmadığı sürece Messi hep bir adım önde( aslında birkaç adım önde), Ronaldo da hep onun gölgesinde kalacak.

Messi ile aynı dönemde futbolcu olmakta C.Ronaldo’nun şanssızlığı olsa gerek. 5-6 sene yaş farkı olsa, belki bir şansı olurdu, kim bilir?

30 Nisan 2010 Cuma

Nasıl Anlatayım, Bilemedim!

Uzaylı dediğimiz, yenilmeyeceğine inandığımız takım Inter’e elendi. Futbol bu, olmayacak iş değil. Ancak beni şaşırtan kamuoyunun bu duruma çok sevinmesi oldu. Sanırım bu, güçlünün karşısında, güçsüzün yanında yer alma isteğinden, merhamet duygusundan falan kaynaklanıyor. Mourinho zor olanı başardı, Barcelona’yı kilitleyerek istediği sonuca ulaştı. Barcelona’yı alt etmenin başka yolu olmadığını, karşılarında hücum futbolu oynamanın intihar olacağını bende biliyorum. Ama yinede bu konuda hoşgörülü olamıyorum. Makyavelist futbol bana göre değil. Mourinho’yu tebrik ediyorum ama asla takdir edemiyorum.Pozitif, göze hoş gelen, izleyenin keyif aldığı, bizi şaşırtarak zevk veren futbol diye diye dilimizde tüy bitti. Mourinho bunların hepsini bir kalemde silip sonuca yönelik futbol oynuyor. “Savunma da futbol’un bir parçası, sonuca giden yol buysa neden olmasın?” diyecekler için söylüyorum, bu oyunu biraz da izlemesi zevkli olduğu için izliyoruz, mesele sadece kimin kazandığını görmek değil. Bu sporu bu kadar popüler yapan, kazananın kim olacağını merak etmemiz olsaydı sadece penaltı atışları ile aynı hazzı yaşayabilirdik. Aynı arkadaşlar galip ve mağlup olmadan bu oyunun anlamsız olacağını savunacaktır. Bunu da şöyle açıklamak istiyorum : Futbol’un diğer sporlardan bir farkı var. Bu oyun berabere, hatta 0–0 bile bitebiliyor. Futbol, beraberliğin bir sonuç olarak sayıldığı ender sporlardan birisi olduğuna göre biraz da haticeyle ilgilenmemiz gerektiğini düşünüyorum. Eminim hâlâ “savunma da futbolun bir parçası” diyenler vardır. Ve bu arkadaşlar genelde sadece neticeyle ilgilenirler. “Mourinho dersini çok iyi çalışmış, Inter o kadar harika savunma yaptı ki Barcelona kendi sahasında ilk pozisyonunu 82. dakikada buldu” dediğinizi duyar gibiyim. Peki, uzatmada verilmeyen golü ne yapacaksınız. Hakem o kadar büyük bir hata yapmasa, o çok önem verdiğiniz netice kimi sevindirecekti? Mourinho, küstahlığın karizma sayıldığı koşusunu yapabilecek miydi? Şimdi de geçen seneki yarı finalde Chelsea’nin verilmeyen penaltısından bahsedeceğinizi tahmin ediyorum. Bende konuyu buraya getirmek istiyordum zaten. Hakem kararları, şanssızlık gibi detayları bu kadar net hatırlamamızın tek sebebi var. Savunmaya dayalı, kendi oyununu oynayan değil karşısındakinin oyununa müdahale etmeye çalışan futbol anlayışı. Yani işini ikincil faktörlere bırakan, kontrolü karşı tarafa veren oyun tarzı. Bu konulara daldığımda hep aynı sonuca varıyorum. Bana ters gelen tek şey “işini şansa bırakmak”. Göze hoş gelen, keyifli futbolun en basit tanımını kendimce şöyle yapabilirim: Tüm takımın dâhil olduğu birkaç sade pasla gelip atılan bir gol, uzaklardan “belki girer” diye çekilmiş bir şutla gelen golden daha değerlidir. Burada kritik nokta işi şansa bırakmamak. Şans faktörünün en aza indirgendiğini fark eden seyirci, hak edenin kazandığına tereddütsüz inanıyor ve izlediği futboldan maksimum keyif alıyor. İşte savunma futbolu bana bu nedenle ters geliyor. En ufak hata, konsantrasyon bozukluğu, yanlış karar aleyhinize işliyor. Çünkü kontrol sizde değil. İşiniz pamuk ipliğine bağlı. Yani kimseyi suçlayamazsınız.

Kalesini savunanı izlemeyi, hücum edeni izlemekten daha çok sevenlerin olduğunu da biliyorum. Ara pası atandan çok o pası verdirmemeye yönelik oynanan oyun kiminin daha çok hoşuna gidiyor olabilir. Buna saygı duyuyorum. Zevkler ve renkler tartışılmaz. Savunmak her zaman hücum etmekten daha zordur. Aslında Mourinho zor olanı başarıyor. Bir boks maçı düşünün. Bir taraf açık dövüşüyor. Sürekli yumruk atmaya çalışıyor. Diğerinin ise tek hedefi kapanıp yumruk yememek. Kendini savunanın işi daha zor, değil mi? Ama ben yinede açık oynayan sporcuyu desteklerim. En azından yaptığı sporun ruhuna daha uygun davranıyor.

Güzel futbol’u galibiyet ile karşılaştırmaya bir örnek ile devam edebilirim: Ben Galatasaray taraftarıyım ama neden Galatasaray’ı tuttuğumu bilmiyorum. Bu benim bilinçli bir tercihim değil. Galatasaray şampiyon olduğunda sevincim tamamen duygusal oluyor. Ama Arsenal’i Barcelona’yı sevmem, desteklemem benim kendi kararım. Barcelona’nın Inter’e elenmesine çok üzüldüm. Ben Katalan değilim. Yani Barcelona’yı desteklememin duygusal bir yanı yok. Ama maç izlerken beni en çok onlar eğlendiriyorlar. Barcelona’yı bunun için seviyorum. Aslında Barcelona’nın kendisini değil, onları izlemeyi seviyorum. Yani Barcelona elenince ben bu takımı daha az izlemiş oluyorum. Bir maç keyfini bundan daha teknik şekilde tarif edemeyeceğim.

“Benim için tuttuğum takımın galip gelmesi önemli değil, önemli olan güzel oynamasıdır.” deyince insanlar şaşırıyorlar. Ben bu takımı ideolojik sebeplerle tutmuyorum ki. Niye galibiyetine sevinip, mağlubiyetine üzüleyim ki. İzlerken beni şaşırtsınlar, garanti işler yapsınlar, işi şansa bırakmasınlar yeter. Şimdi Mourinho çıkıp “Sen keyif alacaksın diye biz yenilecek miyiz ?” diye sorsa konu bambaşka yerlere gidecek. Bir de oturup tüm futbol endüstrisinin, seyircinin ilgisini canlı tutmak üstüne kurulduğundan bahsetmek zorunda kalacağım. Bunun sonu da tavuk ve yumurta hikâyesine varır gibime geliyor.Pique’nin attığı gole değinmeden geçersem içimde kalır. Her şeyin kısacık özeti o golde saklı sanki. O dönüşüyle hem işini şansa bırakmadı, hem de hiç kimsenin tahmin edemediğini yaptı. Kendisine teşekkür ediyorum.

Not: Yukarıdaki yazı kesinlikle objektif değildir. Yüksek miktarda mübalağa içermektedir. Eğer zamanınız varsa, önyargılarınızı bir kenara bırakıp, sorgulamadan bir kez daha okumanızı rica ederim.

13 Nisan 2010 Salı

El Clasico'ya Farklı Bir Bakış

Öncelikle sonuç almak adına futbolu defansif taktik savaşlarına dönüştürmeyen, futbol oynamayı düşünen zihniyeti takdir ettiğimi belirtmeliyim. Örneğin, Arsene Wenger’e burdan teşekkürlerimizi iletelim.

Ancak, Arsenal örneğinde olduğu gibi, bu Barcelona'ya karşı sadece futbol oynamayı düşünmek, güzel futbol izlemek isteyen izleyicileri tatmin etmek uğruna, kendi takımını kurban etmekten öteye geçmiyor.

O zaman Los Galacticos El Clasico’yu almak istiyorsa, Barnebau’da bir futbol şovu sunabilmek adına sezon başı harcadığı paralara ironik olarak defansif anlamda bir farklılık yaratmak durumundaydı.

Kendimi Pellegrini'nin yerine koysam, maç öncesi düşüncelerim şu şekilde olurdu:

“Hafta içi, Arsenal’in kendi futbol felsefesinden ödün vermeden, futbol oynamayı düşünerek, göz göre göre, çaresizce turu kaybettiğini gördüm.

Elimde Barça’yı yakın zaman içinde hem sonuç hem de oyun olarak bozmuş, Hiddink’in Chelsea’si gibi, sonuç almak üzere hazırlanmış, Arsenal’in felsefesiyle tamamen zıt felsefede olan bir takım örneği var.

Ben belki yetenek olarak Arsenal’dan daha üstün futbolcu topluluğuna sahibim ama Barcelona takım olarak sanki “top” kendi malıymış gibi davranıyor, topu karşı rakibe vermeye niyetli değiller ki ben kendi futbolumu oynayabileyim.

Elimde de zaten tek hedef kaldı: La Liga şampiyonluğu, ben de sonuç almak istiyorum.

O zaman Chelsea’yi örnek alabilirim."

Peki Chelsea o gün ne yapmış? İnceleyelim bakalım:

- Öncelikle müthiş bir taktiksel pozisyon disiplinine sahip, devamlılığı olan 10 tane, yüksek konsantreli futbolcu topluluğu oynatmış.

- Oyunu abartısız 25-30 m’de oynamışlar. Sahada top sürmeye müsait bir alan bırakılmamış.

- Önde pres yaparak, gerektiğinde sert oynayarak Xavi ve Iniesta’ya top iletimini büyük oranda engellemişler.

- Barcelona gibi kanatlara indiğinde, korner olduğunda bile orta yapmayı reddeden bir takımı, topa vurmak zorunda bırakmışlar.

Aslında maç öncesi Pellegrini’nin kendisinin de bu düşüncelerden farklı bir görüşe sahip olduğunu düşünmüyorum. Real Madrid Chelsea’nin defansif sistemini uygulamaya kesinlikle bir nebze olsun yeltendi, özellikle ilk golü yiyene kadar en azından orta sahada Barca’ya hakimiyeti bırakmadılar, bir şekilde kaos yarattılar. Barcelona’nın Iniesta’sız olması, Dani Alves – Messi ikilisinin bozulması da işlerine yaradı. Dar alanda oynayarak, Barca’ya uzun süreli top kullanma imkanı da vermediler, böylece yorulmadılar.

Hatta kendi futbolcularının ofansif anlamda Chelsea’den daha yetenekli olmasından güç alarak, Pellegrini’nin Real Madrid’e güzel futbol anlamında kattıkları ile beraber ofansif çeşitliliği de sağladılar. Herkesin gereksiz yere Messi’yle karşılaştırıp, maç sonucuna göre yorum yaparak değerlendirdiği Ronaldo, bence eksiksiz bir futbol oynadı. İyi bir fizik güçle, son derece işine konsantre bir şekilde takımı ayağa kaldırabilecek, sürükleyebilecek olumlu tercihleri yaptığını gözlemledim.

Yenilen her iki golün de Real Madrid’in Chelsea’nin sahip olduğu kadar devamlı, taktisel disiplini içine sindirmiş, iyi konsantreli olmasını bekleyemeyeceğimiz futbolculara sahip olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Ayrıca Xavi ve Messi’nin en büyük özelliklerinin “en ufak bir hatayı affetmemeleri” olduğunu söyleyen Arsene Wenger’in görüşleri bu maçta da önem arzetti. Gol dakikası olarak çok ters iki anda iki gol yenildi.

Açıkçası Real Madrid hem defansif hem ofansif oyun olarak yapabildiğini yapmaya çalıştı. Arsenal’in Nou Camp’ta bulduğu ilk gol nasıl hiçbir değer taşımadıysa benim nazarımda, tam ters olarak, Real Madrid’in Barnebau’da ilk golü bir şekilde bulmuş olması, çok büyük avantaj olabilirdi Real adına.

Çoğu futbol izleyicisinden farklı olarak, bu maçta olumlu konuşulmayı Real Madrid’in Barcelona’dan daha fazla hakettiğini düşünüyorum. Barca zaten bildiğimiz normalini oynamaya çalıştı, oynayabildiği süreler için zaten edilecek laf yok haklarında. Real’in çabası ve karşı felsefesi bu maç özelinde benim için daha değerliydi.

31 Mart 2010 Çarşamba

Arsenal - Barcelona


Bu iki takım en son karşılaştıklarında da bir hayli heyecanlanmıştım. Ama bu sefer başka. 2006'daki final karşılaşmasında beni heyecanlandıran Arsenal'in şampiyonluğu, Henry'nin kupa kaldırması gibi ihtimallerdi. Bugünse mükemmel bir maç izleme beklentisi içinde sabırsızlanıyorum.

İzlemekten en çok keyif aldığım takım Arsenal ile beni her defasında şaşırtmayı başaran gelmiş geçmiş en iyi takım Barcelona'nın maçı var bu akşam. Avrupa'nın en keyifli futbolunu oynayan iki takım karşı karşıya. Bir tarafta en sevdiğim futbolcu Henry'nin oynadığı kulüp diğer tarafta Henry'nin taraftarı olduğu kulüp. Üstüne üstlük bu maçı her zaman diğerlerinden daha kaliteli olan Şampiyonlar ligi platformunda izleyeceğiz. Güzel futbol diye bir kavram varsa eğer, bu akşam doruk noktasına ulaşabilir.