fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fenerbahçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2013 Cumartesi

Belhanda ve Biraz Fenerbahçe

Belhanda'nın Fenerbahçe'ye gelmesi söz konusu olunca bizi oldukça heyecanlandıran bu transfer hakkında Impo bir şeyler karalamış. Bir hafta oldu, geldi gelecek, açıklandı derken daha fazla bekletmeye gerek görmedik. Zira bir Galatasaray'lı olarak Sneijder için ne kadar heyecanlanıyorsam, Belhanda gibi kariyerinin başında bir yeteneğin Türkiye'ye gelmesi konusunda o kadar hevesliyim. 

Youtube'daki onlarca video arasından seçip seçip izlenebiliyor ama  hani özet isteyen olursa görüntü kalitesi düşük de olsa şu videoyu öneririz:



İnşallah daha fazla uzamadan transfer gerçekleşir de, biz de Tv'den izlemek yerine Belhanda'yı Kadıköy'de izleme şansına sahip oluruz.

Şimdi Impo'nun bu transfere Fenerbahçe açısından yaptığı yorumlara gelelim:

Belhanda fizik gücü, adam eksiltme kabiliyeti ve öldürücü paslarıyla ligimize renk katacak bir oyuncu. Her şey bir yana, Sarı Lacivertlilerin evinde puan kaybetme ihtimalini azaltır. Fakat Fenerbahçe'nin senelerdir çözemediği iki sorunu var:

1- Deplasman sorunu. Deplasman da oyuna konsantre olmakta aşırı zorlanıyorlar. Takım resmen ayakta uyuyor. Skora, maçın gidişine isyan eden 2 tane oyuncuları var; Gökhan Gönül ve Kuyt. Onlar da çoğu zaman takımı canlandırmaya yetmiyor.

2- Tempo sorunu. Mehmet Topal, Caner, Cristian, Yobo ve Bekir oyunu inanılmaz yavaşlatan adamlar. Topu diğer ayaklarına alana kadar takıma zaman kaybettiriyorlar. Bu da topun hızlı dönememesine ve daha pozisyon bulamadan maçın sonuna gelinmesine sebep oluyor.

Peki Belhanda yetenekleri ile bu sorunları çözebilecek bir oyuncu mu? Bence değil. Belki "bir Alex"ten bile daha fazlası olabilir ama tek başına işi zor. Fenerbahçe'nin Belhanda gibi çok yetenekli ama sert olmayan bir oyuncu yerine Kuyt gibi en az iki oyuncuya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Stopere oyun kurabilen ve Baroni'nin yerine skora etki edebilecek, gidişata isyan edecek iki oyuncu alındığı takdirde sorunlar minimuma indirilebilir. Aksi takdirde Bekir'in oyun kurduğu, Belhanda'nın da "dışsahadaki Fenerbahçe kimliğine" uyduğu oyun şekli tempo ve deplasman sorununu tekrardan gün yüzüne çıkaracaktır.

Son olarak, Belhanda'nın gelişiyle bir sorun daha olabilir.(Kuvvetle muhtemel) 8 yabancı futbolcu: Yobo, Meireles, Cristian, Krasic, Kuyt, Belhanda, Stoch(gidebilir), Sow

Bunlardan herhangi biri yedek kaldığında takımda sorun çıkaracak adamlar. Stoch, Sow, Cristian sorunlarını yaşadılar ve halının altına süpürdüler. Bundan sonra çıkacak bir sorun Fenerbahçe'nin gidişatını Rijkaard'lı Galatasaray'a benzetebilir.

13 Aralık 2012 Perşembe

Analiz: Galatasaray vs Fenerbahçe

Galatasaray şampiyonlukla tamamladığı geçen sezon Fenerbahçe'yle Arena'da 2 kez karşılaştı ve bu maçlarda bir galibiyet ve bir mağlubiyet aldı.

Her iki maçın da birbiriyle örtüşen birçok yanı var. Birbirlerinden ayrıldığı yanları da var. Hem bunları hem de Galatasaray ve Fenerbahçe'nin bu sene değişen kadrolarını, saha içi görüntülerini ve sistemlerini beraber değerlendirip, Pazar günkü derbi için öngörülerde bulunmaya çalışacağız.

Galatasaray'ın geçen sene Arena'da 3-1 kazandığı maçın öncesinde ofansif anlamda belli sıkıntıları vardı. Ama, Eboue'nin sağ beke, Semih'in de Ujfalusi'nin yanına geçmesiyle takım defansif problemlerini minimize etmeyi başarmıştı. Yine Fatih hoca derbiden bir hafta öncesindeki Gençlerbirliği maçında as oyunculardan çoğunu rotasyona sokarak oyunculara yaklaşık 10 günlük dinlenme fırsatı sağlamıştı. Takım o derbiye mental, fiziksel ve taktiksel olarak uzun sürede hazırlanma şansı yakalamıştı.

Topun rakipte olacağı süreler için herhangi bir dezavantajla maça girmemesinin yanı sıra, taktiksel olarak çalışılmış düzgün saha içi parselasyonundan ve taraftardan gücünü alan pres anlayışını ortaya koyarak maça başladı Galatasaray. Bu prese karşı Aykut Kocaman'ın başlattığı 11'de tek çözüm Emre Belözoğlu'nun sakin kalıp oyunu kurması olabilirdi. Alex tek forvet oynamasının sonucu olarak, bu pas rotasyonuna hiç katılamadı. Galatasaray sürekli top kazanıyor ve kaptırılan tüm toplar, Fenerbahçe kalesinde pozisyona dönüşüyordu. Fenerbahçe, üç tane merkez ortasaha oyuncusu (Selçuk, Cristian, Emre) oynatmasına rağmen ortasahayı kontrol edemedi, çünkü Galatasaray topu her kazandığında baskı biraz daha arttı ve ortasaha oyuncuları kendilerini geriye atmak mecburiyetinde kaldılar.

Ofansif kimliği tam oturmamasına rağmen, top saklamayı becerebilen oyuncuları, Kazım'ın bütün hava toplarında Fenerbahçe ortasahasına kurduğu üstünlük ve pas yüzdesi yüksek oyuncuları sayesinde, Galatasaray göze hoş gelen bir oyun sergiledi. Sonuçta rakibine karşı ezici bir üstünlük kurdu ve maçı kazandı.

Galatasaray, Süper Final'de yenildiği maçta ise benzer üstünlüğü ilk golü kalesinde gördükten sonra kurmayı başardı. Bu maçta diğer maçtan farklı olarak, sarı kırmızılılar daha çok top kendisinde olduğu zamanlar içerisindeki anlayışıyla baskı kurmayı becermek niyetindeydi. Kapılan toplardan çok, organize bir şekilde sakin kalarak oyun oynamayı istedi. Tabiki Fenerbahçe'nin ilk maça oranla bu maçta kazanmaya daha çok mecbur olması ve ilk golü atması, ilk maçtan farklı olarak yediği presle kontra ataklara hiç maruz kalmamasını sağladı. Geçen seneki Fenerbahçe kadrosunun kalitesi, belli bir kalitesi olan ve hergün üstüne koyan Galatasaray'a karşı derbi kazanmak için yeterli değildi. Galatasaray bunu  özellikle ikinci yarıda golü atana kadar gösterdi. Topu Fenerbahçe'ye hiç vermedi. Ama futbolda bazen mağlup olmanın nedeninin olmadığı da oluyor. (Bu maçtan bir gece önce Barcelona da aynı şekilde R.Madrid'e yenilmişti.)

Bu sene iki takım da kadrolarını kalite olarak CL seviyesine çekmek istedi. Geçen seneye göre taktiksel, fiziksel ve mental anlamda farklı noktalara geldiler.

Öncelikle, top rakipteyken her iki takımın neler yapabileceğini değerlendirelim. Galatasaray bu sezonla geçen sezonki maç trafiği benzer olsa da farklı kulvarlarda, daha yüksek konsantrasyonlar yaşadığı çin, sezon öncesi düşünüp bugün olmak istediği fiziksel güçte değil. Yine de mücadele gücünü ortaya koyması beklenen bazı oyuncuları, bu hafta dinlenme fırsatı yakaladı. Burak, Umut, Melo ve Selçuk'un fiziksel olarak maça iyi hazırlandığını düşünüyorum. Fenerbahçe'nin ise koşu gücünün geçen seneye oranla daha ileride olduğunu görüyoruz. Mücadele gücü ve sertliğe cevap verebilen karakterde Kuyt, Topal gibi oyuncular bu anlamda takımı üste çekti. Bu nedenle önümüzdeki maçta ikili mücadelerde topu kapma üstünlüğünün geçen sene olduğu gibi Galatasaray lehine o kadar bariz olacağını düşünmüyorum. Bu fikir, kaptırılan toplarda geçen sene Fenerbahçe'nin maruz kaldığı ani ataklara, Galatasaray'ın da bu sene maruz kalabileceğini gösteriyor.

Yine de Galatasaray'ın sistemli bir şekilde pres uyguladığında, Fenerbahçe'nin topu oyuna sokma sıkıntısı olan oyuncularına karşı önemli bir tehdit yaratacağı aşikar. Bu presin uygulandığı anlarda golü olabildiğince erken bulabilmek, Galatasaray adına geçen seneye göre bu sene daha önemli olacaktır. Çünkü skor berabereyken oyunu sürekli forse etmek Galatasaray için bu sene, bu fiziksel şartlarda zor olabilir.

Defansif olarak, her iki takım da saha içi parselasyonu olarak rakiplerine oynama imkanı veriyorlar. Galatasaray CL'den gördüğümüz kadarıyla böylesi yüksek konsantrasyonda defansif olarak daha kompakt oynamaya çalışıyor. Özellikle Hamit'in ve oynayacaksa Amrabat'ın mücadele kalitelerinin sonuca etki edeceğini düşünüyorum. Hem Hasan Ali hem de Gökhan Gönül bu sene kanat hücumu olarak Fenerbahçe'yi daha aktif kılıyor ve savunulmaları daha fazla dikkat gerektiriyor. Fenerbahçe ise Emre'nin yokluğunda rakibe kendi ceza sahasına gelene kadar daha çok imkan sağlıyor ama pozisyonları daha riskli hale gelmeden önleme alışkanlığı kazanmış durumdalar.

Galatasaray'ın ofansif anlamda temel problemi, "forvet oyuncularının oyun içi katkısının çok az olması" olarak gözüküyor. Burak bu eksikliğini giderme yolunda olmasına rağmen, koşu yapma veya top alma kararı vereceği anlarda doğru tercih sayısı son derece az, Umut zaten oyun görüşü nispeten sınırlı bir oyuncu. Bu yüzden Umut ve Burak oynadığında, Galatasaray maç içinde zaman zaman çıkmaza giriyor. İki forvet de pas oyununa yardım etme insiyatifini alırlarsa, orta saha oyuncularına da gol şansı doğabilir. Bu haftaki taktik antremanlarda bu konu üzerine yoğunlaşılacağını düşünüyorum. Riera'nın tecrübesi ve aklıyla, Manu maçında olduğu gibi maçın adamı olma ihtimalini yüksek görüyorum. Hamit, Selçuk ve Melo'nun özel bir baskı yememeleri halinde öne doğru kaliteli bir oyun oynamalarını bekliyorum.

Fenerbahçeli oyuncular sakin oynamak adına yavaş pas yapmaya devam ettiği sürece, eksik olarak yakalanmamış Galatasaray savunmasını bozmak onlar için zor olacaktır. Kanatlardan Sow'u, Cristian'ı ve Kuyt'ı beslemek, Meireles'i kaleyi karşısına alabileceği pozisyonlara sokmak ve duran toplardan golü bulmak istemeleri muhtemel atak planları olacaktır. Bence kaptıkları toplarla daha hızlı hücum yapmayı denemeleri ve bunun üzerine çalışmaları gerekiyor. Özellikle kanat akınlarını, Eboue'nin değil de daha çok Riera'nın kanadından gerçekleştirmek, sarı lacivertliler için daha avantajlı olacaktır. Çünkü Eboue geçen seneden hem ofansif hem de defansif olarak Fenerbahçe'ye psikolojik üstünlüğü sağlamış durumda ve konsantre olduğunda hata yapma oranı çok düşük.


İki takımın kadrolarında 21 kişinin belli olduğunu düşünüyorum.

Galatasaray: Muslera - Eboue Semih Dany Riera - Hamit Selçuk Melo X - Burak Umut

Fenerbahçe: Volkan - Gökhan Bekir Yobo Hasan Ali- Kuyt Meireles Topal Cristian Caner - Sow

Galatasaray'da solda Amrabat veya Yekta olacak. Her iki tercihin de takıma katacağı farklı şeyler var. Amrabat şimdiye kadar önemli maçlarda takımı ileriye taşıdı, üstelik her iki Manu maçında da Rafael'in etkinliğini de azalttı. Yekta ise topu kapma ve doğru oynama konularında çok iyi yüzdeye sahip. Zor bir tercih olacak gibi duruyor. Elmander fizik olarak iyi durumda olsaydı, Fatih Hoca'nın maça 3 as forvetiyle başlaması pres, top kapma ve saklama anlamında doğru bir tercih olabilirdi.

Sonuç olarak, Galatasaray'ın kontrolünde bir oyun bekliyorum ama geçen seneki maçlardaki üstünlüğü maçın tamamında beklemiyorum. Galatasaray'ın ilk golü yemesi maçın sonucuna çok etki etmez ama ilk golü atarsa oyun olarak başka bir seviyeye çıkıp maçı farklı kazanabilir. Fenerbahçe'nin oyuncularının da maçta gol olana kadar maça ortak olduklarını göstereceklerini düşünüyorum. Fırat Aydınus'un geçen seneki derbide Galatasaray'ın pres oyununu yanlış hücum fauller çalarak bozmaması ve kaliteli yönetimi maçı tempolu hale getirdi. Umarım Halis Özkahya da maçın temposuna olumlu anlamda etki eder.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Bir Alex

Ülkemize transfer olduğunda kulaklarımıza inanamadığımız, gelişleri Atatürk Havalimanında davul zurnayla kutlanan, ancak ayrılırken tek bir yönetici tarafından bile uğurlanmayan yabancı futbolcu sayısı, maalesef bir elin parmaklarını çoktan geçmiş bulunuyor. Ne Lincolnler, Ortegalar geldi, ne Delgadolar, Guizalar geçti İstanbul’dan. Bunca adam arasından ayrılışı Kewell kadar buruk olan başka futbolcu hatırlamıyordum. Ta ki geçen hafta Alex’in ayrılık kararını duyana kadar. Üstüne üstlük, sadece tek bir kulübü değil, tüm Türk kamuoyunu üzen bir ayrılık oldu bu. Bu yazıda kimseyi eleştirmek gibi bir niyetim yok, zira yeterli bilgim olduğuna inanmıyorum. O yüzden sadece arşivimizde bulunsun, seneler sonrası için not düşmüş olalım diye yazacağım. Ayrıca Alex gibi büyük bir futbolcunun arkasından bir şeyler karalamamak olmazdı. O yüzden Alex ile ilgili aklıma gelen birkaç güzel detayı not etmek istiyorum.


İlk olarak, Fenerbahçeli arkadaşlarımdan bir tanesinin paylaştığı bir cümleyi hatırladım: “Dedem babama Lefter’i anlatmış, babam bana Rıdvan’ı anlattı, ben de oğluma Alex’i anlatacağım.” Bu cümle herşeyi çok güzel özetliyor aslında. Fenerbahçe tarihinde Alex'li seneler diye yaldızlı bir sayfa olduğunu herkes kabul edecektir. Bildiğim hiç bir teknik direktör, Fenerbahçe'ye Alex kadar yararlı olmamıştır. Yıllarca Alex'i Hagi ile karşılaştırmaya çalışanlara, bu kıyaslamanın söz konusu olmadığını söyledim. Yine de “ama” ile başlayan bir parantez açarak, kendi takımına sağlanan faydayı hesapladığımızda Alex'in öne çıkacağını belirttim. Her zaman Alex’in Fenerbahçe’ye katkısının, Hagi’nin Galatasaray’a yaptığı katkıdan fazla olduğunu düşünmüşümdür. (Sezar'ın hakkı Sezar'a)

Spor, siyaset gibi rekabetin çok yoğun olduğu alanlarda, taraflara bakılmaksızın, herkesin saygı duyduğu nadir bulunan insanlar vardır. İşini çok iyi yapan ama ne olursa olsun rekabet ettiği tarafa saygılı davranan bu insanlar, konuyla hiç ilgisi olmayan insanların bile saygısını hatta sevgisini kazanırlar. Bu sevgiye şöyle bir örnek verebilirim: “Galatasaray taraftarı olarak, yıllarca yeni stadımızı bekledik. Yeni stadımızda oynadığımız ilk Fenerbahçe derbisinde mağlup olduk ama bizi yıkan o kafa golünü bir başkası atsa daha fazla üzülürdüm” Maç çıkışı bir hayli üzgün olan bizlere azıcık teselli veren bu cümleyi maç boyu küfür eden bir amca söylemişti. İşte Alex ezeli rakibine önemli bir gol attığında bile, üzülen taraftardan bu derece saygı görmüş bir adamdır.

Son olarak bu futbolcunun bizde bıraktığı etkiyi anlatmak için şunu da not etmek isterim: “Bir Alex Değil” kalite belirten bir deyim olarak Türkçeye yerleşmiştir. “Alex olmak” artık bizim için bir övgü birimidir. Güle Güle Alex.

10 Ağustos 2012 Cuma

Kim Barcelona Kim Real Madrid?



Dün 85. dakikada oyuna Cerci girdi. CM 2003-04 oyununun efsane santraforlarından Alessio Cerci. Oradan aklıma geldi; Championship Manger, Football Manager (nam-ı diğer CM ve FM) gibi oyunlarda en sevdiğim dönem transfer dönemleridir. Takıma gerekli gereksiz onlarca adam alırım. Her mevkii için en az 3 alternatif yaratıp, takımın taktiğini belirlemek için 7-8 tane hazırlık maçı yaparım. En iyi “scout” ekibini ve yardımcı antrenörleri getirmeye çalışırım. O iki ay için 10-15 saatimi harcarken, normal sezonu toplamda 8-9 saatte bitiririm. Gerçek hayatta ise işler biraz farklı işliyor. Haziran - Ağustos ayları arası, eğer uluslar arası turnuvalar da yoksa bitmek bilmiyor. Ne kadar futbolumuzun kalitesizliğinden yakınsak da, Avrupa takımlarına karşı aldığımız başarısız sonuçlar her defasında yüzümüze vurulsa da bu zalim oyunu çok seviyoruz.


Nihayet ligler başlıyor. Galatasaray Lazio ve Fiorentina maçlarıyla, Fenerbahçe de Vaslui maçlarıyla sezonu açtı. Daha önceki maçları düzgün bir şekilde izleme şansım olmadı. Ama bu 4 maçı baz alarak bir şeyler söyleyebilirim.

Galatasaray için ilk başta söyleyebileceğim çok yüksek bir güven ile maça çıktıkları olur. Defansif anlamda nerede ne yapması gerektiğini bilen bir takım görüntüsü veriyorlar. Maça rakip takımı baskı altına alarak başlıyorlar. Semih – Ujfalusi ve Semih – Dany ikilileri orta saha çizgisine kadar çıkıp rakibi pres altında tutmakta ısrar ediyorlar. Bu anlayışın Galatasaray’ı evindeki birçok maçta erken öne geçireceğini ve o maçlarda aktif dinlenme imkânı vereceğini söyleyebiliriz. Deplasmanlarda ise özellikle ilk 10 hafta, başta vurguladığım güven duygusunun çok rahat puanlar kazandıracağını düşünüyorum. Bunun bir benzerini geçen sene Fenerbahçe’de görmüştük. Bir önceki sezon 17 maçta 16 galibiyet alan kazanmaya alışmış takım aynı refleksi geçen sezon başında göstermişti. Ancak devamında malum sürecin getirdiği mental çöküş Fenerbahçe’nin ligi Galatasaray’ın 9 puan arkasında bitirmesine sebep olmuştu. Tabii Galatasaray’ın takım olgusuna kavuşmasının da bu puan farkında etkisi büyük. 


Galatasaray’ın şu an en büyük sıkıntısı rakibini sahasına hapsetmesine rağmen kolay pozisyona girememesi. Hamit’in maç eksikliği, Melo’nun olmayışı ve Burak ile Amrabat’ın takımın yapısına daha alışamaması pozisyon sıkıntısına etken olarak gösterebiliriz. Zaman içerisinde takım içi uyum artacağından Galatasaray’ın bu sorunla daha az sıklıkla karşılaşacağını düşünüyorum. Ünal Aysal’ın tabiriyle şu an “çilek” transferine ihtiyaç yok. Ancak eğer bir fırsat transferi olursa mesela 3-4 milyon Avroya alınabilecek Nene hem maddi bir külfet getirmez hem de ofansif açıdan opsiyonları artırmış olur. Transferlerin uyumu ile beraber Galatasaray’ın geçen sene topladığı puanın üstüne çıkması beni şaşırtmayacak.


Fenerbahçe’nin ise geçen seneye göre birkaç adım önde olduğunu söylememiz mümkün ancak defansın ortasına yapılan Egemen transferi ve Emre’nin yerini oyun kurabilen bir orta saha ile doldurmamak, Fenerbahçe’nin omurgasına zarar verebilir. Özellikle deplasman maçlarında sıkıntı yaşayan ve konsantrasyon problemi çeken bir takım olarak, skora isyan eden oyunculardan birini kaybetmek çok mantıklı olmadı. Neyse ki Kuyt transferi bu açığı biraz kapatabilir. Fenerbahçe’nin daha iyi bir stoper (yabancı veya Ömer Toprak, Serdar Aziz, Serdar Taşçı’dan birini) ve Emre tarzında bir orta saha alması gerektiğini düşünüyorum.


Ayrıca, Stoch – Alex – Krasic – Kuyt – Sow beşlisinden birinin yedek kalacağı bir ortam tatlı forma rekabeti olarak gözükse de eğer iyi yönetilmezse tatsız sonuçları beraberinde getirebilir. Benzer bir durumun 3 sene evvel Rijkaard’lı Galatasaray’ın başına geldiğini hatırlıyoruz. Kewell – Arda – Elano – Keita, 5 ay sonra Arda – Elano – Giovanni – Keita dörtlüsünden birinin yedek olması düşünülmüştü. İç çekişmeler, takımın geri kalanının o seviyede olmaması, defansif kopukluk ve sakatlıklar takımı hüsrana götürmüştü. Aykut Kocaman’ın bu rotasyonu doğru yönetebildiği ölçüde başarıların gelebileceğini düşünüyorum.


Sonuç olarak, iki takımın ligde İspanya ligi gibi yalnızlaştığı bir durumla karşılaşabiliriz. Ama kimin Barcelona kadar düzenli, kimin Real Madrid kadar soğukkanlı olabileceğini zaman gösterecek.

Not: Pazar günü sezon başı olması dolayısıyla bireysel hataların bolca yaşanacağı bir maç izleyeceğimizi ve Melo’suz Galatasaray’ın Fenerbahçe’nin bir adım aşağısında kalacağını düşünüyorum.

16 Mart 2012 Cuma

Kadıköy'de Galatasaray Galibiyeti Hayali

Açık söyleyeyim, 6-0'dan bu tarafa her sene bu hayalin gerçeğe dönüşeceğini bekleyen umutlu tayfadanım. Hatta, Kadıköy'deki maçların bitiş düdüğü çaldığı anda söylediğim laf bir klasik halini aldı, aile arasında dalga unsuru bile oldu : "Seneye kesin biz yeneceğiz."

"Organize İşler" filmini izleyenler hatırlayacaktır, Süpermen Samet ile Üzeyir Abi arasında geçen şöyle bir diyalog vardı:
Süpermen Samet : "Üzeyir Abi sen neden hiç konuşmuyorsun?"
Üzeyir Abi : "Zamanında çok konuştum, bir faydasını görmedim, bıraktım."

Ben de, Üzeyir Abi'den feyiz alarak, bu tarz iddialı yaklaşımların faydasını görememiş olmanın ışığında, bu sene bu konu hakkında konuşmayı bıraktım. Üzeyir Abi'nin felsefesiyle paralel olarak, “konuşmama”nın bana faydası olabileceği gibi bir imada da bulunmuyorum. Takıntılı sayılabileceğim "uğur yapma" anlamında elime geçen bir denek olabilir sadece "Kadıköy'deki maçla alakalı konuşmamak".

Konuşmayı bırakmamın bilinçaltında yatan gerçek sebebi, sanırım hayalin “belki yarın, belki yarından da yakın” gerçekleşme niteliği taşımasından kaynaklanıyor.


Kendimizi biraz tekrar etmiş olacağız belki ama Galatasaray’ın sadece bu derbiyi değil de geleceğini de kazanmak adına sezon başından beri doğru adımlar attığını belirtmek istiyoruz. Öncelikle yıllardır başarıyı yakalamada sürekli olmayı engelleyen fiziksel güç yetersizliğinin artık söz konusu olmadığını söyleyebiliriz. Bu sezon boyunca, fizik gücümüzün yetersiz olmasından dolayı herhangi bir maçta defansif veya ofansif dezavantaj yaşamadığımızı gördük. Hafta arası idmanlarının uzun süredir tam kadro yapılmasının, takımın taktiksel bazı eksikliklerinin giderilmesinde ve bunun sonucu olarak play-off sürecine sistemi oturmuş bir takım olarak girilmesinde önemli bir etkisi olacağı düşüncesindeyim. Kadıköy’deki bir derbiye tam kadro çıkacak bir Galatasaray takımı, sanırım tüm taraftarların içinde bir ukdeydi. Kalan kısa sürede bir aksilik olmazsa bu dilek gerçekleşecek.

Simoviç, Taffarel ve Mondragon gibi kalecilerden sonra artık kalıpları çizilmiş “Galatasaray kalecisi vizyonu” kimsenin anlamadığı bir şekilde neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir durumdayken, Muslera kalede artık herkesin tam güvenini kazanmış bir şekilde, Tafo mentörlüğünde her geçen gün gelişimini sürdürerek herkesi büyülüyor. Derbide bir Fenerbahçe taraftarı Volkan’a ne kadar güveniyorsa, en az onun kadar takımın ve taraftarların da kendisinden emin olduğu bir kalecinin varlığı, Galatasaray camiasının kendine güvenini üst seviyede tutmasına yardımcı oluyor.

Yıllardır takıma liderlik yapabilecek, topu oyuna iyi sokacak bir savunma oyuncusunun eksikliğini çeken Galatasaray’ın bugün bir Ujfa’sı var. (Messi’ye attığı tekme için kendisini hala affetmesem de Cimbom için çok faydalı olduğu konusunda sanırım herkes hemfikir.) Top kapmayı iyi bilen, çalışkan, fizik gücü yüksek, akıllı ve tecrübeli ön libero ihtiyacını Melo tek başına fazlasıyla karşılıyor. Selçuk İnan bugün büyük bir Avrupa takımının orta sahasında rahatlıkla görev alabilecek oyun bilgisi ve soğukkanlılığına erişmiş düzeyde. Eboue “üst düzey bir takımın bek oyuncusu nasıl olur?” sorusuna cevap olabilecek tüm yeteneklerini ortaya koyuyor. Elmander taktiksel olarak eleştirilmeye herhangi bir mahal vermeyecek düzeyde, kendini takımı uğruna adamış bir şekilde, müthiş faydalı top oynuyor.


Tüm bu olumlu gelişmeler bir yana, Fatih Hoca’nın kendi içinde yaşadığı olgunlaşma beni çok sevindiriyor. Aynı Üzeyir Abi gibi, eskisi kadar ön planda olmayan, esip gürlemeyen, sadece çalışan Fatih hoca duruyor karşımızda artık. Galatasaray yenilse bile herkes bu takımın doğru oyun oynayacağı ve sağlam bir takım karakteri ortaya koyacağından çok emin. Sanırım susmamızı sağlayan da bu işte. Güven.

Üzeyir Abi, Fatih Terim, Ünal Aysal ve daha sonra biz. Doğru istikametteyiz.

18 Şubat 2012 Cumartesi

Mantıklı Oynayan Bir Türk Takımı


Fenerbahçe - Sivasspor maçının 70 dakikasını izleyebildim. Hakikaten süper maçtı. Sivasspor'un bu akşamki performansı için, son senelerde bir Türk takımının oynadığı en iyi futbol diyebilirim. Bu kadar akılcı, bu kadar pozitif ve bu kadar hızlı golü düşünen bir ekip son birkaç senede görmemiştim. Kabiliyetlerini aşacak şekilde mantıklı oynadılar. Galatasaray penceresinden, Sivas deplasmanında alınacak bir mağlubiyeti doğal karşılıyorum bu aşamada.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Hızdaki Keramet

Futbolda hızlı oyuncuların veya hızlı futbol oynayan oyuncuların büyük değer görmesi aslında sadece günümüzün bir pratiği değildir. Geçmişte bu tarz futbolcuların sayısının azlığı sebebiyle, sahada değerlendirildikleri bölgeler hücuma yakın bölgeler oluyordu. Hız faktörü, yavaş oynanan bir oyunda maçın sonucuna direkt etki ediyordu. Bu tip hızlı olan ve hızlı düşünen, hızları sebebiyle maçın sonucuna etki etmiş oyuncular bugün tarihteki iyi futbolcular olarak adlandırılıyor.

Günümüz futboluna baktığımızda, hızlı oyuncuların ve futbolu hızlı oynayan oyuncuların yetenekleri ne düzeyde olursa olsun sahanın her bölgesinde tercih edildiklerini görebiliyoruz. Üstelik futbolcu hem hızlı hem de yetenekliyse, bu oyuncuyu transfer etmek için uçuk bonservis bedellerini gözden çıkaran kulüpler birbirleriyle kıyasıya mücadeleye giriyorlar. Nedir peki “hız”daki bu keramet?


Futboldaki hız benim için, futbol topunun sahadaki yer değiştirme miktarının fazla olmasını, bir diğer anlatımla futbolcunun top ayağına değdikten sonra topla oynama süresinin az olmasını ifade ediyor. Hızın kerameti, futboldaki yerleşmiş defansif anlayışlara vurduğu darbedir. Eskiye göre futboldaki keşfedilmemiş defansif anlayışların neredeyse kalmadığı bir dönemdeyiz. Pozisyon bilgisi bugün dünyadaki sıralaması ne olursa olsun her ülke oyuncusu için aynı, herkes bu bilgiye sahip ve bu bilgiyi hayata geçirebilmek kolay. Bireysel ve takım olarak kalite farkını ortaya koyan ve takımların hala birbirinden ayrılmasını sağlayan faktörlerin içinde defansif anlayış farklılıklarının olmadığını, rakibinden daha hızlı hareket eden, daha hızlı düşünen futbolcu grubuna sahip takımların asıl farkı yarattıklarını düşünüyorum.

Bireysel olarak hızlı birkaç futbolcu bulunduran, ancak takım olarak topun yerini az değiştiren ve top ayağına değdikten sonra uzun süre topla oynayayan oyuncusu olan takımların başarılı olabilmesi defansif anlayışların yerleşmesi sebebiyle artık iyice zorlaştı. 90 dakika içerisinde karşı kaleye yavaş top oynayarak sadece birkaç kez gidip, oynadığınız ofansif oyunla, rakip oyuncuların defansif anlamda taktiksel zafiyet yaşamalarını sağlamanın mümkün olmadığı dönemdeyiz. Taktiksel zafiyete sebebiyet vermek, ancak karşı kaleye gidebildiğiniz kadar fazla gitmekle ve hızlı düşünüp hızlı oynayarak karşı takımın pozisyon almasını beklemeden golü bulmakla mümkün olabiliyor. Hızın ikinci bir kerameti, kısıtlı olan maç süresince çok sıklıkta karşı kaleye yaklaşmakla, gol pozisyonuna girme olasılığınızın artmasıdır.

Taktik anlayışı içerisinde hızın yerinden bahsedersek, hızlı futbolu daha doğru okuyacağımıza inanıyorum.

Genel kanı aksine, hazırlık paslarının, yan veya geriye oynanan pasların oyununun hızlı oynanmasını etkilediğini düşünmüyorum. Sonuçta bir oyun kurulması gerekiyor ve bu da defanstan hazırlık paslarıyla başlıyor. Topu kaptırmamak, oyunu diğer yöne çevirmek veya oyunu rahatlatmak için yana veya geriye atılacak paslara da ihtiyaç duyulur. Geriye veya yana atılan pası alacak oyuncu, topu hızlı bir şekilde bir başka arkadaşına ulaştırdığı müddetçe oyun yavaşlamaz. Mesela oyunu hızlı oynamak adına, sürekli dikine anlamsız şekilde zor pozisyonda olan arkadaşına top kullanmak, geri veya yan pas vermekten daha yanlıştır. Hızlı oyun ile kastettiğim, hızlı bir şekilde pas alışverişi yapmak, ayakta topu fazla tutmamak, kullanılan kısa pası mümkün olduğunca sert oynamak, mümkün mertebe toptan daha önde olacak şekilde hızlı bir şekilde sahada pozisyon almak ve pas alternatifi yaratmak, bek oyuncularının hücuma hızlı çıkışlarıyla oyuna tempo kazandırmak olarak anlatılabilir.


Türk futbolunun son yıllarda geri kalmasının en önemli sebeplerinin başında, futbolu hızlı oynamamak olduğunu söyleyebiliriz.

Teknik olarak futbolumuz iyi düzeyde, yetenekli oyuncularımız mevcut. Örneğin, milli takımda Selçuk, Emre, Hamit, Arda, Nuri, Topal, Mehmet Ekici gibi isabetli pas yapabilecek, oyunun kaderine etki edecek kaliteli oyuncularımız var. Ayağa isabetli pas istatistikleri baz alınırsa, milli takımımızın bugün 2012 Avrupa Şampiyonası’nda oynayan çoğu takımdan daha önde olduğu görülecektir. Ama bu pas alışverişini rakip takım defansif olarak pozisyonunu alacak şekilde yavaş yaptığımız için, topu ayağımızda fazla tuttuğumuz için, sahada topun çevresinde ve önünde çabucak pozisyon almadığımız için, sert kısa paslar kullanmadığımız için, beklerimizi hızlı bir şekilde hücum bölgesine taşıyamadığımız için 3. bölgede üretkenlik sağlayamıyoruz. Maçın sonunda oynadığımız pas futbolunun, sonuca hiç katkısı olmayabiliyor.

Süper ligdeki maçların çoğu o kadar düşük tempoyla oynanıyor ki derbi maçlarının dışında herhangi iki takımın maçlarını izlemek bir eziyete dönüşüyor. Defansif anlayışları da oturtan takımlar, yavaş oynadıkları için birbirlerine az pozisyon veriyorlar. Maçların çoğu bu sebeple keyifsiz ve mücadele şeklinde geçiyor.

Fenerbahçe’nin sabırla ama yavaş pas yaparak, temposuz oynadığı oyunla geçen sene süper ligde şampiyon olması, bu sene de bu hafta itibariyle lider konumda bulunması futbolumuzun yavaşlığını gösteriyor. Avrupa’daki takımlarımızın adı sanı duyulmamış takımlara elenmesi genelde ofansif olarak yavaş oyun oynamaktan kaynaklanıyor.

Hızlı futbol oynamak için ilk ve kalıcı adım olarak yapılması gereken altyapıdaki eğitim eksikliğini gidermektir. Futbolcu adayı olan her çocuk, hem mental anlamda hem de fiziki olarak hızlı düşünme ve hızlı hareket edebilme üzerine eğitim görmelidir. Örnek olması açısından Avrupa'daki futbol takımlarının altyapı ve üstyapı sistemleri incelenebilir. Yurtdışından federasyonun girişimleriyle getirilen performans uzmanı antrenörlerin ve mentörlerin milli takımlardaki ve üst düzey kulüp takımlarındaki altyapı seviyelerinden göreve başlamaları sağlanabilir.

Profesyonel takımlar bazında teknik direktörlerin hızlı futbol üzerine bilgilendirilmesi ve fiziki kalitenin bilimsel antreman programlarıyla daha yüksek seviyeye çekilmesi daha hızlı futbol oynanmasına katkı sağlayabilir.

Avrupa standartlarına uygun olarak futbolumuzun hızlandırılması, var olan teknik kalitemizin işe yarar hale gelmesini sağlayacaktır ve başarılar tekrar söz konusu olacaktır. Aksi halde, futbolumuz Avrupa futboluyla yarışamaz.

12 Temmuz 2011 Salı

Kazanmayı Seven Başkan


Bir öğrenci sınavda neden kopya çekmeye ihtiyaç duyar? Çünkü sınava yeteri kadar çalışmamıştır. Sınava hakkını vererek çalışan öğrenci kopya çekmeyi aklından bile geçirmez. Çünkü soruların tümünü cevaplandırabileceğine dair özgüveni yüksektir.
Fenerbahçe Aziz Yıldırım’ın 13 senelik başkanlık döneminde, şu an muallakta olan şampiyonluğu dahil olmak üzere 5 kere şampiyonluk elde etti.

Ben de Galatasaraylı kimliğimi bir yana bırakıyorum. 25 yaşındayım. 13 senelik Aziz Yıldırım’ın başkanlığı süresince her sene Fenerbahçe’nin 34 lig maçının en az 20 tanesini 90 dakika canlı izlemişimdir. Bu 13 sene boyunca, “Fenerbahçe’nin muhteşem oynadığı aklında kalan maç veya maçlar var mı?” diye sorsalar Denizli’de şampiyonluğu kaybettiği sene Galatasaray’la kendi evinde oynayıp 4-0 kazandığı maç derim. Bir de Zico zamanında CL’de Kadıköy’de oynadığı maçları söylerim.

13 sene için 13 x 34 lig + Avrupa maçlarını bir araya koyduğumuz zaman topu topu 5 tane harika maç hatırlıyorsam, burada bir sıkıntı var demektir.

Fanatizmi bir yana bırakmış, futbol sevdalısı Fenerbahçeli arkadaşlarımın çoğu da Fenerbahçe’nin Aziz Yıldırım dönemi boyunca doğru düzgün, tüm maçların hakkını tam anlamıyla vererek top oynamadıklarından şikâyetçiler. Yanlış anlamayın, kazandıkları şampiyonlukların hiçbirinde şaibe aramıyorum. Ama bu dönem boyunca sınav için çalışmanın yeterli düzeyde olmadığından bahsediyorum.



Türkiye Süper Ligi hepimizin bildiği gibi büyük takımların hegemonyasında geçiyor. Hangi büyük takım o sene diğerlerinden biraz daha farklı bir şeyler ortaya koyuyorsa genelde şampiyonluğu elde ediyor. Futbolun ülke içi organizasyonsuzluğunun sonucu olarak büyük takımlar sadece formalarını koysalar ligi zaten ilk 7-8 sırada tamamlıyorlar.

Fenerbahçe ne yazık ki Aziz Yıldırım dönemi boyunca sadece ligde şampiyon olmayı bir hedef olarak gördü ve bu dar vizyonla takımı iyi oynamaya yönlendirecek değil de taraftarı coşturacak, medyayı kendi tarafına çekecek, günü kurtaracak yıldız transferlere yöneldi. Bu vizyon Türkiye’de ligleri silip süpürmeye yetebiliyor. Ama foyamız Avrupa’da ortaya çıkıyor. Takımlar elde ettikleri lig şampiyonluklarının ne kadar başarılı bir çalışma sistemiyle elde edildiğini Avrupa’da görme şansına erişiyorlar. Maalesef kulüp takımı düzeyinde son birkaç yıldır çok gerilerdeyiz. Ortalama seviyede Avrupa takımları sadece fiziki güçleriyle takımlarımızı alt ediyorlar.

Bu gözlemin tek bir açıklaması var. Başarıların gelmesi, iyi plan ve iyi bir çalışma sistemi kurulmasından ziyade; bireysel performanslar, ekstra şans, karşı takımların zayıflığı gibi faktörlerin birleşmesiyle gerçekleşiyor.

Geçen yazımızda, şike gündeminde en çok zarar görecek olanın, “futbol” olduğundan bahsetmiştik. Diğer mağdurlar da Fenerbahçe teknik heyetini temsilen Aykut Kocaman, futbolcuları temsilen ise kaptan Alex’tir benim gözümde. Fenerbahçe’nin yıllardır doyurucu futbol oynamadığını kabul etmemize rağmen, son sezonu istisna olarak gösterebiliriz. Yıllardır ilk defa Fenerbahçe maçlarını keyif alarak izlediğimi ve sezon başından beri, bunun Aykut Kocaman’ın eseri olduğunu savunduğumu belirtmek isterim. Aynı şekilde Alex’in üstün performansından da son derece keyif aldığımızı kimse inkâr edemez. Böyle bir sezonda ortaya çıkan bu tatsızlık, futbolcuların ve teknik ekibin emeklerini hiçe saymıştır. Yöneticilerin saha dışında karıştırdığı işler, sahada emek veren adamların akıttığı terleri gölgelemiştir. Futbol’un kendisinden sonra, şikenin açığa çıkması en çok Aykut hocayla, Alex’i üzmüştür.

Bir takım şampiyon olmak istiyorsa şampiyonluğun hakkını verecek kadar çalışmalıdır. Eğer çalışmışsa rakiplerinin tümünü bileğinin gücüyle yenebileceğine inanır. Bu durumda futbol dışı hukuksuz girişimlere ihtiyaç da duymaz.

Aziz Yıldırım eğer bu tarz bir girişimde bulunmuşsa – ki bunu düşünmek bile istemiyoruz – dersine iyi çalışmadığı için bu sene de bir son dakika golü yiyebilme korkusuyla bunu yapmıştır. Futbolu futboldan anlayanlara emanet etmeye başladığı bu sene, güzel futbol oynamanın şampiyonluğa yetmeyeceğini düşünmesi, futbolu değil de kazanmayı seven bir başkan olduğunu özetliyor. Sanırım, sadece kazanmaktan başka, futbolu da seven başkanlara ihtiyacımız var.

18 Mart 2011 Cuma

Derbi Her Zaman Derbidir

Derbilerden sonra yazı yazmayı sevmiyorum. Bunun Galatasaraylı oluşumla, Fenerbahçe’nin galibiyetlerini kaldıramayışımla falan ilgisi yok. İki takım da güncel form grafiklerinden, lig tablosundaki durumlarından, sakatlık ceza gibi olumsuzluklardan etkilenmeksizin, ellerinden gelen her şeyi en yüksek motivasyonla ortaya koydukları için genelde şans kimin yanında daha fazla durursa gülen taraf o oluyor bu maçlarda. Derbilerden sonra söyleyecek fazla bir şeyim olmadığı için her zamanki gibi yazıyı maç saatinden önce yazmaya karar verdim.

Son bir haftadır etrafımdaki herkes Fenerbahçe’nin Galatasaray’a fark atacağını söylerken, ben de böyle düşünenlere bu kadar emin olmamaları gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Cimbom’un hezimete uğrayacağını düşünenler arasındaki Galatasaray taraftarı sayısının, Fenerbahçelilerden fazla olması ise durumu daha ilginç kılıyor. Son yıllarda Galatasaray taraftarının Fenerbahçe maçlarından önce yaşadığı umutsuzluğun artış gösterdiğini hepimiz gözlemliyoruz. Öğrenilmiş çaresizlik böyle bir şey sanırım. Sarı kırmızılı camiadaki kriz ise bu ümitsizliği pekiştirdi. Galatasaraylılar, en iyi zamanlarda bile alt edemedikleri Fenerbahçe ile tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşarken karşılaşacak olmanın sonuçlarından ürküyorlar. Bense bu maçın, bugüne kadar oynadığımız derbilerden hiçbir farkı olmadığını düşünüyorum. Yıllarca, derbilerde oynanan futbol kalitesinin sonuçlara etki etmediğini gözlemledim. Galatasaray tarihinin en parlak sezonunda, İspanyada 4 gol attıktan bir hafta sonra, ligde pek iddiası olmayan Fenerbahçe’ye yenilmedi mi? Şampiyonlar Liginde çeyrek final oynayıp son derece şaşaalı bir şekilde Ali Sami Yen’e gelen Fenerbahçe’nin o maçı vermesi herkesi şaşırtmadı mı?


Futbolcu kalitesi, form durumu, teknik direktör farkı, ligdeki sıralama... gibi bahis oynarken inceleyip kupon hazırlayacağımız istatistikler Fenerbahçe-Galatasaray maçı için geçerli değildir. Hiç olmadı. Geçerli olabilecek bir istatistik varsa, o da favori takımın genelde puan kaybetmesidir. Ayrıca ben bugüne kadar Galatasaray'ın kötü oynadığı bir Fenerbahçe maçı hatırlamıyorum.(6–0 dâhil)

Galatasaray yeni stadında ilk defa derbi oynayacak. Maça her zamankinden farklı olarak, hiçbir hedefi olmadan çıkacak. Fenerbahçe için ise bu maç liderliğe, hatta şampiyonluğa mâl olabilir. Galatasaray’ın son günlerde aldığı sonuçların sebebi, hiçbir hedefi olmayışıdır. Ancak derbide bambaşka bir motivasyonla oynayacaktır. Kadrosunun kalitesi farkı bu motivasyonla kapanacaktır. Bu derbinin sonucu için tahmin yapmak ise bence imkânsızdır.

Biri gelip “Galatasaray hafta sonu Gençlerbirliği ya da Fenerbahçe’yle oynayacak, sizce sarı-kırmızılıların galip gelme ihtimali hangi maçta daha fazladır?” dese, cevabım Fenerbahçe olurdu.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Yine Taraftar

İnsan kendisi hakkında da yeni şeyler öğrenir ya bazen. Hangi takımı tutuyorsunuz sorusuna yıllarca böbürlenerek “GALATASARAY” demiş biri olarak, bu soruya son birkaç defadır “Arsenal” diye cevap verdiğimi fark ettim. Buna birkaç sene önce şakayla karışık başlamıştım. Arsenal’in maçlarını izlemekten çok keyif alıyordum, ancak taraftarlık boyutunun Galatasaray sevgisine yaklaşabileceğini tahmin etmemiştim. Durumun vahametini “Galatasaray Arsenal ile bir daha oynarsa kimi tutacaksın?” sorusuna cevap veremeyince kavradım. Bu iki kulüp arasında her hangi birine öncelik veremiyordum. Ne yazık ki bu dengenin, Arsenal taraftarlığımdaki artıştan değil, Galatasaray sevgimdeki azalmadan kaynaklandığını düşünüyorum. Her zaman gurur duyduğum Galatasaraylılığımdan, soğumak diyemem ama rahatsız olmaya başladım.


Bazı arkadaşlar bu düşüncelerimden dolayı “Gerçek Galatasaraylı” olmadığımı, son dönemdeki sportif başarısızlıklardan etkilendiğimi düşünebilirler ancak maalesef mesele o kadar basit değil. Hem sportif başarı arasaydım, 6-7 senedir her hangi bir kupa kazanamayan Arsenal’i değil, önüne gelene 6-7 atan Chelsea’yi desteklerdim. Ben, şampiyon olmasakta olur, yeterki Şampiyonlar Ligine gidelim diyen, o Çarşamba akşamları Şampiyonlar Ligi müziği eşliğinde sarı kırmızı formayla maça çıkacak olmanın heyecanını, şu anda yazarken bile tekrar hisseden bir Galatasaray taraftarıyım. Çünkü ben son şampiyon ünvanını taşısa da Inter’i değil, Milan’ı yakıştırdığım gibi, o turnuvaya başkasını değil sadece Galatasaray’ı yakıştırıyorum. Galatasaraylılık, Uefa kupasına sevindiğin kadar, Hagi gibi bir adamın bizim kulüpte oynayışına dünya gözüyle tanıklık etmiş olmaya da sevinmektir.

Büyük derbimizi canlı izlerken bile son derece objektif kalabilirken, bazı saha dışı durum ve olaylarda, Fenerbahçeli olmadığım için Allaha şükretmişliğim var geçmişte. Saha içinde tekil oyunculara, saha dışında şahıslara dayalı düzen; hataya tahammül edemeyen, oyuncusunu hem göklere çıkarıp hem yerden yere vuran, hatta kaptanına dayak atmaya kalkan bir taraftar grubu; oyuncusunun(Tuncay) saha içinde gülümsemesini futbolu sevmek değil de önemsememek olarak algılamak; teknik direktör değiştirmeyi tüm sorunların tek çözümü olarak görmek; sıkışılan her anda buz dolabından eski başarıları çıkarıp ısıtmak; Galatasaray’ı yenmenin dünyadaki en önemli şey olması; Avrupa kupalarındaki basiretsizlik ve bunu yerel başarıların ardına saklayan zihniyet; Fenerbahçe ile ilişkilendirdiğim davranış biçimleriydi bir zamanlar. Sarı-lacivertlilerin bunları yavaş yavaş aşıyor olması sevindirici. Üzücü olan ve yukarıdaki maddeleri tek tek yazmamın sebebi ise her birinin günümüz Galatasaray’ında karşılık buluyor olması.


Hagi futbolu bıraktığı günden beri onlarca 10 numara harcamak; büyük kaptan dediğimiz adamı, teknik direktör sıfatıyla yuhalayabilmek; tribünlerin çok sevdiği yöneticinin gizli kapaklı istifa etmesi; Lincoln’ün soyunma odasında hırpalandığı iddiaları; yeni Metin Oktay’ımız diye göklere çıkardığımız çocuğu, sırf eğlenmesini bildiği için ezmeye çalışmak(Ali Sami Yen’de kaptanlık pazubandı kolundayken); Rijkaard’ın arkasındayız açıklamasının mürekkebi kurumadan, adamı apar topar göndermek; iki buçuk sene içinde 6. teknik direktörü getirmek; Uefa kupası hacim olarak en büyük kupa da olsa arkasına saklananların artık taşıyor olması; Fenerbahçe beraberliğine neredeyse sevinecek olan garip insanlar(itiraf ediyorum sevindiler, meşale bile yaktılar); bırakın salı ve çarşambayı, perşembe günleri bile Avrupa maçımızın olmayışı; tüm umutların yeni stada, yani bir binaya bağlanmış olması… beni kahrediyor.


Hep bir sebep bulmaya çalışmışımdır; Neden Inter, Chelsea, Fenerbahçe… kendi liglerinde son derece başarılıyken Avrupa’da hep başarısızdır? Milan, Manchester United, Galatasaray… yerli ligde başarılı olmasalar bile Avrupa Kupalarında her zaman dik durabilmelerini ne sağlıyor? Yönetimler değişiyor, teknik ekipler değişiyor, futbolcular değişiyor. Değişmeyen, o kulübün taraftarı kalıyor. Yani cevabı hep taraftarın içinde saklı buldum ben. Şu andaki yönetimin, futbolcuların doğru insanlar olmadığı çok açık da olsa aynı şekilde Galatasaray’daki bozulmanın da taraftarın içinde saklı olduğunu düşünüyorum.


İmparator(!) sağolsun, futbolda motivasyonun(daha doğrusu gaz’ın) önemini biliyoruz. Yeni stadın da gazıyla Galatasaray şampiyon bile olabilir bu sezon. Ama bu, işlerin daha iyiye gideceğini göstermez. Başarısız birkaç sezon geçirmeye üzülmüyorum, hatta seviniyorum ben. Belki sportif başarısızlık sayesinde içimizdeki skor taraftarları azalacak, elenecek, gerçek Galatasaraylılar süzgecin üzerinde kalacaktır.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Rakibe Saygı, Oyuna Saygı, İzleyene Saygı


Fenerbahçe 15 gün içerisinde biri derbi(hazırlık maçı da olsa) diğer ikisi şampiyonlar ligi ön eleme maçı olmak üzere 3 maça çıktı. Bu maçlardan 1 galibiyet, 1 beraberlik, 1 yenilgi aldı. Bu sonuçlarla beraber Fenerbahçe camiası şu an büyük bir moral bozukluğu içinde. Fenerbahçe taraftarı, yöneticilerinin de gazıyla “Şampiyonlar ligine gireceğiz ve orada 2 sene önceki halimize geri döneceğiz” beklentisi içerisine girmişlerdi. Tamam, kabul ediyorum, yöneticiler genelde taraftarlarını başarılara motive etmek zorundalar ve bunun karşılığında yönetici koltuğunda sürekliliklerini sağlıyorlar. Vaatleri olmayan bir yöneticinin ya da başkanın o koltuğa bir daha layık görülmesi Türkiye şartlarında pek sık rastlanan bir olay değil. Ancak yöneticilerin de taraftarlarını aşırı hayal kırıklığına uğratacak söylemlerden uzak durmaları gerektiğini anlamaları gerek.

UEFA’nın 3 senedir başlattığı güzel bir çalışma var: “Oyuna saygı, farklılıklara saygı, izleyiciye saygı”. Eğlence yanını ne kadar çok sevsem de futbol, dalga geçilecek bir oyun değil. Futbolda rakibiyle, oyunla ve izleyiciyle alay eden takımın ne olursa olsun başarılı olmasını istemem. “Alay eden takım”dan kastım “Nasıl olsa yeneriz, nasıl olsa gol atarız” havasında oynayan ve futbol doğrularını uygulamayan takımdır. Young Boys maçlarına çıkmadan önce Fenerbahçeli yöneticilerin rakiplerini küçümsediklerini ve çok rahat davrandıklarını gözlemledim. Bir anlamda Fenerbahçe camiası rakibine saygı göstermiyordu. Maçlardan önceki bu önyargının Fenerbahçe’ye sonuçlar bazında sağlam bir tokat olarak dönebileceğini düşündüm. Gerçekten de futbol anlamında iki maçta da Young Boys Fenerbahçe’ye mutlak üstünlük kurdu. Young Boys’lu oyuncular biraz daha becerikli olsalardı, iki maçında skoru Fenerbahçeli taraftarların tekrar stat yakma girişimleriyle son bulabilirdi. Ancak ikinci Fenerbahçe – Young Boys maçının son dakikalarında Fenerbahçe’nin Young Boys’u elemesini en fanatik Fenerbahçeli’den bile daha çok istedim. Çünkü Young Boys’lu futbolcular “Biz Fenerbahçe’yi her türlü yeneriz” havasına girmişlerdi. (Aynı şekilde Dünya Kupası’nda, Brezilya teknik direktörü Dunga’dan nefret etmeme rağmen maçın son dakikalarında Brezilya’nın Hollanda’yı elemesini diledim.) 92’nci dakikada Semih’in kaçırdığı gol sonrası çok üzüldüm.

Fakat Fenerbahçeliler kendilerini kandırmasınlar. Young Boys iki maçta da göze hoş gelen futbolu oynayan takımdı. Semih son dakikada o golü atsa bile Fenerbahçe bir sonraki turda Werder Bremen, Sevilla, Tottenham gibi takımlardan hangisini eleyebilirdi ki?

27 Nisan 2010 Salı

Fenerbahçe'nin Başarısı, Galatasaray'ın Başarısızlığına Farklı Bir Bakış

Rijkaard Galatasaray'a geldiği zaman, Fenerbahçeli bir ekşisözlük yazarının yaptığı yorum:

"nası anlatıyim daha... hani saat gecenin üçü olmuştur. artık barda topu topu üç-beş sap ve iki tane kız kalmıştır. kızlardan biri 'bi ömür geçse böyle hatun yapamayız hacı' diyeceğiniz kadar güzel bir kızdır. o kadar çekicidir ki onunla tanışıp yakınlaşma ihtimali bile gerçekçi gelmez. diğeri ise vasat, alkollü olmasanız muhtemelen dönüp bakmaya bile uğraşmayacağınız ama loş ışıkta, saatte sabahın üçü olunca, 'iyi değil ama gideri var' diyeceğiniz ve sizi açık açık kesen kızdır. birinciye yanaşmaya cesaret edemediğiniz için, gerçekçi olup ikinciye yaklaşır ve başarıya ulaşınca kendinizi tatmin olmuş hissedersiniz o an için. sonra kafanızı çevirip sağınıza bir bakarsınız ki, bütün gece yanınızda dikilip şarkılara saçma sapan tempo tutup etrafı kesen diğer sap, birinci kızla elele bardan çıkıyor. o an başınızdan aşağı kaynar sular dökülür. arkalarından öylece bakakalır, bu gerçeği kabullenemezsiniz. "nasıl olur lan!! ben niye yapamadım???" diye sayıklarsınız bir süre. sonra başınızı tekrar önünüze çevirip, ikinci kıza bakarsınız çaresizce.

bu hikayede kızların yerine christoph daum ve frank rijkaard'ı koyun. kimin hangi kız olduğunu sanırım belirtmeye gerek yok. şöyle bir düşünüyorum, bundan daha üzücü bir haber ne olabilirdi diye. herhalde ancak jose mourinho galatasaray'a gelse bundan daha fazla üzülürdüm. 2. sıraya alıyorum o yüzden rijkaard'ı. "


Gerçekçi olanlar hedefine ulaşmak üzere, ya biz Galatasaraylılar cesaretli olduğumuz için üzülelim mi, güzel kızın bizim olduğu gerçeğini unutalım mı?

8 Nisan 2010 Perşembe

İşte Bunun İçin Teşekkürler


Fenerbahçe Acıbadem'in başarısıyla ilgili birşeyler yazmak istedim ama beceremedim. Neyseki İlknur imdadımıza yetişti. İlknur'un yazısı aşağıda.


İŞTE BUNUN İÇİN TEŞEKKÜRLER
Bu ülke son 10 yıldır takım sporlarında birçok başarıya şahit oldu. Hatta kupa2 ve kupa3’te olduğu gibi mutlu sonlara da ulaşıldı. Fakat Avrupa’nın bir numaralı kupası ülkemize, hiçbir zaman bu kadar yakın olmamıştı. Fenerbahçe Acıbadem voleybol takımı bu kupayı ilk kez ülkemize getirmek için geçen hafta sonu Cannes’a doğru yolculuğa çıktı. Aslına bakarsanız bu takım buralara her türlü başarıyı ilk seferinde tadarak gelmişti. 6 sene önce 2. ligde olmalarına rağmen kısa bir sürede 1. lige çıkmışlar ardından geçen sene ilk defa şampiyonluklarına ulaşmışlar böylece ilk kez Avrupa Bayanlar Voleybol Şampiyonlar ligine katılmaya hak kazanmışlardı. Fenerbahçe Acıbadem 2009 -2010 sezonuna da fırtına gibi başlayarak sezonu yenilgisiz kapattı. Hatta ligle birlikte kupa ve Şampiyonlar Ligi’de dâhil oynadığı 37 maçta da yenilmeyerek kırılması zor bir rekora da imza attı. Artık amaç oynanacak olan 38. ve 39. maçı da alıp yenilgisiz olarak Avrupa şampiyonluğuna ulaşmaktı. Final-four’da ilk günkü rakibimiz ev sahibiydi. Oyuna set vererek başlamamıza rağmen maçı tie-break setine getirmeyi bildik. Fenerbahçe Acıbadem’in Türk sporuna katkısı böyle anlarda iyice belirginleşiyordu. Birçok izleyici tie-break setinin 15’ te bittiğini ilk defa bu maçta öğrendi, belki de ilk defa futbol dışındaki bir spor için heyecan duyulmaya başlandı ve yine ilk defa yürekler sadece ekranda değil o salonda atmak istedi. Setin kazanılması ve ardından finale çıkılması için 2 farklı üstünlük gerekiyordu ama ne Cannes ne de Fenerbahçe Acıbadem maçı bırakıyordu. Set uzadı, uzadı ve son gülen sarı melekler oldu. Maçı hem salonda hem ekranda izleyen birçok sporsever de böylece bu tarihe tanıklık etmiş oldu. Artık takımımız finaldeydi. Ertesi gün rakibimiz bu kupayı tam 6 kez kazanan Bergamo’ydu. Maç başladı ve 2–0 geriye düştük ardından muhteşem bir geri dönüşle maçı 2-2 ye getirdik. Maç yine tie-break setine kalmıştı ama şans bu sefer bizden yana değildi ve 3-2 yenilerek Avrupa ikincisi olduk. Ama başka neler oldu dersiniz? Fenerbahçe futbol takımı Kayserisporla kritik bir maça çıkmasına rağmen Başkan Aziz Yıldırım Cannes’da olmayı tercih etti, Şükrü Saraçoğlundaki ekranlar futbolu değil voleybol maçını gösterdi, Türkiye Futbol Federasyonu başkanı bile sayın bakanımız Faruk Nafiz Özak ile birlikte o maçı izledi, televizyondaki tüm haberler yayınlarına bu başarının öyküsüyle başladı, Denizli’de kaçan şampiyonluktan sonra bile ağlamayan Aziz Yıldırım’ın gözleri ilk defa bu maçta doldu. Sarı melekler maçın bitiş düdüğüyle birlikte duygu dolu anlar yaşarken belki de birçok gencimiz artık voleybol oynamaya karar verdi, belki de birçok kulüp ve takımlar bu başarıyı haklı yere kıskanıp ve takdir edip amatör branşlara yatırım yapmaya karar verdi. Atatürk havalimanı da bu ilklerden payını aldı ve ilk defa yeni transfer edilen bir futbolcuyu görmek için değil de bir voleybol takımını karşılamak için doldu taştı. Evet, sadece 2 günde birçok şey değişti Türkiye’de. Eğer bir takım, o oyunu bilmeyenlere bile maçını izlettirip en azından sonucunu merak ettirdiyse belki bizde sadece futbol ülkesi değil aynı zamanda voleybol, aynı zamanda yüzme, aynı zamanda boks... Aynı zamanda spor ülkesi olabiliriz.
İşte bunun için alkışlarımız bu işe maddi manevi her türlü desteği veren Acıbadem grubu yönetim kurulu başkanı Mehmet Ali Aydınlara, işte bunun için tüm tebriklerimiz Tüm amatör branşlara neredeyse futbolla aynı değeri veren Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı Sayın Aziz Yıldırım’a ve işte bunun için TÜM TEŞEKKÜRLERİMİZ Gamova’ya, Osmokrovic’e, Çiğdem’e, Seda’ya, Naz’a, Eda’ya kısacası TÜM SARI MELEKLERE. . .

27 Mart 2010 Cumartesi

Yarın Güzel Futbol İzlemek İstiyorum

Rijkaard’ı bir haftanın sadece 90 dakikası boyunca rezil etmek, geri kalan tüm zamanlarda “Helal olsun bu adama!” demek, sezonun geçmişine ait bir özetti benim açımdan.

Ancak artık yarın o 90 dakika boyunca da “Helal olsun!” demek istiyorum.

Söylemlerine, felsefesine, bu ülkeye fazla bir adam olduğu gerçeğine yakışan bir kenar yönetimini, bu kenar yönetimine yakışan bir futbol takımını sahada görmek istiyorum.

Çünkü, bu ülkenin futbol oynama kültürüne sahip tek takımının, bu kültürü içine sindirmiş ve geliştirmeye çalışan futbol adamlarının elindeyken, bu kültüre kendilerini ait hissedip hiçbir zaman ait olmayanlara, bir “futbol nasıl oynanır” dersi vermesinin zamanı geldi.

Futbolsuz Galatasaray – Fenerbahçe maçları izlemekten bıkan taraftarlardanım.

Bizi futbolsuzluğa iten her türlü sebepten sıyrılıp büyüklük gösteren, kafasında yalnız futbol oynamayı düşünen, üst düzey konstantre bir futbolcu ve seyirci topluluğuyla, artık güzel futbol oynamanın zamanı geldi.

Dikkat ederseniz futbol oynamayı düşünen seyirci diyorum, maçı yaşayan, "Saldır Galatasaray” tezahuratından sıyrılmış bir seyirci topluluğundan bahsediyorum.

Umarım zaman yarındır, 10’suz olsak da olmasak da Ali Sami Yen'de futbol istiyorum.

29 Ekim 2009 Perşembe

Öğrenilmiş Çaresizlik


Bir grup psikolog, pireleri kullanarak bir deney yapar. Pirenin ne kadar zıpladığını ölçerler ve 50 cm zıpladığını görürler. Pireyi yüksekliği 30 cm olan cam kavanoza koyarlar. Kavanozun ağzını kapatırlar. Kavanozu altından ısıtırlar. Pire ısındıkça zıplar ve zıpladıkça kapağa çarpar. Bir süre sonra pire kapağa çarpmamak için 29 cm sıçrar, düşer. Ama kapağa çarpmaz. Pire bunu alışkanlık haline getirdikten sonra kavanozun kapağını açarlar. Pire kapak açık olduğu halde 29 cm’den fazla sıçramayı denemez. . Hâlbuki eskiden 50 cm sıçrardı. Pire bu deneyle 29 cm' den fazla sıçrayamayacağını öğrenir ve bu sebeple hiçbir zaman kavanozun dışına çıkmayı başaramaz. Psikologlar öğrenme teorilerinde bu kavrama “öğrenilmiş çaresizlik” diyorlar.

Bir başka araştırmacı grubu birkaç köpekbalığını oda büyüklüğündeki bir cam bölmeye koymuş. Cam bölmenin diğer tarafında da diğer balıklar yaşıyormuş. Köpekbalıkları yiyecek olarak gördükleri balıkların tarafına geçmeye çalıştıklarında cam bölmeye çarpıp geri dönüyorlarmış. Bir süre sonra cam bölmeye çarpma sayısında azalma olmuş. Köpekbalıkları 21. günden sonra cam bölmelere hiç çarpmamayı öğrenmiş. Cam bölme kaldırıldıktan sonra da yem olarak gördükleri hayvanlara doğru yüzmeyi denememişler. Sadece cam bölme sınırına kadar yüzülebileceğini sanıyorlarmış. Artık diğer balıkları yiyemeyeceklerini anlamışlar ve balıklara dokunmamışlar. Çünkü köpekbalığı çaresizliği öğrenmiş. (Mehdi BARAN pdr uzmanı)

Geçen senelerde bir ÖSS test kitabında bir soru çıkmıştı. “Galatasaraylı futbolcuların Fenerbahçe maçından önce, daha önceki maçlarda aldıkları sonuçlar akıllarına gelmekte ve Galatasaraylı futbolcular –ne yaparsak yapalım yine kazanamayacağız- diyerek daha az çalışmakta ve tekrar başarısız olmaktadırlar. Bu durum, öğrenme teorilerindeki hangi kavrama örnek olabilir? Cevap: D) Öğrenilmiş çaresizlik ”

Yukarıdaki deneyler ve bu nüktedan test sorusu, Galatasaray’ın Kadıköy sorununu çok güzel özetliyor.10 senedir bir beraberlik bile alamamanın hakemle, şikeyle, fiziksel üstünlükle falan alakası yok. Sadece futbolcular değil, yöneticisiyle, taraftarıyla, tüm Galatasaray camiası çaresizliği öğrenmiş. Saracoğlu’nun atmosferi de Galatasaray’ın üstündeki bu baskıyı artırıyor. Fazla söze gerek yok, bir spor müsabakasında seyirci etkisini özetlemek için de bir anekdotla bitirelim:

Kurbağalar arasında bir yarış düzenlenmiş. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış. Ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri, yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece su sesler duyulabiliyormuş:
"Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.
Seyirciler bağırıyorlarmış: "...Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!.." Sonunda, kurbağaların bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki kuleye çıkan kurbağa sağırmış! (Mehdi BARAN pdr uzmanı)