harry kewell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
harry kewell etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Nisan 2012 Çarşamba

Büyük Futbolcu

Son birkaç haftadır Arjen Robben’i izliyorum. Ağzım açık. Sakatlıklardan başını kaldırdığı gibi döktürmeye başladı. 2012’nin açık ara en formda yıldızı olduğunu söylemek mümkün. Almanya Ligi’ni diğerleri kadar takip etmediğim için, ara sıra Robben izleyince uzun süre dinlemediğim güzel şarkıyı radyoda denk getirmiş gibi seviniyorum. Ve her seferinde, bu şarkıyı daha sık dinlemem gerektiğini anlıyorum. Çünkü bu adam sahada diğer futbolculardan daha büyük görünüyor. Tabiî ki saçının, yüzünün yaşlı göstermesinden veya iriliğinden bahsetmiyorum. Bazı futbolcular vardır, topu ayaklarına aldıklarında takım arkadaşlarının duyduğu güveni hissedersiniz. Skor olarak önde olmak ya da farklı yeniliyor olmak fark etmez, bu adam sahadayken maç hiçbir zaman bitmez. Dakikalar daha uzun, daha faydalı olur. Skor ne olursa olsun maçın iki-üç dakika daha uzamasını istersiniz. Bu tür futbolcuları “yıldız futbolcu” statüsünün bir üstünde, “büyük futbolcu” olarak adlandırmayı seviyorum.

Robben’le başladığımız yazıya diğer büyük futbolcuları eklemeden önce, her övgü yazımızda olduğu gibi Messi ve Ronaldo’ya selam söylüyoruz.

Büyük futbolcu derken tam olarak ne kast ettiğimi daha iyi anlatabilmek için bir isim veriyorum şimdi. Steven Gerrard. Sahadaki karakteri, hiç de azımsanmayacak yeteneklerinin çok üstünde olan bir kaptan. Sahanın her yerinde, iki yönlü değil her yönlü top oynamak gibi kavramların sınırlarını zorlayan bir adam. Sanki beline takılı bir halatla takımın geri kalanını çekiyormuş gibi etki bırakan, gerektiği anda sorumluluğu tamamıyla üzerine alan ve başarıyla altından kalkan bir “kızıl kral”. (topa gelişine vurmak üzere gerildiğinde, spikerin –jeraaaaaaard- diye bağırmaya başladığını hatırlayın yeter.)


Liverpool’un bayrak adamından bir başkasına geçelim. Ravanelli’nin büyük futbolcuları tanımlamak için son derece uygun bir betimlemesi var: “Olağanüstü işler yapabiliyor ve bunları yaparken bize her şey çok basitmiş gibi görünüyor.” Bahsi geçen adam 80’lerin sonunda çocuk olanların Juventus sempatizanı olmasının sebebidir. Alessandro Del Piero. İkinci lige düşen takımından ayrılmaması, 10 numara diye tabir ettiğimiz mevkiinin son örneği olması, bugün 37 yaşında olmasına rağmen görev verildiğinde yirmili yaşlarındaymışçasına efor sarf etmesi bizi mest ediyor. Azıcık izleyince, bu kadar insanın ona hayran olmasına hiç şaşırmazsınız.



Del Piero’nun döneminden günümüze kalan bir efsane daha var. Galli Büyücü Ryan Giggs. Yazıda bahsi geçen isimler hep 30 yaşın üzerinde oldu ama sanırım tecrübe de büyük futbolcu olmanın gerekliliklerinden biri. (Robben olmayan saçından dolayı 23 yaşından beri tecrübeli futbolcu gibi görünüyor) Tecrübe demişken, bir seyirci olarak, 10 yaşından beri sürekli maça gidiyor olsanız, ve senede 20 maça gitseniz - tüm iç saha artı bir kaç deplasman ve avrupa maçları- 900 maç izlemek için 45 seneye ihtiyacınız var. (sanırım Bağış Erten tespiti bu) Ryan Giggs, 21 yıllık futbol kariyerine 900 maç sığdırmış ve hepsinden de anlının akıyla çıktığını belirtmeye gerek görmüyoruz. Kariyerinin her döneminde olduğu gibi, son üç-dört senedir Sir Alex sahanın neresinde ihtiyaç duysa Giggs orda beklenenden fazlasını veriyor. 7 numaralı Kırmızı formanın büyüsü Owen’la bozuldu ama 11 numaralı forma yeniden efsane olma yolunda. Giggs'ten sonra birkaç sene kimsenin sırtına geçmese de yeridir hani.

Bu kadar Avrupa’lı yeter diyerek, yıldız futbolcusu bol, ancak büyük futbolcusu pek de fazla olmayan Güney Amerika’ya gidelim. 2010 Dünya Kupası’nın sinir bozucu aleti vuvuzelayı hatırlarsınız. Aklınıza gelen her duyguyu aynı tekdüze sesle belirtmeye yarayan bu alet, bir ay süren turnuvada sadece bir an sustu. Güney Afrika seyircisini sessizliğe gömen penaltıyı kullanan adam aynı zamanda turnuvanın en iyisi seçilecekti daha sonra. Uruguay’ın Diego’su, Forlan. Futbolcu değil de, tarihi savaş filmlerinde ordusunun başında çarpışan bir komutana benziyor fiziği de. Hani futbolcu olmasaymış, başka herhangi bir sporun da en iyisi olacakmış gibi görünüyor. Forlan bize bir takımın tek başına nasıl yarı finale çıkarılacağını ve aynı zamanda ne kadar alçak gönüllü olunabileceğini gösterdi. Ben hayatımda bu kadar sorumluluk alan ve her seferinde başaran bir futbolcu görmedim. Takımın tüm yükünü taşımasına(korner, serbest vuruş, hem orta saha hem forvet) ve 31 yaşında olmasına rağmen 30 günde 7 maçı böyle yüksek performansla çıkarmasına ayrıca hayran kaldım diyebilirim. Turnuvanın muhtemel yıldızları Ronaldo, Messi ve Rooney maçı evlerinden izlerken Almanya maçında son dakikada kullandığı serbest vuruşta top direkten dönünce yüz ifadesi her şeyi anlatıyordu. ManUtd’da oynarken kaçırdığı gollerden sonra suratında beliren gülümseme ise ayrı bir yazının konusudur.


Ve kıtalardan Avustralya’ya gidelim. Bu noktada işler biraz daha duygusal olacak. Galatasaray taraftarı, Athletic Bilbao maçında “artık” gelmesi gereken muhteşem golü, sadece Hagi’nin atabileceğine nasıl inanıyorsa, Bordeaux maçında, Kewell sağ çaprazda topu sol ayağına aldığında o topu 90’a gönderebilme ihtimalini seviyordu. Gereken zamanda o golü atabilecek, yapılması gerekeni yapabilecek ve o ruhu işe yarar kılacak “Oz Büyücüsünün” yeri hep farklı olacak bizlerde. Rakip takımın da saygı duyduğu büyük bir futbolcu o. Sahada yaptığı en ufak harekete bile kalite katan, yaratıcılığı hiçbir zaman elinden bırakmayan, şapkadan tavşan değil kanguru çıkarabilen ve tüm bunlara rağmen alçakgönüllü bir adam. Çok iyi konsantre olmasına rağmen hırsının, kalpten oynayışının, oyun zekâsına engel olmaması, sinirlenmemesi, herhangi saha içi bir olayda yer almaması, takıma liderlik etmesi, yaşadığı onlarca şanssız sakatlığa rağmen ekmek yediği yeteneğine saygı duyup, vücudunu iyi bakması, antrenmanlarda ve maçlarda son derece disiplinli olması tüm sporculara örnek olacak nitelikte. Kewell, profesyonellik anlamında ideal bir örnek.

Ülkemize transfer olduğunda kulaklarımıza inanamadığımız, gelişleri Atatürk Havalimanında davul zurnayla kutlanan, ancak ayrılırken tek bir yönetici tarafından bile uğurlanmayan yabancı futbolcu sayısı, maalesef bir elin parmaklarını çoktan geçmiş bulunuyor. Ne Lincolnler, Ortegalar geldi, ne Anelkalar, Quaresmalar geçiyor İstanbul’dan. Bunca adam arasından ayrılışı Kewell kadar buruk olan başka futbolcu hatırlamıyorum ben. Son sezonun yarısında oynamamış, sakatlığının ve hastalığının düzelme olasılığı bu kadar düşük bir futbolcu için, ayrılık ihtimali taraftarın karnında kasılmalara sebep oluyorsa, bu futbolcu taraftar için çok özel bir adam olsa gerek. Arda Turan gibi bir oyuncunun bile gitmesine fazla aldırmayan, hatta buna sebep olan Galatasaray taraftarı neden Hagi’nin ayrılışından 10 sene sonra, Hagi bırakırken yaşadığı hüznü ve burukluğu Kewell için de yaşadı? Büyük futbolcu ve yıldız futbolcu birbirinden bu noktada ayrılıyor işte.

6 Mart 2011 Pazar

İçimizdeki Avustralyalılar


Galatasaray, tarihi bir haftayı daha geride bıraktı. İlk önce ligin bitmesine 11 hafta kala ligdeki kendi yenilgi rekorunu kırdı. Daha sonra da çarşamba günü Avrupa'da maça çıkmama süresini iki yıla uzattı. Son maçla beraber başkanından kaleci antrenörüne kadar herkesin koltuğunun sallandığı bir döneme girildi. Son 4 sezonda 4 teknik direktör, 43 oyuncu transfer eden Galatasaray sezon sonunda yine çok büyük bir sirkülasyon yaşayacak. Basında çıkan çoğu habere göre (Misimovic'in gitmesiyle) şuan 9 olan yabancı sayısının tekrar 3'e kadar düşürülüp gönderilenlerin yerine 7 yabancı transferi düşünülüyor.

Galatasaray yönetimi hatalarından ders almadığını bizlere açık açık gösteriyor. Yoldan geçen herhangi birine Galatasaray’da sizi rahatsız etmeyen oyuncularını say desen; alacağınız cevaplardaki ortak isimler "Baros, Arda, Neill, Kewell, Culio, Stancu" olur. Yani çoğu futbolsevere göre kalite eksikliğinin en büyük sebebi yerli oyuncular, ancak yönetim hala sorunun yabancı oyuncularda olduğunu düşünüyor. Galatasaray'ın burada adresi çok açık, ya gurbetçilere yönelecek ya da kendi altyapısına yatırım yapmaya başlayacak.

Türkiye liginde 10 yabancı hakkı var ama bunların sadece 6 tanesi ilk onbire, toplamda 8 tanesi ilk onsekize girebiliyor. Beşiktaş gibi, Fenerbahçe gibi 10 yabancı hakkının hepsini kullanan takımlar yedek bekleyen ve tribüne giden o dört oyuncu yüzünden takım içinde sıkıntı yaşıyorlar. Takımlar o 4-5 kişilik yabancı haklarını ya gelecek vaat eden oyunculardan ya da kalitesi ve katkısı belli ama yüksek istikrarı olmayan oyunculardan kurmalı. Bu yüzden Galatasaray'ın Kewell ile ücretinin büyük bölümü maç başı olmak üzere tekrar anlaşması gerektiğini düşünüyorum.



Kewell dışında bir oyuncu var ki gitmesi tam bir saçmalık: Lucas Neill. Bu kadar tecrübeli, savaşan, istikrarlı, ayaklarına hakim, maç seçmeyen bir oyuncuyu hangi gerekçe ile göndermeyi düşünüyorlar, anlamış değilim. Galatasaray Popescu'dan sonra ilk defa geriden oyun kurmayı bilen ve maç ayırt etmeden aynı performansı gösteren bir futbolcuyu buldu. Onun değerini bilip ve onu iskeletin en önemli parçalarından biri olarak göreceği yerde, sözleşmesini uzatmamayı düşünüyor. Galatasaray geçen sene Avrupa Ligi kupasını kaldıran Atletico Madrid'e Luca Banti ve Caner Erkin'in çapsızlıkları yüzünden kılpayı farkla elenmişse; bu sene Beşiktaş'ın, Fenerbahçe'nin ezildiği Kayseri deplasmanında hakem hatalarının kurbanı olmuşsa; 11 yıl sonra Kadıköy'den puan çıkarabilmişse bunda Lucas Neill'ın payı çok büyüktür. Aslında öyle çok gerilere gitmeye de gerek yok; çarşamba günü Gaziantep maçında fark yaratmaya çalışan üç adam vardı Galatasaray'da: Baros, Neill, Yekta.

Galatasaray yönetimi (kim olursa olsun) bu sefer analizi ayrıntılı ve doğru yapmak zorunda. Yetenekli bir kaleci (Shay Given, Karcemarskas gibi), Neill, Culio, Baros'dan kurulmuş Galatasaray'ın iki sene içerisinde tekrar şampiyonluk yarışında olacağını düşünüyorum. Neill da Galatasaray'dan gidiyorsa bile Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor, Bursaspor, Arsenal, Liverpool'dan birine gitmesini isterim. Futbol anlamında gözümüzü okşayan bir futbolcunun daha ortadan kaybolmasını istemiyorum!

7 Haziran 2010 Pazartesi

Sihirbaz Harry



Harry Potter, Oz Büyücüsü… gibi bir çok sihirli karakteri eğlenceli bulmamızın sebebi, bizi şaşırtmaları olsa gerek. Tahmin edemeyeceğimiz şeyler yapan insanlar her zaman, herkesin ilgisini çekmiştir. Bana kalırsa aynı kural futbolda da geçerli. Kendisinden bekleneni değil, daha iyisini yapan futbolcular, izleyenlerin daha çok keyif almasını sağlamaz mı? 2009-2010 sezonunda bizi çok şaşırtmayı başaran iki pozisyonu hatırlatmak isterim. Birincisi, Barcelona-Inter yarıfinal karşılaşmasında Pique’nin, topa gelişine vurmak yerine kendi etrafında bir tam tur dönerek önünü boşaltması ve topu boş kaleye yuvarlamasıdır. İkincisi ise Deportivo-Real Madrid maçında, Guti’nin sadece karşı takım savunmasını değil, Benzema hariç maçı izleyen herkesi oyundan düşüren topuk pasıdır.

Guti ve Pique’yi beklenenden daha iyisini yaptıkları için tebrik ediyorum ama “Oz Büyücüsü” lakabının başka bir sahibi var. Harry Kewell. O bir sihirbaz, milyonların sevgilisi, rakip takımın da saygı duyduğu büyük bir futbolcu. Onu izlemek ayrı bir keyif. Sahada yaptığı en ufak harekete bile kalite katan, yaratıcılığı hiçbir zaman elinden bırakmayan, şapkadan tavşan değil kanguru çıkarabilen ve tüm bunlara rağmen alçakgönüllü bir adam. Çok iyi konsantre olmasına rağmen, hırsının, kalpten oynayışının, oyun zekâsına engel olmaması, sinirlenmemesi, herhangi saha içi bir olayda yer almaması, takıma liderlik etmesi, yaşadığı onlarca şanssız sakatlığa rağmen ekmek yediği yeteneğine saygı duyup, vücudunu iyi bakması, antrenmanlarda ve maçlarda son derece disiplinli olması tüm sporculara örnek olacak nitelikte. Kewell, profesyonellik anlamında ideal bir örnek.

Ülkemize transfer olduğunda kulaklarımıza inanamadığımız, gelişleri Atatürk Havalimanında davul zurnayla kutlanan, ancak ayrılırken tek bir yönetici tarafından bile uğurlanmayan yabancı futbolcu sayısı, maalesef bir elin parmaklarını çoktan geçmiş bulunuyor. Ne Lincolnler, Ortegalar geldi, ne Delgadolar, Guizalar geçiyor İstanbul’dan. Bunca adam arasından ayrılışı Kewell kadar buruk olan başka futbolcu hatırlamıyorum ben. Son sezonun yarısında oynamamış, sakatlığının ve hastalığının düzelme olasılığı bu kadar düşük bir futbolcu için, ayrılık ihtimali taraftarın karnında kasılmalara sebep oluyorsa, bu futbolcu taraftar için çok özel bir adam olsa gerek. Arda Turan gibi bir oyuncunun bile gitmesine fazla aldırmayan, hatta buna sebep olan Galatasaray taraftarı neden Hagi’nin ayrılışından 10 sene sonra, Hagi bırakırken yaşadığı hüznü ve burukluğu Kewell için de yaşıyor?
Galatasaray ruhundan bahsedilir hani, Galatasaray’ın, tarihinde dönüm noktası sayılan bazı zor maçları bu faktörle kendi lehine çevirdiği söylenir. Taraftar, Atletico Bilbao maçında “artık” gelmesi gereken muhteşem golü, sadece Hagi’nin atabileceğine nasıl inanıyorsa, Bordeaux maçında, Kewell sağ çaprazda topu sol ayağına aldığında o topu 90’a gönderebilme ihtimalini seviyor. Gereken zamanda o golü atabilecek, yapılması gerekeni yapabilecek ve o ruhu işe yarar kılacak “Oz Büyücüsünün” artık orada olmayacağı fikri taraftardan kabul görmüyor. Çünkü taraftar, büyük sorumluluk üstlenmiş ve bu işe gönül koymuş adamları kendi gönlünde de ayrı bir yere koyuyor. Ali Sami Yen’de gol olduktan sonra alışılmış“I love you Hagi” veya “Daddy Cool” şarkılarını söyleyemeyecek olmak onların içini acıtıyor.

Galatasaray yönetiminin bu kadar sevilen bir oyuncuyu sessiz sedasız göndermeye çalışmasına anlam veremiyorum. Aynı yönetim devre arasında taraftarın sesine kulak verdi, Kewell için büyük fedakârlık yapıp Atletico Madrid maçlarına forvetsiz çıkmamıza göz yumdu. Galatasaray gibi UEFA(Avrupa Ligi) kupasında şampiyonluk hedefleyen bir kulüp, Kewell’ın birkaç hafta içinde hazır olma ihtimalini değerlendirip, sezonun ikinci yarısına ileri uç oyuncusu oyuncusu olmadan başladı. Bu risk, Kewell Dünya kupasında Avustralya milli takımına hazır gidebilsin diye alındı. Ancak beklediğimiz gibi olmadı ve Kewell tek bir maça çıkmadan sezonu kapattı. Herhangi bir forvet oyuncusu olsa, Atletico Madrid’in Galatasaray’ı asla eleyemeyeceğine inandığım için, şöyle bir sonuca varıyorum: Kewell, Avustralya milli takımına daha faydalı olmak istiyor diye Galatasaray, Avrupa Kupasından elendi. Yanlış anlaşılmasın, burada ne yönetimi ne de Kewell’ı suçluyorum. Bugün yine aynı durumda bir karar alınması gerekse, yine birkaç hafta forvetsiz idare edip Kewell’ın takımda tutulmasını isterim. Bir sene önce, yokluktan, defansın göbeğinde oynamış ve formasının hakkını sonuna kadar vermiş olan bu adamı sezona bir ay geç başlıyor diye göndermek Galatasaray’a yakışmaz. Ancak yönetimin bugünkü tutumu, 6 ay öncesiyle fena halde çelişiyor. “Önümüzdeki sezon Kewell’ı kadromuzda düşünmüyoruz” gibi bir açıklama kesinlikle yeterli değil. Bu açıklama Kewell’ın ayrılışının sakatlığıyla bir alakası olup olmadığını aydınlatmıyor. Üstelik Avustralya kamuoyu bugün, Kewell’ın dünya kupasına hazır olmamasının suçlusu olarak Galatasaraylı doktorları gösteriyor. Yönetimin, Galatasaray kulübüne yöneltilmiş böyle bir suçlama karşısında da sessiz kalması düşündürücü.

Özetle, Harry Kewell gibi çok sevilen bir futbolcunun sessiz sedasız gönderilmeye çalışılması çok çelişkili. Bu kadar sevilen bir adamın gitmesi için bir sebep olmalı. Eğer sorun Kewell’da ise, Galatasaray’da kalmak istemiyorsa, Adnan Polat yönetimi, devre arasındaki fedakarlığının karşılığında böyle bir tutuma sessiz kalmazdı diye düşünüyorum. Sonuç olarak, bu konuda kafamızdaki soru işaretlerini silecek açıklamaları merak ediyorum.