barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
barcelona etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2012 Cuma

Güzel Arkadaşlık, Güzel Takım, Güzel Oyun


Güzel dostum Zekican Koğuş'tan gelen bu şahane yazıyı birkaç aksaklıktan dolayı yaklaşık bir aydır bekletiyoruz ama 10 yıllar da geçse değerinden hiçbir şey kaybetmez bence:

"Biraz önce 10 Nisan 2012 tarihinde oynanan Barcelona Getafe mücadelesini seyrettim. Mücadele demeyelim de şov diyelim aslında çünkü Barcelonalı futbolcular son zamanlarda aldıkları çok iyi skorlara rağmen eski Barcelona havasını kaybetmişti birkaç haftadır. En azından ben o havayı bulamıyordum. Şimdiki maçta ise tam BENİM Barcelona'mı gördüm. Kişilik yoksunu diye kızılan Busquets'in bile böyle harika bir maç çıkartacağını bilmiyordum açıkçası. Xavi-Messi-Iniesta üçlüsünün harika pasları, havadan direk ayağa paslarla tam bir pozisyon canavarı Barcelona izledik. Sonucu ne olursa olsun ben bu Barcelona'yı izlerim desteklerim. Bunun sonucunu aslında bu seneki sakatlıklar, stoper yokluğu (benim için Puyol'un geçen sene ve bu sene bir süre sakatlık yaşaması) ve takımdaki arkadaşlığın henüz oturmamış olmasına bağlayabiliriz ama ben takımın sonuç ne olursa olsun ruhunu geri kazandığını bu maçta gördüm. Birbirinden güzel dört gol, onlarca kaleye şut gördük ancak yine de bir Villa çok daha güzel dururdu diyorum kendi kendime. Barcelona demişken kimse yanlış anlamasın İngiliz futboluna ya da diğer liglere lafım yok benimki biraz blog sahipleriyle arkadaşlığımızın pekişmesi olarak biraz da İngiliz futbolunda fizik gücü ve teknik ön plandayken zekanın futbolcuda değil de teknik direktörde olması durumu. İngiliz ligine çocukluktan beri ilgi duymadım. Özellikle İspanyol futbolu biraz daha iyi geldi bana -arkadaşlarla en son konuşmamızda da geçtiği gibi stoperler biraz daha gelişse daha güzel olabilirdi.


İşte benim de Barcelona ile ilgili beğendiğim olay pozisyon bolluğu ve futbolcu zekasının ön plana çıkıp, yıllar süren arkadaşlığın ve tecrübenin bir ürünü olarak her maçın pozisyon zengini olması ile film gibi geçen bir doksan dakika izlememiz. Önceden de belirttiğimiz gibi kendi yarı alanında yaptığı pasları rakip yarı alanda da yapan bir Barcelona izledik. Bunun hakkında daha detaylı yazabilirim ilerleyen zamanlarda ama şimdi konumuz çok daha ciddi.


Geçen gün bir şekilde birkaç eksikle bir takım toplayarak yenmeyi çok sevdiğimiz bir grup arkadaşla maç yaptık. Biz genel olarak pozisyon zengini takım oluruz çünkü sahada çoğalmayı becerebilen, aklıyla ve zekasıyla oynayan bir takımızdır. Buna takımdaki eski dostumun zekasını ve forvetteki arkadaşımızın becerisini de eklersek en iyi olmasak da futbol oyununa hizmet ettiğimiz için çok mutlu bir takımızdır.

Geçen günkü maçta uzun bir süredir futbol oynamamanın verdiği çömezlik, takıma alışmamış arkadaşların ilk maç sendromu ve bizim takımımızda olması gereken panterin karşı takıma gitmiş olması nedeniyle uzun zamandır alışık olduğumuz skorun tersini gerçekleştirerek büyük bir farkla yenildik. Burada oturup maç analizi yapmayacağım. Benim analiz edeceğim şey bizim oyunumuzun felsefesi.

Biz bu takıma karşı çok zor şartlarda çok büyük farklar aldığımız zamanlarda hep şunu bilerek oynadık: “Yanımda bir arkadaşım benimle birlikte” hücumda olsun savunmada olsun hep kendimizden çok emin bir şekilde oynadık. Kalecimiz -ayıptır söylemesi- kaleyi boşaltıp her maç bir gol atmayı alışkanlık haline getirdiğinde bile biliyordu ki biz onun açığını kapatırdık. Bizim oyun anlayışımız zekamıza ve arkadaşlığımıza dayanıyordu. Çok iyi futbolcular olmasak da etrafta insanların izlediği, ısınan diğer arkadaşların izlerken zevk aldığı bir oyun anlayışı içinde olmanın güzelliğiyle oynadık. Galip geldiğimizde bu şekilde galip geldik, yenildiğimizde ise yine bu şekilde karşı takımı tebrik ettik. Ama en başta oynadığımız oyundan zevk aldık. Şimdiye kadar hiç kavga etmedik, bağrışmadık. Karşı takımda bir kendini bilmez olduğunda hep birlik olarak ona yaptığının yanlış olduğunu anlattık, hiçbir zaman ayrılmadık ve hep düşünerek oynadık. Şu anda takımımızı toparlamaya imkanı olan arkadaşlar da bu felsefeden ayrılmayacak arkadaşlardır. İşte güzel arkadaşlık, bu şekilde güzel oyuna dönüştü. 


Son maçta rakip takımın kalesini koruyan panterimiz, inanılmaz bir şekilde her pozisyonda yüksek zekasıyla oynayabilen İmpo'ya; savunmada markaj, ileride adam eksiltme görevini alıştıktan sonra harika yapıp skoru toparlayan Joyous'a; orta sahada iki yönlü oynayan bana ve uzun bir sakatlık sürecinden sonra çektiğim şutlarıma; forvette Ibrahimovic'in abartısız Türk modeli olan Hüsnü arkadaşımıza ve her yerden çıkma özelliğine sahip Arif'e inanılmaz bir dayanıklılık göstermiş ve kalesini gole kapatmıştır. Kalecilik yaparken her zaman savunduğum bir şey vardır ki “Atağın sonu kaleciye dayanırsa ve kaleci bu atağı engellerse maç skoruna etki eder.” Bu tezimi bir kez daha doğrulamış olmama neden olan güzel arkadaşım Ege(panter), aslında gereği olmamasına rağmen bunu bizim kafamıza vura vura anlatmıştır. 

Adam paylaşmada ve adam eksiltmede problem yaşayan, böylece sahanın her tarafına yayılamayan takımımız yine de yüksek kondisyon ve fizik gücüne sahip rakibin futbol oyununa hizmet etmesine izin vermemiştir. Bu da yine hepimizin güzel arkadaş olup zekamızla oynamamızla mümkün olmuştur. 

İmpo'nun harika çalımlarını yine büyük bir zevkle izlerken Hüsnü'nün defansı perişan edip bir türlü o topu içeri sokamamasını ve çektiğim her şutu tutan – ki kalecinin iyisi her topu çelen değil her topu tutandır – Ege'nin harika kurtarışlarını izlerken ben yenildiğim oyundan bile zevk aldım. Evet yenilmek kötü, bu şekilde olmamalı, ama güzel futbol buna değer. Maçtaki anılarınız sadece sizin yaptığınız güzel hareketlerse, golü yedikten sonra rakip takımı şortunun içine kadar terletip tamamını çalıma dizmişseniz; gol sadece kalenin iki direği arasında kalan kısma topu sokmadır. Bir topunuz savunmadan dönmediyse, maçtaki en güzel çalımları siz attıysanız (hatta karşı takımın o skorda bile size çalım atmasına fırsat vermediyseniz), rakip defansı bakkala kasaba ve şarküteriye göndermişseniz bana göre bu eğlencedir. Bize de yenilsek bile bu kadar eğlenmemize fırsat veren rakip takım oyuncularını tebrik etmek düşer. 


İşte bu da bizim Barcelona'nın futbolunu neden sevip neden pozisyon zengini bir futbol anlayışını savunduğumuzu açıklar. Her zaman yenilerin hoş karşılanıp verebileceklerinin en iyisini verdikleri güzel arkadaşlık, skordan önce oynadığı oyundan zevk alan güzel takım ve karşı takımı çalımlarla süsleyip atılan gollerden önce paslardan, şutlardan, çalımlardan bahsedilen bir güzel oyundu bizimkisi; Barcelona tarzında oynamaya çalışılan. Her oyunda bu kadar güzel anılar yaşamamız dileği ile."

2 Haziran 2011 Perşembe

Alex Ferguson’un İşine Karışan Taş Olur Taş


Cumartesi gecesi Şampiyonlar Ligi tarihinin en güzel finallerinden birine tanık olduk. Barcelona hiç tahmin etmediğimiz(!) şekilde maçı baştan sona domine eden taraftı. Çok güzel paslaşmalar, alıştığımız slalomlar ve içimizden “Bu gol olsun” diye geçen ataklar bize doyumsuz bir final heyecanı yaşattı. İlk önce Barcelona’yı tebrik etmemiz gerek. Bu kadar güzel bir kurgunun (altyapı ve üstyapı yönetiminin) sürekli ve sonuna kadar hak ederek kupalara ulaşması bazı endüstriyel futbol tutkunlarına en temiz mesaj oluyor. Futbolda başarı kazanmanın tek yolunun sağlam bir savunma olmadığını bütün dünyaya kanıtlıyorlar. Biz, güzel futbol tutkunlarına, her sene bir koz veriyorlar. Van Der Sar’ın dediği gibi: “Elbette kaybetmek acı veriyor ama onlar inanılmaz güzel bir şekilde kazandılar. Eğer siz oynuyorsanız ve rakip arkaya yaslanmış bir şekilde beklerken, topun şans eseri bir şekilde kalenize girmesiyle kaybediyorsanız bu elbette çok kötü bir şey. Ancak Barça hemen herkesin izlemekten keyif alacağı bir şekilde oynayıp kazanıyor.”


Her ne kadar teknik direktörü topa tutulsa da Manchester United’a da teşekkürü bir borç biliyoruz. Barcelona’ya karşı rezil olma korkusu yüzünden çoğu kez rakip teknik direktörlerin maça 9-10 defansif oyuncuyla başladığını görüyoruz. Alex Ferguson’un ise bu düşünceyi bir kere bile aklından geçirmediğini, çıkardığı onbir ile gördük. Yorumcularsa bu cesareti övecekleri yerde, Alex Ferguson’u yenilginin baş sorumlusu olarak gösterdiler. “Bu kadar ofansif oyuncuyla çıkılır mıymış, 40 yaşındaki Giggs’in ilk onbirde ne işi varmış, Hernandez’in yerine biraz daha defansif bir oyuncu bulamaz mıymış?” Utanmasalar “Futbol zevkimizin içine niye etmedin?” diye soracaklar.


İlk önce şunu belirtmeliyim ki; bir teknik direktörün bizim düşündüğümüzü yüz kere kafasından geçirdiğini, bir sürü faktörü hesaba katarak takım tertibini belirlediğini artık şu kalın kafalarımıza sokalım. Hele ki o teknik direktörün unvanı SIR ise konuşmadan önce bir kez daha düşünelim. Alex Ferguson’un tercihleri arasında en çok eleştirilenlerden biri Ji-Sung Park’tı. Benim dışarıdan gözlemlediğim kadarı ile Alex Ferguson her büyük maç öncesi zaten ilk önce Ji-Sung Park’ı yazıyor. Belki onun çalışkanlığına, topsuz koşularına güveniyordur. Haklı çıktığını da neredeyse her Manchester – Arsenal ve her Manchester – Chelsea maçında attığı gollerde görüyoruz. Valencia tercihine de saygı duymamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Valencia geldiği günden beri defansif yönünü her geçen gün geliştirdi. Dikkatli takip ederseniz, Valencia çoğu pozisyonda sağ beke dönüşüyor ve oradan geçit vermiyor. Hatta Alex Ferguson onu artık maçların belirli bölümlerinde tek sağ savunmacı olarak oynatıyor. Hernandez tercihini de çok eleştiren oldu. Hernandez Barcelona maçı öncesinde takımın en formda oyuncusuydu. Düzgün gol vuruşları, hızı, defansın arkasına kolay sızması onu çok tehlikeli bir silah haline getirdi. Alex Ferguson’da Rooney’e daha defansif bir görev vererek Hernandez’i önde oynatmayı düşünmüştür. Bu faktörleri göz önüne aldığımda Feguson’un pek de haksız olduğunu düşünmüyorum.


Son olarak ise Giggs gibi bir futbol efsanesine saygı göstermeyenleri gördüm ve bir futbol tutkunu olarak çok üzüldüm. “Giggs çok yaşlı, temposu bu maçı kaldıracak düzeyde değildi”. Bunu söyleyen arkadaşlar bu sene ya hiç Manchester maçı seyretmemişler ya da konsantrasyon problemi yaşıyorlar. Giggs bu sene Manchester United’ın açık ara en iyi performans gösteren oyuncusuydu. O arkadaşlara bu seneki Şampiyonlar Ligi maçlarından herhangi birini izlemelerini öneriyorum. Ondan sonra Giggs konusunu bir daha tartışalım. Ayrıca bir teknik adamın onbirini belirlerken sadece teknik-taktik detaylara bakmadığını düşünüyorum. Bir futbolcu bazen özverisiyle, bazen tecrübesiyle, bazen liderliğiyle, bazen performansıyla o formayı sırtına geçirir ve Giggs tercihinde bunların hepsinden biraz vardır.


Burada Alex Ferguson’un eleştirilmez olduğunu söylemeye çalışmıyorum. Kendinde bu hakkı gören yine eleştirsin, hatta çiğnediği sakızla dalga geçsin. Ancak ben kendimde bu hakkı görmüyorum. Man Utd’ın Barca karşısında oynadığı oyun, diziliş, kadro hakkında hepimizin ayrı bir görüşü olabilir. Benim, ikiz kardeşimin, kahvedeki Murat Abi’nin, Hammudi’nin, Fener’li İbo’nun, Manchester Utd. taraftarı Hintli amca’nın, Guardiola’nın, Xavi’nin, C.Ronaldo’nun bu konu hakkında farklı farklı görüşleri, tahminleri vardır. Sir Alex ise bu fikirlerin hepsini tek tek, bizden önce düşünmüştür. Her ihtimali tek tek ele almadığını iddia eden var mı? Bizim aklımıza maç esnasında gelenleri, bu adam iki hafta önceden tartmış, üstüne senin, benim aklıma gelmeyeni eklemiş, kırk senelik tecrübesini de katmıştır.


Aslında bu Sadece Sir Alex için değil, tüm teknik direktörler için geçerli değil midir? Çok merak ediyorum, Hani biz hep atıp tutuyoruz ya, iyi güzel de, bizim TV başında otururken bildiğimiz şeyi nasıl olur da saha kenarında bekleyen adam bilmez? Tek isteğim, bir teknik direktörü eleştirmeden önce, onun bu konuyu (mesleği olan konuyu) sizden evvel düşünüp düşünmediğini aklınızda tartmanızdır. Eğer o adamın, sizden önce bunu düşünmediğine eminseniz, buyurun anlatın, biz dinleriz.

18 Şubat 2011 Cuma

El-Romantico ve Henry

Ben hakem olsam, Arsenal-Barcelona maçına olan saygımdan, sahaya takım elbiseyle çıkarım. Şampiyonlar Ligi Finali, Dünya kupası finali, El-Clasico gibi dev maçların yanında, bu maç da futbol romantikleri için bir doruk noktasıdır.


İzlemesi pek bir keyifli ama bir Arsenal taraftarı olarak, her sene Barcelona ile karşılaşmanın bizi Şampiyonlar Ligi kupası hedefinden biraz uzaklaştıracağını itiraf etmek lazım. Topa sahipken en iyi kullanan iki ekipten bir tanesi, aynı zamanda dünyanın topu en iyi geri alan takımlarından birisi olduğu için, haliyle tura daha yakın duruyor. Neyse ki Londra’daki ilk maçta Arsenal, geçen seneki maçlara nazaran topu kazanma ve kaybetmeme konusunda daha fazla direnç gösterdi. Bunda Koscielny’nin sevindiren futbolu, Wilshere’in maçın adamı unvanını sonuna kadar hak eden harika performansı kadar, Messi’nin “insan” gibi oynamasının da katkısı olduğunu söyleyebiliriz. Guardiola’nın David Villa yerine Keita’yı oyuna sürdüğü 68. dakikada Arsene Wenger’in Song’u çıkarıp Arshavin’i alması da günümüz Barcelonasına karşı yapılmış en cesurca hareket olarak tarihe geçecektir. İlk maç hakkında daha fazla karalayıp büyüyü bozmak istemiyor, heyecanla ikinci maçı bekliyorum. “İyi oynayan kazansın” cümlesini adetten değil, cân-ı gönülden kullananlardan olduğumuz için de bu maçta skor ne yazarsa yazsın, kazananın futbol olacağından şüphem olmadığını belirtmek istiyorum.


Etrafımdaki herkesin bir şekilde Arsenal’e sempati duyduğunu, Barcelona’ya saygı gösterdiğini, bu sebeplerle maça epeyce ehemmiyet verildiğini görmek beni sevindirdi. Az buçuk futbolla ilgilenen herkes, bu maçın diğerlerinden âlâ olduğunun farkında. Fenerbahçe-Galatasaray maçına burun kıvıran arkadaşlarımın Arsenal-Barcelona maçı için bir gün önceden hazırlık yaptıklarını görmek sevindirici. Güzel futbolun değerini bilenlerin sayısı artıyor.

Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur derler ya, uzun süredir Thierry Henry hakkında bir şey duymuyor, okumuyoruz. Amerikalarda olduğu için, haliyle izleyemiyoruz da kendisini. Yukarıdaki satırları yazarken, masamda duran Henry oyuncağını görünce bir anda aklıma geldi. Acaba Henry bu maçı nerde izledi. Emirates’e gelse, kameralar onu yakalardı diye düşünüyorum. 2006’daki final maçında Arsenal forması vardı üstünde. Geçen seneki eşleşmede ise Barcelona formasıyla sonradan girmişti oyuna. Amerika’da maçlara metroyla gidebilecek kadar az tanınan Henry, akşamki maçı ise muhtemelen evinde izlemiştir. Futbola en az değer verilen yerde, maçın değerini kimsenin bilmeyişine üzülmüştür umarım. Etrafımdaki hiç kimsenin Arsenal-Barcelona eşleşmesini umursamadığını görmek benim için üzücü olurdu. Sonuçta bu keyfi birileriyle paylaşmak ister insan. En sevdiğim futbolcunun, kariyerinin son yıllarını, futbolla hiçbir alakası olmayan bir ülkede geçirdiğini düşününce rahatsız oluyorum ben. New York’da yaşamak, çuvalla para kazanmak kulağa çok hoş geliyor olabilir, ancak bunlar 34 değil 39 yaşındayken de yapılabilir. Umarım gelecek sezonun başında Henry’nin aklı başına gelir de onu son bir sezon daha, gerçekten futbol oynanan bir ülkede izleme şansı buluruz.

28 Ocak 2011 Cuma

Bir Messi Rüyası

Artık futbolla ne kadar kafayı bozmuşsam, geçen gün rüyamda Lionel Messi'yi gördüm. İnsan Peygamberleri görür, Atatatürk’ü görür, ben de bu kafayla maksimumumu gördüm. Messi bizim okula gelmiş. Final döneminin son günleri falan herhalde, kimse yok okulda. Görür görmez Messi'yi, bizim eve davet ediyorum. Bütün kuzenler toplanıyoruz. Messi aşırı sıcakkanlı; hemen kaynaşıyoruz. Saatler boyunca futbol sohbeti yapıyoruz. Playstation oynuyoruz, Messi'nin de Fifa'cı olduğunu öğreniyoruz(C.Ronaldo kesin PES oynuyordur). Keyfimiz yerinde yani. Ha, bir de Messi’den halı saha maçı sözü alıyoruz. Tam ayrılırken Messi'ye bir de öneri götürüyorum: "Sana maçta tekme atan olursa bize havale et, farklı yöntemlerle onu topluma kazandırırız." O da bizi Barcelona maçlarına davet ediyor. "İstiyorsanız kombine ayarlayayım size" diyor. Galiba o birkaç saniyelik rüyada dünyanın en mutlu adamı ben oluyorum.


Messi'ye verilen "FIFA Yılın Futbolcusu" ödülü üzerine birkaç haftadır çok yorum yapıldı. Bu rüyayı da bu yorumların etkisinde kalarak görmüş olabilirim. Çoğunuz duymuşsunuz veya okumuşsunuzdur: "Messi bu ödülü hak etmiyor. Şampiyonlar ligi kupasını da, Dünya kupasını da kazanan kadronun içinde yoktu" "Messi Barcelona'yı da, Arjantin'i de uluslararası kupalara taşıyamadı. Bu ödülü Sneijder almalıydı" "Eğer bu ödül dünyadaki en yetenekli oyuncuya veriliyorsa kabul edebiliriz ama en başarılıya veriliyorsa Messi'nin alması haksızlık" . Bu yorumların bazı doğru noktaları olabilir. Ancak bu ödülü alacak kişiyi kendimize göre tayin edeceksek bile bir detayı gözden kaçırmamalıyız. Bu ödül 1 Ağustos 2009'dan 12 Temmuz 2010'a kadar en iyi performansı gösterene değil, 1 Ocak 2010'dan 31 Aralık 2010'a kadar en iyi performansı gösterene verilecek. Yani çoğu arkadaşım Messi'nin o ödülü hak etmediğine karar verirken 2010-2011 sezonunun ilk yarısını göz ardı ediyor. Sneijder'in, Forlan'ın, Robben'in Ağustos'tan Aralık sonuna kadarki performanslarının iyi olmadığını hatta bunlardan Hollandalı olanların, beklenilenin çok altında kaldığını ve sakatlık sorunları yaşadıklarını unutuyorlar. Benzer şekilde İniesta'nın bu ödülü hak ettiğini düşünenler de İniesta'nın Ocak, Şubat, Mart, Nisan aylarında takımını yalnız bıraktığını hatırlamalılar.

Açıkçası ben de Xavi'nin gerek Dünya Kupası'nda gösterdiği performans gerekse ligde ve Şampiyonlar Ligi'nde gösterdiği performans ile bu ödülü almasını isterdim. Ama Messi ödülü aldı diye "hak etmeyen biri aldı" diyemem. Şöyle üç saniye gözlerinizi kapatın ve düşünün. 2010'da futbolda kim damga vurdu diye. Benim aklıma gelen 3 isim var Mourinho, Messi ve Xavi. 2010 senesinde güzel futbol izlediğim çoğu maçın altında Lionel Messi imzası var; Arsenal-Barcelona şampiyonlar ligi maçları, 5-0'lık Barcelona-Real Madrid maçı, Barcelona'nın ligde oynadığı neredeyse bütün maçlar. Bu Messi dediğimiz arkadaş istatistiksel olarak rekorları altüst etmiş vaziyette. 2010'da 54 resmi maçta tam 56 gol atmış ve (tam rakamını bilmiyorum ama) 30 küsur asist yapmış. Bu rakamlar menajerlik oyunlarımızda bile Toledo'dan, Todorov'dan, Tsigalko'dan beklediğimiz rakamlar değil.

Ayrıca bazı arkadaşlarım da bu ödülü kendi potansiyelini ve performansını en çok zorlayan oyuncunun almasını istiyorlar. Bir nevi NBA'deki “En çok gelişme kaydeden oyuncu (MIP)” ödülü gibi görüyorlar. Ama FIFA'nın verdiği ödül “MIP” ödülüyle kıyaslanamaz. Sadece “En değerli oyuncu (MVP)” ödülüyle kıyaslanabilir.

Aslında böyle 20–30 yılda bir gelen “rüya” gibi bir yıldızı bulmuşken tadını çıkaracağımıza onu gereksiz tartışmaların içine çekmeye çalışmamız bana çok garip geliyor. Hatta bu saçma tartışmaları körükleyen insanların başarısızlığı hazmedemeyen Mourinho ile bir çıkar ilişkisi içinde olabileceği fikri aklıma gelmiyor değil. Biraz büyük bir komplo oldu ama Mourinho'nun aklından bu tür tilkilerin geçmeyeceğini kim iddia edebilir?