milli takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
milli takım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Nisan 2011 Cumartesi

Akıllı Duygu Kullanımı

Ulus olarak bizi farklı kılan en önemli özelliklerimizden biri, duygularımızın aklımıza hükmettiği anların, aklımızın duygularımıza hükmettiği anlardan çok daha fazla olmasıdır.


Bu yüzden çoğu zaman doğru kararı veremediğimiz bir gerçek. Doğru kararı vermesek de duygularımızın bir şekilde bizi doğruların yanında tutması, onları ne kadar büyük yaşadığımızın bir göstergesi.

Bilgi çağı diye adlandırdığımız bu çağda, herkesin doğrular peşinde koştuğunu göz önüne alırsak, “sadece duygularımızla daha ne kadar doğruların çevresinde yer alabiliriz?” sorusu bugün kendimize sormamız gereken ilk soru belki de.

Bugüne kadar duygularımızın bizi bir yerlere getirdiğini, bizi özgün kıldığını düşünürsek, bir karar verirken hükümranlığı tamamen aklımıza vermenin vefasız ve yanlış bir hamle olacağını söylemek isterim. Ama her kaçırdığımız, geç öğrendiğimiz doğrunun, özellikle bu çağda bizi gerilettiğinin de farkında olmamız gerekli. Aklımıza daha çok öncelik vermemiz gerektiğini her zaman düşünmeliyiz. Dengeli bir akıl-duygu harmanlamasının kesinlikle fark yaratacağını görmeliyiz.

EURO 2012 elemelerinde 5 grup maçı yaptık, kazandığımız 9 puanın hepsini büyük duyguların, hırslı ve mücadeleci oyunların sonucu elde ettiğimiz görülüyor. Kaybettiğimiz 2 maç dâhil tüm maçlarda yüreklerini ortaya koymayan bir tane futbolcu bile yoktu. Ama artık Almanya’yı sadece yüreğimizi ortaya koyarak, tribünlerdeki 50.000 seyircinin desteğini alarak yenemeyeceğimizin farkında olmamız gerekli. Almanya gibi sürekli ayağa oynamaya çalışan, savunma arkasına koşu yapan, becerikli oyunculardan kurulu bir takıma karşı, top rakipteyken, aşırı motiveyle yapılmış ateşli bir presin yarardan çok zarar verdiğini görmemiz önemli. Ama ikili mücadelelerde bize üstünlük sağlayacak bir hırs mutlaka bu tip zor maçların kaderini değiştirmek için gerekli olabilir. Bu noktada duyguların devreye girmesi artı bir güçtür.

Yine Avusturya maçında güzel başladığımız oyunu bozan duygu yoğunluğundan bahsetmeliyim. Maçın başında 1-2 dakika hamle üstünlüğü rakibe geçtiği zamanlarda, tüm takım topun belli bir süredir kapılamamasına aşırı bir reaksiyon gösterdi. Topu geri almak için kapıldığımız duygu patlaması maç boyu devam etti. Organize ataklar yaparak başladığımız maçta, heyecan ve telaştan üst üste 2 pas yapamayan bir takım hüviyetine büründük. Oysa Arda, Nuri, Mehmet, Hamit, Selçuk gibi topu versen, sabahtan akşama kadar rakibe geri vermeyecek kadar yetenekli orta saha oyuncuları sahadaydı. Zaten kısa süreliğine sakin kalabilen oyuncularımızın fark yaratıp, skoru belirlediğini gördük.

Gruptaki kaderimizi belirleyecek Belçika ve Avusturya deplasmanlarında sakin kalabilmek ve duygumuzu akıllı kullanmak, sonucu direk etkileyecek iki kilit nokta. Sanırım Hiddink de taktikten ziyade oyuncuları bu felsefeye adapte etmek için ne yapabilirim sorusuna daha fazla konsantre olacaktır.

15 Ekim 2010 Cuma

Görünen Köy Kılavuz İstemez

Öyle bir milli futbol takımımız var ki Almanya’ya kaybedince ulus olarak derin bir üzüntüye bürünüyoruz, Azerbaycan’a kaybedince yine ulus olarak hep bir ağızdan “Görünen köy kılavuz istemez”, böyle olacağı belliydi diyoruz.


Aslında 2002 Dünya Kupası’nda üçüncülüğü elde etmemizi normal gören, dünya kupasını alamayışımıza sinirlenen ve üzülen, bu dünya kupasının ardından 2 tane uluslar arası büyük turnuva kaçırmamızı normal karşılayan(!) ve ardından gelen 2008 Avrupa Şampiyonası’nda alınan yarı final başarısını yetersiz gören zihniyetin de yine aynı futbolsever halkımıza ait olması gerçeği, sanırım ilk paragrafta belirttiğim, bu 5 günlük periyottaki ruh halimizin, yaklaşık 8 senedir değişmediğini gösteriyor.

Günlük hayatta işleyişini, yapılışını, sistematiğini öğrendiğimiz, keşfettiğimiz, bir anlamda doğrularını elde ettiğimiz her işin, bu doğruları uygulamaya koyduğumuz anda, bir sıçrayışta olgunlaştığını gözlemleyebiliriz. Ne zamanki işi daha verimli ve etkili kılacak bir plan yaparız ve bu planı kendi farklılıklarımız ve yaratıcılığımız doğrultusunda düzenleriz, ancak o zaman bu işte bir başarı elde etmemiz mümkün olur.

Türkiye futbolun doğrularını Jupp Derwall ile öğrendi. Bir plan yapıldı. Zaten teknik kapasitesi yüksek olan Türk futbolcular, sıcakkanlı yaratılışlarını “alan daraltarak hücum pres yapmak” üzere kullanıp biri kulüp düzeyinde biri de milli takım düzeyinde iki büyük uluslar arası başarı elde ettiler.

2002 Dünya Kupası’nda elde edilen üçüncülük, yaklaşık 20 yıl önce yapılan planın zirve noktasıydı. Belki dünya kamuoyu bizim bu başarımıza şaşırdı, ancak milli takımının bir plan doğrultusunda ilerlediğinin farkında olan Türk halkı, kupayı alamayışımıza üzüldü, üçüncülüğe kimse fazla sevinmedi.

Ben Türk halkının o zamanki başarı karşısındaki vakur tepkisinde, Türk futbolunda bir planın var oluşunun önemli etkisi olduğunu düşünüyorum. Yine 8 sene içerisinde elde edilen başarılar ve başarısızlıklar karşısındaki Türk halkında gözlemlenen ironik ve heyecanlı tepkileri bir planın var olmayışına bağlıyorum.


Mesela 2008 Avrupa Şampiyonası elde edilen yarı final başarısına rağmen bu başarının plansız olduğunu gösteren birçok örnekle doluydu. Teknik direktör Fatih Terim şampiyonadan 2 hafta önce sahadaki dizilişimizin(!) turnuvada 4-3-3 olacağını açıkladı. Bu turnuvaya gelene kadar, herhangi bir resmi veya hazırlık maçında denenmemiş bir dizilişle büyük bir turnuvada sahaya çıkmak, plansızlığın ne ölçüde olduğunu açıkça gösteriyordu. EURO 2008’de milli takımın açık ara en değerli oyuncusunun(Arda), turnuvanın ilk maçında Portekiz’e karşı oyuna bile alınmayışı yine plansızlığa güzel bir örnek teşkil ediyordu. Alman milli takım hocası Löw’ün yarı final maçı öncesi, “Türkiye’ye karşı önlem alamıyorum, çünkü bugünkü maça kadar hangi sistemle, ne oynadıkları konusunda bir fikir edinemedim.” açıklaması da plansız olduğumuzun bizden olmayan biri tarafından dile getirilmesi açısından önemliydi.

Sanırım ülke olarak başarılar veya başarısızlıklar karşısında makul tepkiler gösterebilmemiz için ve dünya futbolunda şu an olduğumuz yerden daha saygın bir konuma yükselebilmemiz için, “ne zaman ne yapacağı kestirilemeyen” bir milli takımdan ziyade “ne zaman ne yapacağı belli olan” istikrarlı bir milli takım oluşturmamız gerekiyor.

Bunun için de “günümüz futbolunun Derwall’i” Hiddink bizimleyken futboldaki yeni doğruları öğrenmemiz ve bir plan yapmamız gerekiyor.

Bu doğruları öğrenme yolunda 2012 Avrupa Futbol Şampiyonası’na veya 2014 Dünya Kupası’na gidemezsek, ancak bir plan yaptığımız hissiyatı oluşursa, 2016’da elde edeceğimiz büyük başarının ardından vakur bir Türk halkı bulabileceğinizden emin olabilirsiniz.

15 Mart 2010 Pazartesi

Futbolcunun Oynadığı Oyundan Keyif Alması Gerektiğini Bilen Bir Teknik Adam


"Binlerce hata yapmana izin veririm ama senin sahada güldüğünü görmek istiyorum."

GUUS HIDDINK, İsviçreli genç ve hırslı bir oyuncu olan Johan Vonlanthen'e...


"Hiçbir şey yolunda gitmediğinde, zorlamaya devam edersiniz. Böyle zorlamak sizi kesinlikle daha kötü bir duruma sokar. Futboldaki en zor şey, işte bu kendine hâkim olma gücüdür."

GUUS HIDDINK

15 Ekim 2009 Perşembe

Luce Gelsin


LUCE GELSİN

Birkaç seneye kadar geri gelir ama Fatih Terim şimdilik milli takımın başında değil. Bir süre yeni adayların haberleriyle idare edeceğiz. Hiddink’ler Scolari’ler havada uçuşacak ama benim gönlümden Lucescu geçiyor. (Hiddink’e Premier Ligden teklifler yağacağı için onu Türk milli takımına ikna etmek çok zor görünüyor.)

Bu konuda kendimle çelişiyorum. Her zaman güzel top oynayan bir takımı galip gelen takıma tercih edeceğimi söylüyorum. Futbolun güzelliğinin maç sonunda değil, maçın içinde olduğunu belirtiyorum. Ama konu milli takım olunca işler değişiyor. Bir milli takım ne kadar güzel oynayabilir ki? 2 ay boyunca kendi takımında farklı adamlarla top oynuyorsun. Sonra bir anda toplanıp, 3 gün antrenman yapıyorsun, bir hafta içinde iki maça çıkıyorsun, ikinci maç biter bitmez iki ay daha görüşmemek üzere kendi takımına dönüyorsun. Böyle bir ekibin birbiriyle anlaşması, güzel bir oyun oynaması çok zor. Bu nedenle milli maçlarda keyif değil sonuç bekliyoruz, en azından turnuvaya katılma sürecinde, elemelerde. Zaten milli maçların seyirci kitlesiyle kulüp maçlarının seyirci kitlesi de farklı. Sadece milli maçlarla ilgilenen seyirciler olduğu için bu kitleye galibiyet gerekiyor.

Milli takıma, rakibe göre tahlillerle değişen oyunlar oynatan ve bulduğu çözümleri uygulayabilecek biri lazım. Ayrıca "sabırsızlık" gibi bir özelliğimiz olduğu için, gelir gelmez maç kazanmaya başlayacak bir teknik direktör, hiç fena olmaz. Bu iki kritere tam manasıyla uyacak, ek olarak da bizleri ve futbolumuzu tanıyan, bilen tek bir isim var: Lucescu. Defansif İtalyan futbolunu fazlaca benimsediğinin farkındayım. Aynı maçta iki sağbek, iki solbek oynattığını bile gördüm (İlkonbirde Hakan Ünsal, Ergün Penbe, Ümit Davala ve Fatih Akyel'i kanatta oynatır, bu dörtlüden hangi ikisinin bek, hangi ikisinin açık oynadığını çözemezdiniz). Bir sıfır olsun bizim olsunculuğu oyun felsefesi olarak görür ama sadece görmekle kalmaz, gerçekten maçı alır. Galatasaray'da, 6 kiralık oyuncuyla (Fleurquin, Victoria, Perez falan…) Şampiyonlar Ligi'nde 2. çeyrek finalin kapısından döndü (İlk çeyrek finalde hoca yine Luce'ydi). 1995'te Daum'la gelen şampiyonluğun ardından 8 senedir bu başarıya hasret Beşiktaş’ı, 85 puanla ve tüm derbileri alarak - 100. yıla yakışır bir biçimde - şampiyon yaptı. Shakhtar’ı ard arda birkaç sene lig şampiyonu yaptıktan sonra, bu sene ismi ve formatı değişen UEFA Kupası'nın son sahibi oldu, hem de Kadıköy'de kaldırdı kupayı, gözümüzün içine soktu. Yani CV’sini konuşmaya gerek yok. Tarzını beğenmiyor olabilirsiniz ama aynı futbol felsefesiyle oynayan fakat daha güzel bir palto giyen Maurinho’ya herkes bayılıyor. Lucescu bağırıp çağırmıyor diye otoritesi zayıf da diyemeyiz.

Lucescu bizim takımda iş yapar. En büyük sorunlarımızdan biri olan "kolay maçları kaybetmek, olmadık zamanlarda puanlar vermek" gibi basit hatalar ortadan kalkar. Ayrıca senelerdir hasret kaldığımız "Almanya, İngiltere, Portekiz, İspanya gibi" büyük bir ülke takımını yenme zevkini bizlere tattırabilir. Bu sayede belki ilk defa play-offları oynamadan elemelerde grubu 1. tamamlayarak, direkt büyük bir turnuvaya katılabilme imkanımız doğar. Bilmediğimiz gurbetçi oyuncularımızı bulur getirir. Sadece 3 büyüklerden değil, ikinci ligden bile oyuncu çağırır, futbolumuza katkı sağlar. Biraz da abartmak gerekirse; "Şansımız yaver giderse büyük turnuvalarda yakın zamanda kupayı kaldıran ülke, Türkiye olabilir." Açıkçası bu jenerasyonda bu tarz bir başarıya ulaşacak kalite fazlasıyla var.

6 Eylül 2009 Pazar

Tuncay Konsantre Ol (!) Estonya Maçı Var

Grup maçlarını oynamaya başlamadan önce biri bana : "Estonya'daki ilk maçta 0-0 berarbere kalacaksınız, ikinci maçta 4-2'lik bir skoru zar zor elde edeceksiniz." demiş olsa; benle dalga geçiyor diye düşünürdüm.

Tuncay'a bakar mısınız? Bu kadar hırslandığı maçta rakibimiz ESTONYA!!