taktik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
taktik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Aralık 2012 Perşembe

Analiz: Galatasaray vs Fenerbahçe

Galatasaray şampiyonlukla tamamladığı geçen sezon Fenerbahçe'yle Arena'da 2 kez karşılaştı ve bu maçlarda bir galibiyet ve bir mağlubiyet aldı.

Her iki maçın da birbiriyle örtüşen birçok yanı var. Birbirlerinden ayrıldığı yanları da var. Hem bunları hem de Galatasaray ve Fenerbahçe'nin bu sene değişen kadrolarını, saha içi görüntülerini ve sistemlerini beraber değerlendirip, Pazar günkü derbi için öngörülerde bulunmaya çalışacağız.

Galatasaray'ın geçen sene Arena'da 3-1 kazandığı maçın öncesinde ofansif anlamda belli sıkıntıları vardı. Ama, Eboue'nin sağ beke, Semih'in de Ujfalusi'nin yanına geçmesiyle takım defansif problemlerini minimize etmeyi başarmıştı. Yine Fatih hoca derbiden bir hafta öncesindeki Gençlerbirliği maçında as oyunculardan çoğunu rotasyona sokarak oyunculara yaklaşık 10 günlük dinlenme fırsatı sağlamıştı. Takım o derbiye mental, fiziksel ve taktiksel olarak uzun sürede hazırlanma şansı yakalamıştı.

Topun rakipte olacağı süreler için herhangi bir dezavantajla maça girmemesinin yanı sıra, taktiksel olarak çalışılmış düzgün saha içi parselasyonundan ve taraftardan gücünü alan pres anlayışını ortaya koyarak maça başladı Galatasaray. Bu prese karşı Aykut Kocaman'ın başlattığı 11'de tek çözüm Emre Belözoğlu'nun sakin kalıp oyunu kurması olabilirdi. Alex tek forvet oynamasının sonucu olarak, bu pas rotasyonuna hiç katılamadı. Galatasaray sürekli top kazanıyor ve kaptırılan tüm toplar, Fenerbahçe kalesinde pozisyona dönüşüyordu. Fenerbahçe, üç tane merkez ortasaha oyuncusu (Selçuk, Cristian, Emre) oynatmasına rağmen ortasahayı kontrol edemedi, çünkü Galatasaray topu her kazandığında baskı biraz daha arttı ve ortasaha oyuncuları kendilerini geriye atmak mecburiyetinde kaldılar.

Ofansif kimliği tam oturmamasına rağmen, top saklamayı becerebilen oyuncuları, Kazım'ın bütün hava toplarında Fenerbahçe ortasahasına kurduğu üstünlük ve pas yüzdesi yüksek oyuncuları sayesinde, Galatasaray göze hoş gelen bir oyun sergiledi. Sonuçta rakibine karşı ezici bir üstünlük kurdu ve maçı kazandı.

Galatasaray, Süper Final'de yenildiği maçta ise benzer üstünlüğü ilk golü kalesinde gördükten sonra kurmayı başardı. Bu maçta diğer maçtan farklı olarak, sarı kırmızılılar daha çok top kendisinde olduğu zamanlar içerisindeki anlayışıyla baskı kurmayı becermek niyetindeydi. Kapılan toplardan çok, organize bir şekilde sakin kalarak oyun oynamayı istedi. Tabiki Fenerbahçe'nin ilk maça oranla bu maçta kazanmaya daha çok mecbur olması ve ilk golü atması, ilk maçtan farklı olarak yediği presle kontra ataklara hiç maruz kalmamasını sağladı. Geçen seneki Fenerbahçe kadrosunun kalitesi, belli bir kalitesi olan ve hergün üstüne koyan Galatasaray'a karşı derbi kazanmak için yeterli değildi. Galatasaray bunu  özellikle ikinci yarıda golü atana kadar gösterdi. Topu Fenerbahçe'ye hiç vermedi. Ama futbolda bazen mağlup olmanın nedeninin olmadığı da oluyor. (Bu maçtan bir gece önce Barcelona da aynı şekilde R.Madrid'e yenilmişti.)

Bu sene iki takım da kadrolarını kalite olarak CL seviyesine çekmek istedi. Geçen seneye göre taktiksel, fiziksel ve mental anlamda farklı noktalara geldiler.

Öncelikle, top rakipteyken her iki takımın neler yapabileceğini değerlendirelim. Galatasaray bu sezonla geçen sezonki maç trafiği benzer olsa da farklı kulvarlarda, daha yüksek konsantrasyonlar yaşadığı çin, sezon öncesi düşünüp bugün olmak istediği fiziksel güçte değil. Yine de mücadele gücünü ortaya koyması beklenen bazı oyuncuları, bu hafta dinlenme fırsatı yakaladı. Burak, Umut, Melo ve Selçuk'un fiziksel olarak maça iyi hazırlandığını düşünüyorum. Fenerbahçe'nin ise koşu gücünün geçen seneye oranla daha ileride olduğunu görüyoruz. Mücadele gücü ve sertliğe cevap verebilen karakterde Kuyt, Topal gibi oyuncular bu anlamda takımı üste çekti. Bu nedenle önümüzdeki maçta ikili mücadelerde topu kapma üstünlüğünün geçen sene olduğu gibi Galatasaray lehine o kadar bariz olacağını düşünmüyorum. Bu fikir, kaptırılan toplarda geçen sene Fenerbahçe'nin maruz kaldığı ani ataklara, Galatasaray'ın da bu sene maruz kalabileceğini gösteriyor.

Yine de Galatasaray'ın sistemli bir şekilde pres uyguladığında, Fenerbahçe'nin topu oyuna sokma sıkıntısı olan oyuncularına karşı önemli bir tehdit yaratacağı aşikar. Bu presin uygulandığı anlarda golü olabildiğince erken bulabilmek, Galatasaray adına geçen seneye göre bu sene daha önemli olacaktır. Çünkü skor berabereyken oyunu sürekli forse etmek Galatasaray için bu sene, bu fiziksel şartlarda zor olabilir.

Defansif olarak, her iki takım da saha içi parselasyonu olarak rakiplerine oynama imkanı veriyorlar. Galatasaray CL'den gördüğümüz kadarıyla böylesi yüksek konsantrasyonda defansif olarak daha kompakt oynamaya çalışıyor. Özellikle Hamit'in ve oynayacaksa Amrabat'ın mücadele kalitelerinin sonuca etki edeceğini düşünüyorum. Hem Hasan Ali hem de Gökhan Gönül bu sene kanat hücumu olarak Fenerbahçe'yi daha aktif kılıyor ve savunulmaları daha fazla dikkat gerektiriyor. Fenerbahçe ise Emre'nin yokluğunda rakibe kendi ceza sahasına gelene kadar daha çok imkan sağlıyor ama pozisyonları daha riskli hale gelmeden önleme alışkanlığı kazanmış durumdalar.

Galatasaray'ın ofansif anlamda temel problemi, "forvet oyuncularının oyun içi katkısının çok az olması" olarak gözüküyor. Burak bu eksikliğini giderme yolunda olmasına rağmen, koşu yapma veya top alma kararı vereceği anlarda doğru tercih sayısı son derece az, Umut zaten oyun görüşü nispeten sınırlı bir oyuncu. Bu yüzden Umut ve Burak oynadığında, Galatasaray maç içinde zaman zaman çıkmaza giriyor. İki forvet de pas oyununa yardım etme insiyatifini alırlarsa, orta saha oyuncularına da gol şansı doğabilir. Bu haftaki taktik antremanlarda bu konu üzerine yoğunlaşılacağını düşünüyorum. Riera'nın tecrübesi ve aklıyla, Manu maçında olduğu gibi maçın adamı olma ihtimalini yüksek görüyorum. Hamit, Selçuk ve Melo'nun özel bir baskı yememeleri halinde öne doğru kaliteli bir oyun oynamalarını bekliyorum.

Fenerbahçeli oyuncular sakin oynamak adına yavaş pas yapmaya devam ettiği sürece, eksik olarak yakalanmamış Galatasaray savunmasını bozmak onlar için zor olacaktır. Kanatlardan Sow'u, Cristian'ı ve Kuyt'ı beslemek, Meireles'i kaleyi karşısına alabileceği pozisyonlara sokmak ve duran toplardan golü bulmak istemeleri muhtemel atak planları olacaktır. Bence kaptıkları toplarla daha hızlı hücum yapmayı denemeleri ve bunun üzerine çalışmaları gerekiyor. Özellikle kanat akınlarını, Eboue'nin değil de daha çok Riera'nın kanadından gerçekleştirmek, sarı lacivertliler için daha avantajlı olacaktır. Çünkü Eboue geçen seneden hem ofansif hem de defansif olarak Fenerbahçe'ye psikolojik üstünlüğü sağlamış durumda ve konsantre olduğunda hata yapma oranı çok düşük.


İki takımın kadrolarında 21 kişinin belli olduğunu düşünüyorum.

Galatasaray: Muslera - Eboue Semih Dany Riera - Hamit Selçuk Melo X - Burak Umut

Fenerbahçe: Volkan - Gökhan Bekir Yobo Hasan Ali- Kuyt Meireles Topal Cristian Caner - Sow

Galatasaray'da solda Amrabat veya Yekta olacak. Her iki tercihin de takıma katacağı farklı şeyler var. Amrabat şimdiye kadar önemli maçlarda takımı ileriye taşıdı, üstelik her iki Manu maçında da Rafael'in etkinliğini de azalttı. Yekta ise topu kapma ve doğru oynama konularında çok iyi yüzdeye sahip. Zor bir tercih olacak gibi duruyor. Elmander fizik olarak iyi durumda olsaydı, Fatih Hoca'nın maça 3 as forvetiyle başlaması pres, top kapma ve saklama anlamında doğru bir tercih olabilirdi.

Sonuç olarak, Galatasaray'ın kontrolünde bir oyun bekliyorum ama geçen seneki maçlardaki üstünlüğü maçın tamamında beklemiyorum. Galatasaray'ın ilk golü yemesi maçın sonucuna çok etki etmez ama ilk golü atarsa oyun olarak başka bir seviyeye çıkıp maçı farklı kazanabilir. Fenerbahçe'nin oyuncularının da maçta gol olana kadar maça ortak olduklarını göstereceklerini düşünüyorum. Fırat Aydınus'un geçen seneki derbide Galatasaray'ın pres oyununu yanlış hücum fauller çalarak bozmaması ve kaliteli yönetimi maçı tempolu hale getirdi. Umarım Halis Özkahya da maçın temposuna olumlu anlamda etki eder.

7 Eylül 2012 Cuma

Yanlış Anladık

Galatasaray bu sezona geçen sene bıraktığı yerden başlayamadı. Hedeflenen ikinci şampiyonluk geçen sene kazanılandan daha kolay elde edilecekmiş gibi bir hava var. Ve bu beklenti futbolcuları biraz da olsa rehavete sürüklüyor. Beklentiler yüksekken, kalesinde bu kadar fazla gol gören Galatasaray biraz hayal kırıklığı yarattı sanki.


Beşiktaş ile Galatasaray arasındaki maçın bu kadar enteresan bir oyuna sahne olması futbol kamuoyunu yanlış yönlendirdi. Oynanan futbol olarak beklediğim gibi bir maç oldu. Ancak Galatasaray’ın tabir-i caizse kendi kalesine 3 gol atmasını sürpriz olarak değerlendirebilirim. Semih’in ve Hakan Balta’nın aynı maçta bu kadar büyük hatalar yapması tekrar yaşanmayacaktır. Takım kalitesinden değil de bireysel hatalardan meydana gelmiş bu beraberlik, sık tekrarlanılması muhtemel olmadığı için Galatsaray’ı pozitif, diğer takımları negatif etkileyebilir.

Değerli yorumcular “Galatasaray’ın hakem hataları sayesinde puan aldığını, Beşiktaş’ın 3 puanı kaçıran taraf olduğunu” iddia etti. Hakem kararları zaten saatlerce tartışıldığı için bu konuda bir görüşüm mevcut değil. Bırakın hakem hatasını maçtaki 6 gol de birilerinin hatalarından kaynaklandı. O yüzden kimin kaç puan aldığı değil, oyun olarak kimin ne yaptığını hatırlatmak istiyorum.  Deplasmanda olmasına rağmen bir derbi için yeterli üstünlük sağlanmıştı. İlk 45 dakika boyunca ne yaptığını bilen, rakibinin zaaflarını çözen, bunları değerlendiren ancak skora yansıtamayan bir Galatasaray vardı. Beşiktaş’ın 3. golüne kadar bu durum böyle devam etti. Ancak Beşiktaş’ın 3. golü Galatasaraylı futbolcularda şok etkisi yarattı. Özellikle Selçuk ve Emre Çolak’ın “Ne oldu da 55 dakikada 3 gol yedik” algısıyla paniğe kapıldığını düşünüyorum. Çünkü o ana kadar oyunu domine eden ve yönlendiren ikili, o dakikadan sonra ayaklarına gelen topları şuursuzca savurmaya başladılar. Bunu değerlendiren Olcay Şahan ve Fernandes oyunun 25 dakika boyunca Beşiktaş tarafına kaymasını sağladı. Son 15 dakikada Selçuk’un tekrardan oyunu kontrol altına almak istemesi ibreyi Galatasaray tarafına çevirdi.


Bursaspor maçı daha olumluydu. Galatasaray’ın oyununun, takım uyumunun artması ve form düzeyinin yükselmesi ile beraber pozitif seyrettiğini söyleyebilirim. Özellikle Hamit ve Eboue’nin ikili oyunlarının artması hücum seçeneklerinin daha da zenginleşmesine işaret ediyor. Hamit’in kondisyonunun yükselmesiyle beraber rakipler sol kanada daha çok tedbir almak zorunda kalacaklar.

Medya da şu sıralar Galatasaray’ın yediği duran top gollerine takmış durumda. Takımın bu konuda geçen seneki kadar organize ve konsantre olmadığı aşikâr. Ama bence durum abartıldığı kadar da vahim değil. Fenerbahçe maçındaki gollere bakarsak, ilki Emre Çolak’ın sırtına çarpan çok basit, tesadüfî bir goldü. Ne savunmanın ne de kalecinin hatası vardı. İkinci gol ise uzaklaştırılmış duran toptan sonra pozisyonun devamında Umut Bulut’un ofsaydı bozmasıyla gerçekleşti. Yine önemli bir hata yok. Beşiktaş maçında Melo’nun kendi kalesine attığı gol, bir futbolcunun başına kolay kolay gelmeyecek, bir zamanlama hatası. Yine organizasyon hatası yok.


Bursa maçında yenilen ilk gol ve Kasımpaşa maçında yenilen golü, serbest vuruşu kullanan oyuncuların becerisi olarak görüyorum. Günümüzde o noktalardan kullanılan serbest vuruşlar neredeyse penaltı kadar önemli oldu. Kalenin içine doğru atılan serseri toplar bile gol tehlikesini ciddi anlamda getiriyor. Bence bu tehlikeleri yaşamamak için bir yol var: Orada faul yapılmayacak. Emre Çolak’ın Kasımpaşa maçında yaptığı faul ve Hamit’in Bursaspor maçında yaptığı fauller gereksizdi. Oto-kontrol artarsa bu sorun minimum düzeye inecektir. Bursaspor’un attığı korner golü (ikinci golü) ise tamamen konsantrasyon eksikliğinden kaynaklandı. O anda (85. dakika) futbolcular 3-1’in getirdiği rahatlıkla çevre kontrollerini düzgün yapmadılar ve çok basit bir gol yediler.


Kısacası Galatasaray’ın takım olarak, oyun organizasyonu olarak bir sorunu yok. Bireysel hatalar üst üste geldi ve işler çok karışıkmış gibi göründü. (Melo ve Hamit’in kondisyon eksiklikleri var ama şu milli maç arası sonrası takıma yetişeceklerine şüphem yok.) Bana kalırsa, tek sorun rehavet ve oyun içinde buna bağlı konsantrasyon kayıplarıdır. Hepiniz takdir edersiniz ki, futbolcu psikolojisi Fatih hocanın uzmanlık alanıdır. Bu rahatlığı ve rehaveti çözebilecek en iyi ismin Galatasaray’ın başında olduğunu düşününce benim de beklentim artmaya başladı şimdi. 

9 Kasım 2011 Çarşamba

Sezonun İlk Galatasaray Analizi

Galatasaray, milli takımın Hırvatistan’la oynayacağı maçlar dolayısıyla liglere verilen ara itibariyle, 10 hafta sonunda topladığı 18 puanla ligde 3. sırada yer alıyor.

Bugün gazetelerde “10. haftalar itibariyle, tarihimizin en kötü sezonunu olan geçen sezondan sadece 2 puan daha fazla topladığımızı” gösteren istatistikî bir bilgiye yer verilmiş. İstatistikler konusunda Sir Alex ile aynı fikirdeyim. Bu yazıda asıl görülmesi gerekeni göstermek niyetindeyim.

Galatasaray ile ilgili sezon başlamadan yazdığımız yazının başlığı, Galatasaray’ın sezon içerisinde uygulaması gereken ilk ve en önemli düşünceyi yeterince anlatıyordu. Okumayanlar veya hatırlamayanlar için tekrar hatırlatalım : “Florya’da Hâlihazırda bir La Masia Yok: Sağlam Defans”

Bu yazımızda özetle, süper ligde kısa süre içerisinde somut başarıyı elde etmeye çalışacak bu takımın, sıfırdan kurulması sebebiyle, topu kendisinde tutma süresinin çok fazla olamayacağı, birinci önceliğinin takım olarak savunma yapmayı öğrenmek olması gerektiği anlatılıyordu.

Kolay gol yemeyi bir alışkanlık haline getirip, kazanan kimliğini kaybetmiş bir takım için, kaybolmuş özgüveni takıma, camiaya ve taraftara geri kazandırmanın pratik ve kalıcı çözümünün iyi bir defans anlayışı yerleştirmek olacağı gün gibi ortadaydı.

Bu hedefi gerçekleştirmek için 3 tane adımdan bahsetmiştik. Bu adımların ne oranda gerçekleştiğinden ve üzerine ne koyulup ne koyulamadığından bahsederek bugün geldiğimiz noktayı açıklamaya çalışalım.


Birinci adım, yeterli fiziksel güçlendirmeydi. Yönetim ve teknik heyet bu konuda çok doğru bir adım attı ve profesyonel futbol takımı sporcu performansı alanında hizmet veren Athletes` Performance kuruluşu ile işbirliği içine girdi. Almanya milli takımı gibi dünyanın en iyi fizik gücüne sahip milli takımının da bu kurumla çalıştığı biliniyor. Kurum Adam Rotchstein adlı performans uzmanını da sürekli olarak Galatasaray için görevlendirdi.

Geçen senelerde fiziki olarak kötü olan Galatasaray takımlarının, kötü oynamadığı birçok maçı, maçın belli bir bölümünden sonra, fizik olarak geriye düştüğü için puan kaybederek kapattığını iyi hatırlıyoruz. Fiziksel yetersizlik sonucu oluşan sakatlıklar sebebiyle en az 2 sezon UEFA Avrupa Ligi’nde çeyrek final kapısından döndük.

Bu sezon boyunca bugüne kadar, fizik gücümüzün yetersiz olduğundan dolayı herhangi bir maçta defansif veya ofansif dezavantaj yaşadığımızı hatırlamıyorum. Üstüne, fizik gücümüz son haftalarda iyi bir kaliteye ulaştığı için, daha az gol pozisyonu vermeye başladık. Bursa maçında bitime az bir süre kala gol yememize rağmen, oyundan kopmayıp karşılık verdik ve maçı kazandık. Ayrıca Gaziantep maçında beraberliği yakalayana kadar, Gaziantep gibi iyi bir takımı 10 kişi olmamıza rağmen sahasına mahkûm ettik. Sakatlanan oyuncu sayısı 2 veya 3’ü geçmedi, Yekta dışında hiçbir oyuncu uzun sakatlık yaşamadı (Yekta’nın sakatlığı bir talihsizlik).

2. adım oyuncu tercihleriyle alakalıydı. Öncelikle, kaleye Taffarel, Mondragon ayarında bir kalecinin gerekli olduğunu belirtmiştik. Uruguay’la Copa America’da son derece konsantre ve kaliteli bir kaleci olduğunu gösteren Fernando Muslera’nın transferi yerinde bir hamle oldu. Burada, basının futboldan anlamayan ama tribündeki taraftar üzerinde etkili olan bazı yazarlarının lig başladığından beri Muslera hakkındaki negatif yorumlarının yanlışlığından bahsetmek gerekiyor. Kalecilerin kurtaramayacağı bazı vuruşların, pozisyonların başına geldiği (şanssızlığı), yan toplardaki mantıklı çıkışları, oyunu takip etmesi ve yüksek konsantrasyonu, topu hızlı ve olumlu kullanma ve penaltı kurtarma yeteneği göz ardı ediliyor. Bana, iyi bir futbol izleyicisi olarak yeterli güveni kesinlikle veriyor.

Takıma liderlik yapabilecek, topu oyuna iyi sokacak bir defans oyuncusu gerekliliğinden bahsetmiştik. Ujfa bu anlamda sanki Galatasaray için yaratılmış. Tecrübesi, top rakipteyken gösterdiği agresifliğe ters oranda top ayağındayken gösterdiği sakinlik ile, Galatasaray’ın son derece ihtiyacı olan bir defans profiliydi. Neill’la yan yana seyretmek isterdim.

Eboue Sabri’ye yerinin garanti olmadığını hissettirecek, ama eğer Fatih hoca onu asıl yeri olan sağbekte değerlendirirse. Doğru bir transfer olduğunu düşünüyorum. Ayrıca, Eboue ve Sabri’nin sağbekten başka herhangi bir pozisyonda görev yapmalarını doğru bulmuyorum. Özellikle Sabri’nin iç orta saha oynayamayacağını göremeyen iki tecrübeli hoca Fatih Terim ve Hiddink’i eleştirmek istiyorum. Sabri top saklama özelliği olmayan, topu ayağından çıkartırken hızlı düşünemeyen, geniş alanda baskı yaparken faul yapmadan topu alamayan, ne savunmada ne de hücumda doğru yer tutamayan bir oyuncu. Bunun yanında, belki dünya üzerinde onun kadar hızlı hücuma çıkan 2. bir sağbek örneği olarak Maicon ve Dani Alves’i gösteririz. Çabukluğundan başka mevkide yararlanmak isteyen iki hocayı da anlıyorum ama ortasaha oyuncusu dengeli olmayı da bilmeli.

“Top kapmayı iyi bilen, çalışkan, fizik gücü yüksek ve tecrübeli bir ön libero ihtiyacı gözüküyor.” diye bir söylemde bulunmuştuk. Melo bu tanıma cuk diye oturan bir oyuncu. Taraftarla bütünleşmesi, bu takıma verebileceğinin maksimumunu vermeye çalışmasını sağlıyor.

Oyuncu tercihleri olarak, doğru tercihlerin yapılması, takım defansının seviyesinin yükselmesine direkt katkı sağladı. Ancak hala, Arda’nın satılmasıyla takımda oluşan boşluk doldurulamadı. Maçın sonucuna doğrudan etki edecek, hücum ederken sorumluluk almaktan kaçmayacak bir oyuncu eksiğimiz göze çarpıyor. Devre arasında mutlaka bu yönde bir tercih kullanılması gerekiyor.

3. adım taktik anlayış ile ilgiliydi. Fatih Terim Derwall’den başlayıp, Kalli ile bir üst seviyeye çıkan kulüpteki hücum presi kültürünü en ideal seviyeye çıkartmış bir hoca olarak, bu özelliği yeni inşa ettiği takıma da yavaş yavaş yerleştirmeye çalışıyor. Bugün belki göze çarpmasa da Barcelona, Man. United gibi takımlar top kazanmak için harcayacakları zaman ve enerjiyi, topu oynamak üzere kullanmak için topu kaptırdıkları yerde prese başlıyorlar.

Galatasaray, iyi bir fizik güçle Elmander’in önderdliğinde önde pres yaparak ve yardımlaşıp alan daraltarak, rakip takımların top kullanmasına izin vermemesi dolayısıyla bugün enteresan bir maç olan Gaziantep maçını bir kenara bırakırsak, ligde en az gol yiyen takım durumundadır, son 3 maçtır gol yemiyor.

Fatih Terim öncelikle defans anlayışını oturtmak istemekle, Galatasaray’daki 3. dönemine önemli bir adım atarak başladı. Takım kısa vadede belki sadece geçen sezondan sadece 2 puan önde ama uzun vadede kritik dönemlerde çok işine yarayacak önemli yetileri kazanmaya başladı. Bu yetiler belki hemen etkisini göstermez ama bir takımı uzun süreli ve kalıcı başarıya götürür. Asıl görülmesi gereken budur.

Fatih Terim zaten pozitif oyun oynatmayı seven bir hoca. Galatasaray’daki ilk döneminde oynattığı oyunu sadece “kaos futbolu” olarak tanımlayanlar, 17 Mayıs 2000’deki maçın tekrarını bir daha izlesinler. 120. dakikada 10 kişiyle ayağa oyun oynamaya çalışan bir takımdı Galatasaray. Bugünkü takımın öne doğru oynadığı futbol, daha iyi oyuncular geldikçe ve takım birbirini daha iyi tanıdıkça mutlaka gelişir. Bu konuda, kısa süre geçmesine rağmen, alınan sinyaller olumlu. Elmander gibi uzun bir forvetimiz olmasına rağmen, tüm oyuncuların Elmander’in ayağına oynamaya çalışmaları önemli bir göstergedir. Sanırım Galatasaray iyi yolda.

Bu yazının "ben demiştim" yazısı olarak anlaşılmasını istemem. Sadece doğru yolda olduğumuzu ve bunun beni heyecanlandırdığını belirtmek istedim.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Taktik Disipline Uyma Sevdasının Getirdiği Statiklik

Frank Rijkaard ve Johan Neeskens takımın başına geçtiğinden beri, işleyişinden şüphe duymadığımız en önemli kaide; takımın antrenmanlarda çok çok iyi çalışıyor ve çalıştırılıyor olması. İzlediğimiz her Galatasaray maçında antrenmanların içeriği ve neler çalışıldığı hakkında ipuçlarıyla karşılaşıyoruz. Bu ipuçları ilginç bir şekilde, yapılan antrenmanlar ve bunun karşılığı olan taktiğimizle, oynamak istediğimiz düzenle ve bu süreçte yaşadıklarımızla ilgili daha öncede farkında olduğum fakat varlığından emin olmadığım bazı gerçekleri görmemi sağladı.


Taktik antrenmanlarda, gol atma anlamında büyük avantaj sağlayan duran top organizasyonlarının sonuca yönelik ciddiyetle ve yaratıcılıkla çalışılmasının yanında, kimle nereden hücuma çıkılacağı, top sahanın belli bir bölgesine gelince pas tercihinin ne yönde kullanılacağı, topun yönünün değiştirilme zamanı, oyuncuların topla nerede ve ne zaman buluşması gerektiği, defansif ve ofansif anlamda oyuncuların topun yönüne göre hareketlenerek topsuz oyunda bulunmaları gerektiği pozisyonlar, ofsayt taktiğinin uygulanışı, oyuncuların yapması gerektiği boş koşular gibi ayrıntıları tek tek ele alıp maçları bir anlamda pozisyonlara böle böle çalışıyoruz. Zaman zaman oynadığımız kötü futbolun, idmanlarda çalıştığımız taktik disiplinine, teknik direktörün verdiği direktiflere tamamıyla uyma sevdamızdan kaynaklandığını düşünüyorum. Oyuncu, pozisyon alacağım yeri ve topu atacağım yeri hesaplayayım, taktik disipline uyayım, taktik antrenmanlarda uyguladıklarımı hatırlıyayım derken, belkide farkında olmadan robot gibi oynuyoruz. Sorumluluk almadaki eksiklik, maça ağırlık koyma eksiği doğuyor. Oyun esnasında, antrenmanlarda çalışılanlara yoğunlaşıp o disipline sıkıca sarılmaya çalışıyorlar. Haksız da değiller. Sonuçta birçok oyuncunun belki de hayatında ilk defa karşılaştığı bir oyun düzeni ve bu düzene yönelik bir taktik disiplini deniyor bu takım.

Ama duran toplar dahil, golü bir şekilde bulmamamızı sağlayan da bu taktik disiplin olsa gerek.


Skibbe döneminde küçümseyemediğimiz takımlarla yaptığımız maçlarda, Lincoln liderliğinde, futbolcuların hücumdaki rahatlığı, saha içindeki serbestlik, pas, pozisyon alma gibi tercihlerde statik değil anlık kararlar veriyor olmaları, futbolcuların daha fazla sorumluluk almasını ve kısa vadede muhteşem oyunlar çıkarmamızı sağladı.

Geçen seneki "serbest oyun" fikrinin tam karşısında durarak, taktik idmanların pozisyonlar halinde çalışılması, maçların pozisyonlara bölünmesi, yani "statik oyun" uzun vadede makine düzeninde ezbere oynama alışkanlığı kazandırabilir. En azından bunun için uğraşılıyor. Şu ana kadar taktik disiplin hassasiyetinin bize kattığı tek şey “bir şekilde gol bulabilmek” oldu. Buna karşılık bu durumun takımdaki yaratıcı potansiyeli düşürdüğü, hızlı ve akıllıca oynamamızı engellediği, bu sebeple göze hoş gelen futbolu tam anlamıyla sergileyemediğimiz gerçeği de gün gibi ortada.

Son oynadığımız Antep maçı, ligin ilk yarısında disipline olmuş takımımızın statiklikten kurtulmaya başladığını, kendi özelliklerinin farkında olan ve aynı zamanda öğrendiklerini uygulamaya çalışan futbolcular topluluğu olmaya yönelik çok olumlu sinyalleri almamızı sağladı. Statik oyuna yol açan taktik disiplin hassasiyetinin, defansif anlamda bizi olumlu etkilediğini, ofansif anlamda ise topun bizde kalması yönünde katkı sağladığını belirtelim. Bu oyun şeklini serbestlikle harmanlayarak, topu ayağına alan her futbolcumuz, taktik disiplin içerisinde, belli çizgilerde sorumluluk almaya çalıştı. Özellikle biz güzel futbola gönül vermiş, futbol sevdalıları açısından Caner'i izlemek müthiş zevkliydi. Ancak ben, Rijkaard'ın top kaptırmamıza neden olan bazı hareketlerinden memnun olmadığını da düşünüyorum. Eminim Rijkaard, Caner'in bireysel oyununu değil, Keita ile Sabri arasında başlarda olmayan, şimdi üst düzeye varmış bağlantının benzerinin Caner, Hakan ve Arda üçgeninde şekillenmesini tercih edecektir. Kafamda tek soru işareti hem sorumluk almayı ve hem de taktik disipline uymayı o gün en çok beceren futbolcu olan Elano'nun oyundan çıkması oldu. Uğur aynı tip sahada daha önce yaşamış olduğu kötü tecrübenin etkisinden kurtulduğu ikinci yarıda, Elano'nun ardından Rijkaard'ın istediği tarzdaki 2. futbolcuydu galiba.

"Taktik anlamda serbestlik hakkını futbolculara tanıyarak maçlarda çok iyi oynamak ve kısa vadede güzel, göze hoş gelen oyunu yakalamak" Rijkaard'ın bize geliş sebepleriyle çok da uyuşmuyor. Bu yüzden, ne kadar kızsak da eleştirsek de durumu böyle değerlendirip, biraz daha sabretmeye gayret göstereceğiz. Ama gördüğümüz yanlışlıkları da söyleyeceğiz. Günün bizim günümüz olduğu zamanlar çok da uzak olmasa gerek.