fatih terim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fatih terim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2013 Çarşamba

Sorunlar ve Sneijder Transferinin Önemi

Galatasaray, Sneijder transferiyle hem psikolojik hem de taktiksel anlamda doğru bir tercih yaptı. Ünal Aysal yönetimi, bu zamana kadar doğru işler yapmanın henüz ilk meyvelerini yiyiyor. Sneijder (hatta Burak, hatta Hamit) transferindeki fırsatçılığı bu açıdan görmek gerekir.

İki senedir Galatasaray’ın - yanlış yapmamaya özen göstererek - kadroyu kalite olarak yukarı taşıma yönünde bir çabası olduğu görülüyor. Karakterleri iyi olan oyuncuların bir arada olması, takımdaki beraber hareket etme duygusunu zaten canlı kılacaktır. Ancak, bireysel olarak yetenekli oyuncuları barındıran bir futbol takımının, bu yetenekleri aktifleştirmesi çok önemli iki faktöre bağlıdır: top rakipteyken iyi savunma yapmak ve top kendi takımındayken yüksek düzeyde sorumluluk almak ve bu sorumluluğu takım içinde paylaşmak.

Galatasaraylı futbolcular Şampiyonlar Ligi başladıktan sonra, fiziksel düşüşler ve konsantrasyon bölünmeleri yaşadıkları için, takım ligdeki çoğu maçta iyi savunma yapamadı. Takımın saha içi sorumluluk alma düzeyi en yüksek seviyede olan iki önemli Türk oyuncusu (Hamit & Selçuk) birlikteliğinin, bu sezon sadece, önemli maçlarda ortaya çıkışına şahit olduk. Çünkü fiziksel ve mental olarak hazır olmadığınız maçlarda, bu sorumluluğu hem almak istemezsiniz hem de almak isteseniz de vücudunuz buna müsaade etmez. Forvet oyuncuları yine aynı şekilde - biraz da alışkın oldukları öğretileri sebebiyle - oyun içinde sorumluluk almaktan çekindiler ve çoğu zaman takıma bu anlamda yardımcı olmaktan geri durdular.


Şampiyonlar Ligi gibi önemli bir arenada başarı elde etmek isterken, aynı anda ligde konsantrasyon seviyesi daha düşük olan maçlar yaşayan bir takımın, her iki kulvarda da ayrı birer başarı hikayesi ortaya koyması kolay değildir. Özellikle de üst seviyenin bir alt seviyesi futbol takımlarının güç seviyelerinin birbirlerine yaklaştığı ligimizde, konsantrasyon olarak eksiklik yaşadığınız maçtaki puan kaybı son derece olağandır. Çift taraflı başarının sağlanabilmesi için ya oyun düzeninin makine gibi işliyor olması gerekir ya da teknik direktörün, zorlayıcı maçtan çıkmış önemli bir mevkide oynayan oyuncuyu dinlendirirken, yerine oynattığı oyuncudan dolayı gözünün arkada kalmaması gerekir.

Kadronun yeni kurulduğunu ve gelişmekte olduğunu düşünürsek, makine gibi işleyen bir sistemin hemen olamayacağı açık. Kadrosu ne kadar geniş olsa da Fatih Terim’in Riera, Semih, Eboue, Melo, Selçuk ve Burak’tan herhangi birini oynatmadığı zaman da gözünün arkada kalacağını hepimiz biliyoruz. Ayrıca hoca, sezonun ilk yarısında, takıma yeni ve geç katılmış güvendiği oyuncuları bir arada oynatıp, takıma kazandırmak da istedi ve bu yüzden önemli rotasyonlar yapamadı. Melo, Hamit ve Eboue’nin düşük performanslarını, onları oynatarak yukarıya çekmeyi tasarladı. Bu sebeplerden dolayı ligin ilk yarısında fiziksel ve psikolojik bazı düşüşler yaşandı ve puan kayıpları geldi.

Takım savunmasına dair sorunların bir transfer ve rotasyon imkanı sağlanmasıyla bu devre için halledileceğini düşünüyorum. Çünkü Şampiyonlar Ligi üst tur maçları, grup maçlarındaki gibi yoğun bir periyotta oynanmayacak. Yine de yeni sezon için sağ ve sol bek pozisyonları başta olmak üzere özellikle Türk oyuncu transferine bugünden itibaren ağırlık verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Sabri, Gökhan Zan ve Hakan Balta şu anki seviyelerinden daha üste çıkacak ve sıkı alternatif olacak zamanı çoktan geçtiler.


Sneijder’in transferinin - kimsenin gözüne belki sezon sonunda bile çarpmayacak - kritik önemi, saha içi sorumluluk alma paylaşımının ve düzeyinin artmasını sağlayacak olmasıdır. Wesley, sorumluluk aldığı için Hollanda, Ajax, Inter ve Real Madrid için çok önemli bir futbolcu oldu. Kariyeri ve kişiliğinden dolayı bu sorumluluğun paylaşımında takıma liderlik edeceğini görebiliyorum. Liderlikten kastım şu: takımın Melo, Selçuk ve Hamit’ten beklentisinin bu oyuncularda yarattığı baskıyı, Wesley kendi üzerine aldığı vakit, hem bunu rahatlıkla taşıyacaktır hem de bu oyuncuların rahatlamasını sağlayacaktır. Böylece takımda fiziksel ve mental yıpranmalar her oyuncu için paylaşılacak ve hatta Fatih Hoca zaman zaman Sneijder’den aldığı güçle, önemli bazı oyuncularını rotasyona sokabilecektir. Zaten felsefesi belli ama dizilişte farklı alternatifinin olabileceği kadro yapısıyla çalışmaktan zevk aldığını ilk döneminden biliyoruz.

Takımın taktiksel problemlerine fazla değinmedim, açıkçası bu eksiklerin fazlasını Fatih Hoca’nın görebildiğine eminim. Takımın oturmasının çok çalışmalarına bağlı olduğunu her fırsatta dile getiriyor hoca, bu açıklama benim için yeterlidir. Wesley’in takıma verdiği katkısının yanı sıra, “güzel futbol” anlamında verecekleri olduğunu biliyorum ve ülke olarak futbol ufkumuzu geliştirmesini diliyorum.

20 Eylül 2012 Perşembe

Veri Tabanı: Man Utd 1 Galatasaray 0

Galatasaray 6 yıl sonra Şampiyonlar Ligi’ne döndü. Sarı kırmızılı kulübün Avrupalı rakiplerine karşı her zaman dik durduğunu, beklentileri her seferinde aştığını, “tecrübe” diye sık sık altını çizdiğimiz özelliğini her zaman koruduğunu biliyoruz. Yine de 6 senenin uzun bir dönem olması ve takımın yeni kuruluyor olması “tecrübe” konusundan beklentilerimizi düşük tutmamıza sebep oluyordu.


Galatasaray’ın grup maçlarında tecrübe kazanacağını varsayıyorduk ve edinilmiş tecrübeye en çok ihtiyaç duyulacak olan Old Trafford’ı ilk maçta ziyaret etmek çok hoş gelmiyordu kulağımıza. Neyse ki, dezavantaj gibi görünen bu deplasman, takımın normalde uzun vadede elde edebileceği tecrübeleri ve güveni oldukça çabuk elde etmesini sağlayacak türde bir maç oldu. (Bu blogun üç yazarı olarak, Old Trafford’daki maçın 10. dakikasında, bu gruptan rahat rahat çıkacağımız konusunda hem fikir olmuştuk bile)


Böylesi bir maçta, sadece topun rakipte olduğu bölümde varlık göstermenin, sadece defans yapmanın Galatasaray’a bundan sonraki süreçte faydalanmak için herhangi bir tecrübe veya güven katacağından bahsedilemezdi. Galatasaray teknik heyeti, çıkılan bu ilk Avrupa sınavında alınabilecek puanlardan çok, oyun oynamayı ve kendi oyun anlayışını böylesi bir futbol mabedinde kabul ettirmeyi hedefleyerek, oyunculara neler başarabileceklerini göstermek ve onlardan önümüzdeki süreçte mantalite olarak ne beklenildiğini anlatmak istediler. Sanırım başardılar. Bu yüzden, sonuçta matematiksel olarak elde edilmiş 0 puanın, çok da dikkate alınmaması gerekir.

Galatasaray bu maçta bir takım tecrübeler elde etti, teknik kadro, dersler çıkarabileceği değerli verilere ulaştı. Galatasaray’ın takım olarak neleri doğru neleri yanlış yaptığını inceleyerek bu verileri açabiliriz.

Öncelikle kadro diziliminden başlayalım. Maçtan önce stoper mevkiinde Semih’in yanında Dany’nin oynatılması gerektiğini düşünüyordum. Çünkü Valencia ve Rafael önlü arkalı olarak, iyi konsantre oldukları bir maçta önlem alınması çok zor kombinasyonlara imza atabilecek potansiyele bu sene eriştiler. Bu potansiyelleri, ileride bizim için değerli maçlar çıkartabilecek Cris’i moral olarak kaybetmek anlamına gelebilirdi. Bu yüzden CL tecrübesi az olsa da Fatih Terim’in Dany’nin çabukluğundan yararlanma kararı doğruydu. Elmander’in oynatılmaması tercihine de saygı duyuyorum, çünkü Burak ve Umut’un form durumları çok yüksekti.

Galatasaray, Fatih Hoca’nın “ilk maç heyecanı” olarak açıklamakla yetindiği, hâlbuki arkasında daha farklı sorunlar barındıran, cüretkâr bir savunma düzeniyle başladı. Old Trafford’da başlama düdüğüyle De Gea ve defans oyuncularına yapılan pres, Kagawa’nın ilk yarı boyunca onu rahatsız edecek kimse bulunmadan bir çok kez topla buluşmasına ve oyunu yönlendirmesine sebep oldu. Böylesi yaratıcı bir oyuncuyu ne kadar yakın karşılarsanız o kadar iyiyken, Galatasaray’ın bu temel hataya düşmesinin bu seviyede cezasız kalması olanaksızdı ve gol geldi.

Hücum presi, alanı daralttığın ve takım olarak hareket ettiğin sürece anlam kazanır. Galatasaray ilk 20 dakikada geniş alanda pres yaptı ve kazandığı toplar sadece ceza sahası ve çevresi etrafında gelişti. Koşu gücü bu dakikalarda bir hayli anlamsız kullanıldı. Selçuk böylesi bir geniş alanda oyunun içine bir türlü giremedi, etkisiz gözükmesinin bence en önemli sebebi buydu. Melo’nun eksik olan fizik yapısına tam aleyhte gelişen bir savunma yapısı vardı ve bu yüzden maç boyunca çok zorlandı. Bunların dışında, Hamit kendisini yıllardır bekleyen Galatasaray taraftarının gönlünü ManUtd deplasmanında oynadığı futbolla ferahlatmıştır sanırım. Yazının başında sıkça bahsettiğimiz “tecrübe”ye Eboue ile birlikte en çok sahip olan oyuncumuz olduğunu bir daha gösterdi.

İkinci yarıda takım enine ve boyuna mesafeler anlamında daha kompakt olmaya çalıştı. Bu seviyedeki deplasmanlarda alanı daraltarak, hep beraber oynamanın önemi fazladır. Maç boyunca top Galatasaray’dayken, takımın sakin kalarak topa sahip olma düşüncesi çok yerindeydi. Selçuk’un ikinci yarıda takımın kompakt oyun anlayışıyla beraber oyunu yönlendirmesi, bir oyuncunun formunun takımın taktiksel anlayışına ne kadar bağlı olduğunun önemli göstergesiydi.

Maç sonu dillendirilen çoğu olumsuz görüş aksine Hakan Balta’yı beğendim. Valencia gibi dünyanın en iyi solbeklerine karşı bile maç içinde zaman zaman üstünlük sağlayan bir futbolcuya karşı direnç gösterdi. Ters kademelerde Amrabat’ın defansif zayıf bilgisinden kaynaklı sorunlar yaşadı ve bu Amrabat’ın sorunu. Diğer bir yönden böylesi atmosferi yüksek deplasmanlarda top ayaktayken Balta gibi soğukkanlı oyuncuların varlığı her zaman bir artıdır.

Amrabat’ın sezon başındaki - takımla en ufak paralelliği olmayan - standart çizgisinden sıyrılmaya başladığını, bireysel ve takım taktik bilgisi olarak gelişmekte olduğunu gördük. Sırtı dönük aldığı toplar, kazandırdığı fauller, takımın oyunda kalması ve oyuna hükmetmesi açısından değerliydi. Rafael üzerinde kurduğu fiziksel ve psikolojik baskının, Rafael’in hücum gücüne sekte vurduğunu gördük. Biraz daha hızlı karar verebilirse harika işler çıkarmaya başlayacak.

Fatih hocanın da maçtan sonra söylediği gibi, hızlı hücum varyasyonlarının çalışıldığı belliydi. Bunu çalışmış olmanın yanında, ManUtd karşısında pratiğe dökülmesi sarı kırmızılı futbolcuları ve teknik heyeti tekrar tebrik etmemizi gerektiriyor. Son pas tercihleri çalıştıkça daha da gelişecektir.

Gelelim benim en çok etkilendiğim konuya. Old Trafford’da oynuyoruz, maçın bitmesine 5-10 dakika var, ManUtd’lı oyuncular kafa olarak oyundan düşmüş, tek bir gole ihtiyacımız var, rakip ceza sahası içinde uzun boylu oyuncularımız mevcut ve tüm bunlara rağmen bir kere bile gereksiz bir “orta” yapılmadı. Tüm şartlar uygundu ve doldur boşalta yeltenen kimse olmadı. Dünyada parmakla gösterilecek birkaç takım dışında kesinlikle göremeyeceğiniz kadar erdemli, karakterli bir davranış. Acelesi olmasına rağmen, doğru tercihi işini şansa bırakmadan bulmaya çalışan 11 tane adama ve bu karakterin oturmasını sağladığı için Fatih hoca’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.


Galatasaray’ın yaklaşık 1.5 senedir sürekli doğru yönetilmesinin, takıma saha içinde kattıkları ortadayken, takımın eriştiği bu noktanın daha üzerine çıkacağını öngörmek hayalcilik değil. Top rakipteyken taktik bilgisini daha geliştirmiş bir Galatasaray’ın yeni başarılar kazanma anlamında yolunun açık olduğunu görüyorum.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Fazla Hakedilmiş Şampiyonluk

2012 yılı futbolda hak edenlerin her zaman yüzünün gülmediği bir sene olarak hatırlanacak. Ne var ki başarılı olmak için önce onu hak etmek gerektiğini düşünenlerin ve bu uğurda çalışanların yılmasına engel olacak birkaç güzel örneğin her şeye rağmen gerçekleşmesi, motivasyonunu kaybetmeye yüz tutmuş milyonlarca güzel oyun sevdalısı futbolseverin, bu tarz futbola ve emeğe olan inançlarını ayakta tutmasını sağladı.

Allah’a şükürler olsun ki bu güzel birkaç tane örnekten biri, tuttuğumuz takıma isabet etti. Sarı kırmızı renklerin şampiyonluk kutlamalarına ne kadar yakıştığına bir kere daha tanık olduk. Efendi bir şekilde, kimsenin mutsuzluğundan kendimize mutluluk payı çıkarmaksızın, bir haftadır kutlamayı sürdürüyoruz.


Her şampiyonluk hak edilmiş şampiyonluktur. Ama o kadar hak ettik ki bu şampiyonluğu, şampiyonluk kupasını “Kadıköy’de Fenerbahçe’nin elinden” kapıp getirdiğimiz düşüncesi bile aklıma fazla gelmiyor. Çünkü Galatasaraylılar olarak, bu süreçte, aklımız hep 34 haftalık ilk etabın sonucunda kaldı. Kafamız net bir şekilde, 9 puan farkla önde bitirip şampiyon olduğumuz düşüncesi üzerinden çalışıyor. Süper Final'de Fenerbahçe’yle “şampiyonluğumuzu hak ettiğimizi gösterme maçları” adı altında iki maç oynamışız gibi sanki.

Arena’da kaybettiğimiz maçta olsun, Kadıköy’deki son maçta olsun, karakter ve kalite olarak ne kadar üstün olduğumuzu gösterme şansına eriştik. Bu maçların ironisi, gereksiz de olsa, adaletin yerini bulacağı şekilde farkımızı kanıtlama şansını takımımıza bir kere daha sunmasıdır. Bu zevkli iki mücadele, “oyunu oynamama” fikrine sahip her türlü futbol öğesini umutsuzluğa sevk etti. Böylece kulübümüz bu anlamda Türk futbolunun geleceğine yönelik bir katkı sundu.


Futbol bu sene adaletsiz olabileceğinin bazı örneklerini sunsa da yurtdışında “kuralsız” olmadığı için, Galatasaray adına herhangi bir korku unsurunun ve stresinin Avrupa karşılaşmalarında yer almayacağını söyleyebiliriz. Aslında bunu söylemeye bile gerek yok, çünkü Galatasaray için Avrupa arenası her zaman yerli müsabakalardan daha rahat olmuştur. Bunun güzel olmaya çalışan futbolumuzu daha çeşitlendireceğini ve geliştireceğini tahmin edebiliyoruz. Yapmak istediklerimizi yerel ligde gösterdiğimizden daha fazla gösterebileceğimizi düşünüyoruz. CL'de Salı veya Çarşamba akşamı 21.45’te oynanacak bir Galatasaray maçına her Galatasaraylı'nın ne denli özlem duyduğunu, Fatih Hoca'nın "Allah kimseye gördüğünden daha aşağısını nasip etmesin." temennisi iyi açıklıyor.


Teknik olarak, yeni sezondan beklentim hücum çeşitliliklerindeki yükseliş, daha hızlı ve kaliteli pas yapmak ve takımın defansif olarak daha komple bir görüntü sergilemesi olacak. Şampiyon takımın üzerine yapılmış doğru transfer seçimleriyle pozitif gelişmelerin yaşanacağını düşünüyorum. Bu teknik detaylar halledilecekmiş izlenimini zaten veriyor. Fatih Hoca, yaşından mı yoksa tecrübesinden mi geldi bilmem, bu sezon üzerine giydiği olgunluk, sakinlik yeleğini giymeye devam ederse sorun yok. Umarım şampiyonluğun etkisiyle bu yeleği üzerinden atmaz. Tek temennim budur.

9 Kasım 2011 Çarşamba

Sezonun İlk Galatasaray Analizi

Galatasaray, milli takımın Hırvatistan’la oynayacağı maçlar dolayısıyla liglere verilen ara itibariyle, 10 hafta sonunda topladığı 18 puanla ligde 3. sırada yer alıyor.

Bugün gazetelerde “10. haftalar itibariyle, tarihimizin en kötü sezonunu olan geçen sezondan sadece 2 puan daha fazla topladığımızı” gösteren istatistikî bir bilgiye yer verilmiş. İstatistikler konusunda Sir Alex ile aynı fikirdeyim. Bu yazıda asıl görülmesi gerekeni göstermek niyetindeyim.

Galatasaray ile ilgili sezon başlamadan yazdığımız yazının başlığı, Galatasaray’ın sezon içerisinde uygulaması gereken ilk ve en önemli düşünceyi yeterince anlatıyordu. Okumayanlar veya hatırlamayanlar için tekrar hatırlatalım : “Florya’da Hâlihazırda bir La Masia Yok: Sağlam Defans”

Bu yazımızda özetle, süper ligde kısa süre içerisinde somut başarıyı elde etmeye çalışacak bu takımın, sıfırdan kurulması sebebiyle, topu kendisinde tutma süresinin çok fazla olamayacağı, birinci önceliğinin takım olarak savunma yapmayı öğrenmek olması gerektiği anlatılıyordu.

Kolay gol yemeyi bir alışkanlık haline getirip, kazanan kimliğini kaybetmiş bir takım için, kaybolmuş özgüveni takıma, camiaya ve taraftara geri kazandırmanın pratik ve kalıcı çözümünün iyi bir defans anlayışı yerleştirmek olacağı gün gibi ortadaydı.

Bu hedefi gerçekleştirmek için 3 tane adımdan bahsetmiştik. Bu adımların ne oranda gerçekleştiğinden ve üzerine ne koyulup ne koyulamadığından bahsederek bugün geldiğimiz noktayı açıklamaya çalışalım.


Birinci adım, yeterli fiziksel güçlendirmeydi. Yönetim ve teknik heyet bu konuda çok doğru bir adım attı ve profesyonel futbol takımı sporcu performansı alanında hizmet veren Athletes` Performance kuruluşu ile işbirliği içine girdi. Almanya milli takımı gibi dünyanın en iyi fizik gücüne sahip milli takımının da bu kurumla çalıştığı biliniyor. Kurum Adam Rotchstein adlı performans uzmanını da sürekli olarak Galatasaray için görevlendirdi.

Geçen senelerde fiziki olarak kötü olan Galatasaray takımlarının, kötü oynamadığı birçok maçı, maçın belli bir bölümünden sonra, fizik olarak geriye düştüğü için puan kaybederek kapattığını iyi hatırlıyoruz. Fiziksel yetersizlik sonucu oluşan sakatlıklar sebebiyle en az 2 sezon UEFA Avrupa Ligi’nde çeyrek final kapısından döndük.

Bu sezon boyunca bugüne kadar, fizik gücümüzün yetersiz olduğundan dolayı herhangi bir maçta defansif veya ofansif dezavantaj yaşadığımızı hatırlamıyorum. Üstüne, fizik gücümüz son haftalarda iyi bir kaliteye ulaştığı için, daha az gol pozisyonu vermeye başladık. Bursa maçında bitime az bir süre kala gol yememize rağmen, oyundan kopmayıp karşılık verdik ve maçı kazandık. Ayrıca Gaziantep maçında beraberliği yakalayana kadar, Gaziantep gibi iyi bir takımı 10 kişi olmamıza rağmen sahasına mahkûm ettik. Sakatlanan oyuncu sayısı 2 veya 3’ü geçmedi, Yekta dışında hiçbir oyuncu uzun sakatlık yaşamadı (Yekta’nın sakatlığı bir talihsizlik).

2. adım oyuncu tercihleriyle alakalıydı. Öncelikle, kaleye Taffarel, Mondragon ayarında bir kalecinin gerekli olduğunu belirtmiştik. Uruguay’la Copa America’da son derece konsantre ve kaliteli bir kaleci olduğunu gösteren Fernando Muslera’nın transferi yerinde bir hamle oldu. Burada, basının futboldan anlamayan ama tribündeki taraftar üzerinde etkili olan bazı yazarlarının lig başladığından beri Muslera hakkındaki negatif yorumlarının yanlışlığından bahsetmek gerekiyor. Kalecilerin kurtaramayacağı bazı vuruşların, pozisyonların başına geldiği (şanssızlığı), yan toplardaki mantıklı çıkışları, oyunu takip etmesi ve yüksek konsantrasyonu, topu hızlı ve olumlu kullanma ve penaltı kurtarma yeteneği göz ardı ediliyor. Bana, iyi bir futbol izleyicisi olarak yeterli güveni kesinlikle veriyor.

Takıma liderlik yapabilecek, topu oyuna iyi sokacak bir defans oyuncusu gerekliliğinden bahsetmiştik. Ujfa bu anlamda sanki Galatasaray için yaratılmış. Tecrübesi, top rakipteyken gösterdiği agresifliğe ters oranda top ayağındayken gösterdiği sakinlik ile, Galatasaray’ın son derece ihtiyacı olan bir defans profiliydi. Neill’la yan yana seyretmek isterdim.

Eboue Sabri’ye yerinin garanti olmadığını hissettirecek, ama eğer Fatih hoca onu asıl yeri olan sağbekte değerlendirirse. Doğru bir transfer olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, Eboue ve Sabri’nin sağbekten başka herhangi bir pozisyonda görev yapmalarını doğru bulmuyorum. Özellikle Sabri’nin iç orta saha oynayamayacağını göremeyen iki tecrübeli hoca Fatih Terim ve Hiddink’i eleştirmek istiyorum. Sabri top saklama özelliği olmayan, topu ayağından çıkartırken hızlı düşünemeyen, geniş alanda baskı yaparken faul yapmadan topu alamayan, ne savunmada ne de hücumda doğru yer tutamayan bir oyuncu. Bunun yanında, belki dünya üzerinde onun kadar hızlı hücuma çıkan 2. bir sağbek örneği olarak Maicon ve Dani Alves’i gösteririz. Çabukluğundan başka mevkide yararlanmak isteyen iki hocayı da anlıyorum ama ortasaha oyuncusu dengeli olmayı da bilmeli.

“Top kapmayı iyi bilen, çalışkan, fizik gücü yüksek ve tecrübeli bir ön libero ihtiyacı gözüküyor.” diye bir söylemde bulunmuştuk. Melo bu tanıma cuk diye oturan bir oyuncu. Taraftarla bütünleşmesi, bu takıma verebileceğinin maksimumunu vermeye çalışmasını sağlıyor.

Oyuncu tercihleri olarak, doğru tercihlerin yapılması, takım defansının seviyesinin yükselmesine direkt katkı sağladı. Ancak hala, Arda’nın satılmasıyla takımda oluşan boşluk doldurulamadı. Maçın sonucuna doğrudan etki edecek, hücum ederken sorumluluk almaktan kaçmayacak bir oyuncu eksiğimiz göze çarpıyor. Devre arasında mutlaka bu yönde bir tercih kullanılması gerekiyor.

3. adım taktik anlayış ile ilgiliydi. Fatih Terim Derwall’den başlayıp, Kalli ile bir üst seviyeye çıkan kulüpteki hücum presi kültürünü en ideal seviyeye çıkartmış bir hoca olarak, bu özelliği yeni inşa ettiği takıma da yavaş yavaş yerleştirmeye çalışıyor. Bugün belki göze çarpmasa da Barcelona, Man. United gibi takımlar top kazanmak için harcayacakları zaman ve enerjiyi, topu oynamak üzere kullanmak için topu kaptırdıkları yerde prese başlıyorlar.

Galatasaray, iyi bir fizik güçle Elmander’in önderdliğinde önde pres yaparak ve yardımlaşıp alan daraltarak, rakip takımların top kullanmasına izin vermemesi dolayısıyla bugün enteresan bir maç olan Gaziantep maçını bir kenara bırakırsak, ligde en az gol yiyen takım durumundadır, son 3 maçtır gol yemiyor.

Fatih Terim öncelikle defans anlayışını oturtmak istemekle, Galatasaray’daki 3. dönemine önemli bir adım atarak başladı. Takım kısa vadede belki sadece geçen sezondan sadece 2 puan önde ama uzun vadede kritik dönemlerde çok işine yarayacak önemli yetileri kazanmaya başladı. Bu yetiler belki hemen etkisini göstermez ama bir takımı uzun süreli ve kalıcı başarıya götürür. Asıl görülmesi gereken budur.

Fatih Terim zaten pozitif oyun oynatmayı seven bir hoca. Galatasaray’daki ilk döneminde oynattığı oyunu sadece “kaos futbolu” olarak tanımlayanlar, 17 Mayıs 2000’deki maçın tekrarını bir daha izlesinler. 120. dakikada 10 kişiyle ayağa oyun oynamaya çalışan bir takımdı Galatasaray. Bugünkü takımın öne doğru oynadığı futbol, daha iyi oyuncular geldikçe ve takım birbirini daha iyi tanıdıkça mutlaka gelişir. Bu konuda, kısa süre geçmesine rağmen, alınan sinyaller olumlu. Elmander gibi uzun bir forvetimiz olmasına rağmen, tüm oyuncuların Elmander’in ayağına oynamaya çalışmaları önemli bir göstergedir. Sanırım Galatasaray iyi yolda.

Bu yazının "ben demiştim" yazısı olarak anlaşılmasını istemem. Sadece doğru yolda olduğumuzu ve bunun beni heyecanlandırdığını belirtmek istedim.

5 Ağustos 2011 Cuma

Fatih Hoca Motivasyonu


“Büyük bir mucize olmazsa 2010 dünya kupası Türkiyesiz ve eksik oynanacak. Çünkü birçok takımdan güçlü ve yetenekli kadromuzla her turnuvaya renk katacağımızdan eminim. En azından Bosna’dan daha eğlenceli top oynuyoruz. Futbolcularımız Bosna maçında ellerinden geleni yapmaya çalıştılar, olmadı. Şanssızdık, top bizi sevmedi falan demek isterdim ama ne yazık ki o kadar basit değil. Biz bu gruptan çıkabilirdik. Biz Estonya gibi takımlara puan kaybettikçe, büyük maçları oynamaya takatimiz kalmıyor. Fatih Terim’in en önemli silahının ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Motivasyon. Fatih hoca gazla çalışan takımlar yaratıyor, her şey başta çok güzel işliyor, sonra tabiî ki yakıt çabuk bitiyor. Grup maçları savaş halinde geçtiği için, elemelere kaldığımızda takımın yarısı sakat, çeyreği cezalı, geri kalanı yorgun oluyor. Aynı senaryo Estonya maçında da gerçekleşti. Estonya bize iki gol attı. Neden? Çünkü rahat rahat oynayıp yenmek yerine, Fatih hoca çocuklara “çıkın!, yenin!, parçalayın!, fark atın!” motivasyonu yaptı. Üstüne bir de erkenden golü yiyince takımın yetenekli ayakları yorgun düştü. Bosna maçının 60. dakikasında Tuncay’ın, Emre’nin, Arda’nın yürüyecek hali kalmamıştı. Kalsa bile cezalı oldukları için gelecek maçlarda oynayamayacaklardı. Fatih hoca sakin olsa, kadroyu daha verimli kullansa, önündeki maçlar için daha düşünceli davransa, biz Estonya’yı güle oynaya yenerdik. Yıldızlarımızı yormadan, gider Bosna ile oynardık. Dünya kupası da Türkiye’den eksik kalmış olmazdı. Neyse, bir dahaki sefere!”

Yukarıda, eskilerde yazılmış bir paragraf var. Kolay kolay karşılaşılmayan Fatih Hoca eleştirilerinden birisidir. Şimdilik bu yazıyı bir kenara bırakırsak, Galatasaray-Liverpool maçını izlerken aklımdan geçenleri burada birleştirmek istiyorum.


Eskiden, Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi maçı olduğunda birkaç gün öncesinden heyecanlanmaya başlardım. Okulda, yolda, evde, yemek yerken, oyun oynarken, ders çalışırken ve hatta gece uykum bölünmüşken bile Çarşamba akşamı 21.45’te maçımızın olduğu aklımdan çıkmazdı. Etrafımda ne olursa olsun, 3–4 gün boyunca gündemimin birinci maddesi, Şampiyonlar liginde maç oynayacağımız olurdu. Inter ve Liverpool ile üst üste oynamak olunca, dostluk maçı da olsa hoşuma gitti. Ne var ki, maçlardan önce izleme isteği gelmedi bir türlü. İlk on dakikayı falan izlemeden geçirdim. Sonra TV’nin karşısına zorla da olsa geçtim. (Şike soruşturmasının bulandırdığı midelerimiz, futbola olan ilgimizi azaltıyor galiba.) Önce istemezliği şike soruşturmasına bağladım ama sonra hazırlık maçları ile ilgili bir türlü değişmeyen görüşüme verdim sebep ve sonuç ilişkisini.


Küçüklükten beri, hazırlık maçlarında iyi futbol oynamanın kimseye bir faydası olmadığını düşünürüm. Bu düşüncenin çıkış noktası tamamen gözleme dayalıdır. Ne zaman Avrupa’nın üçüncü, beşinci lig takımlarına üç-beş atsak, ilk ciddi maçımızda yenilirdik. Rakip kalitesi gittikçe yükselse de hazırlık maçında iyi futbol oynamanın faydasına inanmadım hiçbir zaman. Aksine kötü futbolun, eksiklerin, zayıflıklarının çok daha faydalı olacağına inanırım. Bir de işin motivasyon kısmı vardır. Son derece düz bir mantıkla hazırlık maçında oynanan iyi futbolun, gerçek rakipleri küçümsemeye yol açacağını, kötü futbolun, mağlubiyetin ise oyuncuların işi daha sıkı tutmasını sağlayacağına inanıyorum.

Söz konusu motivasyon olunca, Fatih hocanın olduğu yerde kimseye laf düşmez. Ama Liverpool maçını izlerken, Fatih hocanın bu gücünün bizi bir süre sonra zor durumda bırakabileceği geldi aklıma. Yukarıdaki eski paragraftan bahsetme sebebim de budur. Daha ligin başlamasına 1 ay var. Futbolcuların hazırlık maçında bile bu şevkle oynadığını görmek sevindirici ama bunun nereye kadar böyle gideceğini kestirmek kolay değil. Üçüncü, dördüncü haftada sakatlıklar başlarsa, kart sınırları zorlanmaya başlarsa durum aleyhimize dönüşecektir. Bu da zaten her zaman Fatih hocanın dezavantajı olmuştur.

31 Mayıs 2011 Salı

Fatih Hoca Beklere Yönel


İmparator, Grande Terim, Signore Terim… Benim için sadece Fatih Hoca. Türk Milli takımını ilk defa Avrupa Futbol Şampiyonasına taşıyan, Galatasaray’la Türk futbol tarihinin en parlak dönemini yaşayan, İtalya’ya gidip, Fiorentina’da çok sevilen, AC Milan gibi bir takımın başına geçen efsane isim. Yaşadığı bunca başarıdan sonra bir şekilde İtalya’dan ayrılıp tekrar Galatasaray’ın başına geçmiştir. Galatasaray’a en parlak zamanını yaşatan adam, daha da parlatamamış, aksine zor günler yaşatmıştır. Milli takımı şampiyonalara alıştıran adam, artık Avrupa’nın en iyi takımlarından sayılan Türkiye’yi Dünya Kupasına götürememiştir. Bu futbol toplumunu başarılara alıştıran da, daha sonra hayal kırıklığı yaşatan da kendisidir. Bu noktada “Ben ne yapsam kendim yaptım, siz karışamazsınız” dese yine haklıdır.






Bu konuda fazla bir beklentim yok ancak temennimiz, hızla yükselip hızla inen kariyer çizgisinin, Galatasaray’daki 3. döneminde çok daha yükseklere çıkmasıdır. Fatih Terim çalışmalarına çoktan başlamıştır ama Galatasaray’da acilen yapılması gereken değişiklikleri kendimce yazmak istiyorum.






Öncelikle, kazanan kimliğini kaybetmiş, kaybetmeye alışmış futbolcuların gönderilmesi gerekiyor. Biz taraftarların teknik bilgisi yeterli olmasa da hep aynı cümle içinde yan yana saydığımız Barış, Sarp, Ayhan, Balta gibi oyunculardan acilen kurtulmamız gerekiyor. Artık her taraftarın ağzına yapışan "yerli oyuncu kalitesini yükseltmeliyiz" gözden kaçırılmamalı, "Atila Turan, Jem Karacan, Nadir Çiftçi, Ömer Toprak..." gibi gurbetçilerin takıma katılması sağlanmalıdır. Dünya’nın en iyi defans oyuncusu bile olsa (ki asla değil) Servet Çetin’in bu takıma hem saha içinde hem saha dışında zarar verdiği ve bundan asla vazgeçmeyeceği göz ardı edilmemelidir.

Gerçekleşmesine ihtimal vermiyorum ama transfer bütçesinin büyük bir kısmının beklere harcanmasından yanayım. Takımın yıldız oyuncusu her zaman forvet veya orta sahadadır ama biz bu sefer bu unvanı bek oyuncularımızdan birine verelim. Şampiyonlar Ligi 1. torbasındaki takımlardan birinde sağ veya sol bek olarak oynayabilecek(oynayan) bir futbolcuyu, Avrupa Kupalarına katılamayan Galatasaray’a getirelim. Rakiplerimize “Ayranı yok içmeye…” diye başlayan deyimi kullandıracak kadar büyük bir isim olsun. Kısaca özetlemek gerekirse, 1. Torbadaki takımlardan birinin forvet oyuncusu bütçemizi aşar. (Drogba hayalimizdir) Ancak 2. torbadaki takımın forvetini alabiliyorsak, aynı bütçeyle 1. torbadakinin bek oyuncusunu alalım diyorum. Birinci sınıf bir bek oyuncusu, maliyeti aynı olmasına rağmen ikinci kalite hücum oyuncusundan daha fazla katkı sağlayacaktır.


Neden iyi, yetenekli bek?

Çünkü yetenekli bir bek takıma iki kişilik katkı yapabiliyor. Ayağı düzgün, hücumu seven, oyun bilgisi yüksek bir bek ile hücum aksiyonlarına ekstradan bir oyuncu dahil olmuş oluyor. Bu da bir oyuncunun boş kalması demek oluyor ve göze hoş gelen futbolun en önemli sonuçlardan biri, gol pozisyonu sayısını arttırıyor. Artık Roberto Carlos, Cafu, Javier Zanneti, yeni dönemden Dani Alves, Evra, Maicon örnekleri ayyuka çıktı ancak onlar dışında gözümüzün önünde Gökhan Gönül – Fenerbahçe, Ivan de Souza – Gaziantep, Mamadou Sakho – Paris Saintgermen, Taiwo – Marsilya, Srna – Shaktar Donestk, Coentrao – Benfica, Filipe – Atletico Madrid örnekleri de var. Bu arkadaşların ortak yaptığı şey; takımlarının hücum varyasyonlarına çeşitlilik, derinlik ve akıl katmaları. Bu sayede takımları maç başına 3-4 tane ekstra pozisyon buluyor ve gol sayıları otomatikman artıyor. Maç boyunca 40 kere bindirme yapıp 35 tane orta açan bekin takıma katkıdan çok zarar verdiğini, takımın hücum organizasyonun monotonlaştığını ve bunun sonucunda takımın önlem alınması kolay bir takıma dönüştüğünü unutmamalıyız. Korner çizgisine yakın bir yerde topla buluşan bir bekin tek seçeneği topu içeri doğru şişirmek değildir, orada yapacağı içeriye doğru yerden sert bir pas ya da orada atacağı kısa bir çalım takımını kolayca pozisyona sokabilir.

Fatih Hoca’nın 2000 ruhunu geri getirmeye çalışmak yerine Hakan Ünsal’ın, Ergün Penbe’nin, Fatih Akyel’in ve bir gurbetçi olarak Ümit Davala’nın özelliklerini hatırlamasını istiyoruz.

16 Eylül 2009 Çarşamba

Boşuna Yorulmayın


Süper yıldızlarla dolu kadroları görünce teknik direktörlerin işlerini çok kolaymış gibi görüyoruz. Oysa kadro ne kadar kaliteli olursa, başlarındaki teknik adamın onlardan daha kaliteli olması gerekir.

Bu aralar gündemde olan iki teknik adamdan örnek vermek istiyorum. Öncelikle geçen seneki performansını sergilemekte zorlanan Manchester United’ın 25 senelik SIR unvanlı menajeri Alex Ferguson’ın Beşiktaş maçına bakışından bahsedeceğim. Manchester’ın bulunduğu gruptan çıkamamak gibi bir endişesi yok. Kadro rotasyonu konusunda uzman olan Ferguson’un Beşiktaş maçından tek beklentisi futbolcularının fazla yorulmamasıydı. Bir senede 40-50 maç oynamak için sadece as oyuncuları yedek bekletmek yetmiyor. Göreceli olarak kolay sayılabilecek maçlarda herkesi oynatıp, maçtan önce “sakin olun, kendinizi yormayın, kart görmeyin “talimatı vererek de oyuncularınızı dinlendirebilirsiniz. Dikkat ettiyseniz, Beşiktaş orta sahası hücumdan dönen veya ileriye atılan serbest topları kontrol etmekte hiç zorlanmadı. Beşiktaş ileriye çıkarken yoğun bir orta saha baskısıyla karşılaşmadı. Geçen sene şampiyonlar ligi yarı finalinde orta sahada Arsenal’e 90 dakika boyunca adım attırmayan adamlar ile Beşiktaş karşısındaki orta saha aynı oyunculardan oluşuyordu. Yani Manchester kötü oynamadı; rahat oynadı. Onlar için beraberlik bile uygun bir sonuçtu, Scholes’un golü yeterli oldu. Ama bunun üstüne oynayacakları maçta takım yorgunluk falan hissetmeyecek, çatır çatır oynamaya devam edecekler.Manchester’ın bu durumu Beşiktaş için iyi bir fırsattı, olmadı. (Yusuf 5 yaş daha genç olsa veya Serdar Özkan daha tutarlı olsa Beşiktaş İnönü zaferlerine bir yenisini daha ekleyebilirdi.)

Büyük bir mucize olmazsa 2010 dünya kupası Türkiyesiz ve eksik oynanacak. Çünkü birçok takımdan güçlü ve yetenekli kadromuzla her turnuvaya renk katacağımızdan eminim. En azından Bosna’dan daha eğlenceli top oynuyoruz. Futbolcularımız Bosna maçında ellerinden geleni yapmaya çalıştılar, olmadı. Şanssızdık, top bizi sevmedi falan demek isterdim ama ne yazık ki o kadar basit değil. Biz bu gruptan çıkabilirdik. Biz Estonya gibi takımlara puan kaybettikçe, büyük maçları oynamaya takatimiz kalmıyor. Fatih Terim’in en önemli silahının ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Motivasyon. Fatih hoca gazla çalışan takımlar yaratıyor, her şey başta çok güzel işliyor, sonra tabiî ki yakıt çabuk bitiyor. Grup maçları savaş halinde geçtiği için, elemelere kaldığımızda takımın yarısı sakat, çeyreği cezalı, geri kalanı yorgun oluyor. Aynı senaryo Estonya maçında da gerçekleşti. Estonya bize iki gol attı. Neden? Çünkü rahat rahat oynayıp yenmek yerine, Fatih hoca çocuklara “çıkın!, yenin!, parçalayın!, fark atın!” motivasyonu yaptı. Üstüne bir de erkenden golü yiyince takımın yetenekli ayakları yorgun düştü. Bosna maçının 60. dakikasında Tuncay’ın, Emre’nin, Arda’nın yürüyecek hali kalmamıştı. Kalsa bile cezalı oldukları için gelecek maçlarda oynayamayacaklardı. Fatih hoca sakin olsa, kadroyu daha verimli kullansa, önündeki maçlar için daha düşünceli davransa, biz Estonya’yı güle oynaya yenerdik. Yıldızlarımızı yormadan, gider Bosna ile oynardık. Dünya kupası da Türkiye’den eksik kalmış olmazdı. Neyse, bir dahaki sefere!