25 Eylül 2010 Cumartesi

Bir Hayal Daha Kuralım


Ülke olarak çok güzel bir basketbol şampiyonasına ev sahipliği yaptık. Bazı maçları salonda bazı maçları televizyon başında takip etme şansım oldu. Basketbol hakkında profesyonel olarak yazı yazmak için gerekli bilgi birikimim olmadığını biliyorum ama yine de Murat Murathanoğlu deyimiyle bir “basketbolsever” gözüyle gördüklerimi sizlerle paylaşmak istiyorum.

Hem ülke tanıtımı açısından hem de basketbola bakış açımızın biraz genişlemesi açısından önemli bir 15 gün geçirdiğimizi düşünüyorum. Özellikle milli takımımız bu turnuvayı tam da beklentileri doğrultusunda geçirdi. Basketbol federasyonumuz neredeyse 6 yıldır bugünün hayalini kuruyordu. Vitrine taşıyacağımız şehirlerimiz, salonlarımız ve en önemlisi takımımızı oraya nasıl getireceğimiz, uzun süredir basketbol camiasında çalışan herkesin birbirine sorduğu soruydu. FIBA başkanının da söylediği gibi koşulları maksimuma çıkartmaya çalışan bir ülke vardı ve bunun karşılığını da “son zamanlarda tanık olunan en güzel turnuva” iltifatıyla almış oldu. Aslında bir spor organizasyonunda 7–8 sene önce kurulan bir hayalin gerçekleşmesi ülkemizin spora bakışı açısından çok önemli.


Milli takımımız bu güzel turnuva da “göze hoş gelen” bir oyunla haklı bir ikincilik elde etti. Burada göze hoş gelen oyundan kastım (daha önce futbol için defalarca kez söylediğimiz); bir takımın şans faktörünü ne kadar aza indirirse o kadar keyif vermesidir. Basketbolda da aynı şeyden söz etmemiz mümkün. Bir basketbol takımın oyun stratejisi mümkün oldukça potaya yakın yerden şut hakkını kullanmak ya da üçlük atma kabiliyeti yüksek bir arkadaşı için doğru organizasyonu yapıp ona boş pozisyon yaratmak, yani şansı minimuma indirmek esas öncelik olmalıdır. Milli takımımız da özellikle Yunanistan, Fransa, Slovenya’ya (turnuvanın defans organizasyonu sağlam olan takımlarından üçüne karşı) karşı onları çaresiz bırakacak bir hücum performansı sergiledi. Bu yüzden turnuvanın en sempatik takımlarından biri olmayı başardı.


Bunun dışında bundan sonraki turnuvalar ile ilgili FIBA’dan iki isteğim olacak. Artık dünya şampiyonlarında takım sayısının 24’ten 32’ye yükselmesini istiyorum. Bir basketbol dünya şampiyonası daha fazla ülkeye hitap etmeli. Zaten Yeni FIBA başkanı da bu yönde çalışma yapacaklarını belirtti. İkinci olarak, bu güzel turnuvanın 15 gün gibi kısa bir periyoda sığdırılması basketbolseverlere haksızlık oluyor. Bunu bariz bir şekilde final maçında görmüş olduk. Türkiye çok kaliteli bir basketbol şampiyonasına ev sahipliği yapmasına rağmen iyi bir finale tanıklık edemedi. Bunu sadece kaybeden tarafın bir isyanı olarak algılamayın. Sahadaki 24 oyuncudan sadece 1’i iyi bir performans (Durant) sergiledi. Hâlbuki biraz daha uzun bir maraton olsaydı eminim kalite birkaç gömlek daha yukarıda olurdu.


Son olarak, maçı televizyon başında izleyen herkes (ben de dâhil) oraya giden taraftarın bir varlık gösteremediğini söyledi. Bunun aksine oyuncular ve orada bulunan basın mensupları taraftarın milli takımımızı çok iyi desteklediğini söyledi. Ben de Sırbistan ve Fildişi Sahilleri maçlarında tribündeydim. Takıma önemli bir destek verdiğimizi düşünüyorum. Burada şöyle bir soru aklıma geliyor: Acaba NTV yayın yaparken taraftarların sesini kısmış olabilir mi?

Sonuç olarak en büyük basketbol organizasyonlarından birine daha ev sahipliği yaptık ve UEFA’ya başka bir şekilde selam yolladık. Umarım yine bir hayal kurarız ve bunu gerçekleştirmek için bir planımız olur.

17 Eylül 2010 Cuma

97 Senesi Barca kulübesi

















Mourinho, Van Gaal, Guardiola aynı kulübede

Net Skor ve Basit Goller



Bursaspor’un Şampiyonlar Ligi macerası tahmin ettiğimiz gibi, iyi başlamadı. Farklı mağlubiyeti tecrübesizliğe bağlayanlar, Ertuğrul Sağlam’ı yanlış tercihler yaptığı için eleştirenler, İspanyol futbolunun bizimkinden çok daha üstün olduğunu yeniden keşfedenler oldu. Yukarıdaki sebeplerin hepsi Bursaspor’un mağlubiyetini açıklayabiliyor, ancak beni ikna edemiyor. Bursaspor’un yediği goller ve sıralamaları beni fena halde rahatsız ediyor. İlk gol’ün uzaktan çekilen bir şuttan gelmesi, serbest vuruştan dönen topun savunma oyuncuları yerine rakip takım oyuncusunun önünde kalmasıyla gelen ikinci gol, oyun tam açılır gibi olmuşken bireysel hatayla gelen üçüncü gol rahatsızlık verici unsurlar. 4–0 yakışıklı ve net bir skor ama goller hiç de öyle değil. (Tino Costa’nın toplara her zaman iyi vurduğunu öğrenmek ilk iki golün gözüme biraz daha güzel görünmesini sağladı)

Bursapor’un mağlubiyetinde şanssızlığın da katkısı olduğunu düşünüyorum. Valencia’nın attığı gollerde şansın fazlaca yardımcı olması benim gözümde 4-0’lık galibiyetin değerini düşürüyor. Oldum olası frikik, korner, uzaktan şut vs. gollerini zor beğenirim.(Uzun taç atışıyla gol yapmaya çalışanları saymıyorum bile!). 30–40 metreden vurulan topun ağlarla buluşma ihtimali o kadar az ki, gol olunca karşı takım haksızlığa uğramış gibi hissediyorum.

Usta frikikçileri, topa her zaman iyi vuran yeteneklileri ayrı tutuyorum tabiî ki. Juninho gibi, orta yaptığında bile dokunan kimse olmazsa kalede tehlike yaratan bir ustanın attığı falsolu şuta şans eseri demek ayıp olur. Veya Cristiano Ronaldo gibi attığı her frikiği tehlikeli olan bir adamın golüne bilinçsiz demek, kendisi için 90 küsur milyon bonservis ödeyen R.Madrid’e haksızlık olur.


Yine Şampiyonlar liginde oynanan ve 6–0 gibi net skorla biten Arsenal-Braga maçı ise bu konuda Bursaspor-Valencia maçının tersi bir örnek teşkil ediyor. Sık sık “Neden Arsenal’i destekliyorsun? Ne Alaka?” gibi sorularla karşılaşıyorum. Bu maçı, o sorulara cevap olarak izletebilirim. 6 gol de hazırlanış itibarıyla şans faktörünü en aza indiriyor. Penaltıdan gelen gol bile ceza sahasına atılan harika bir ara pasının forvet oyuncusunu kaleciyle karşı karşıya bırakmasından sonra oluyor. Diğer 5 gol ise ceza sahası içinde, 2–3 metrelik alanda yapılan kısa paslar sonucunda geliyor. Ceza sahası içinde atılan ara pasını, ceza sahası içinde yapılan topukla duvar pasını izlemek inanın insana fazladan keyif veriyor. O kadar kaliteli ve üstün bir futbol oynanıyor ki Braga takımının Portekiz Liginden başarılı bir takım olduğunu birlikte izlediğimiz arkadaşlara belirtmek zorunda kalıyoruz.

Kısacası Arsenal galibiyeti şüphe bırakmayan bir şekilde hak ediyor. Diğer tarafta Bursasporlu futbolseverler, Sercan oyuna erken girseydi, o pozisyon gol olsaydı, savunmamız hata yapmasaydı, gibi geriye dönük tahminler yapıyorlar. Benim Arsenal’i, Barcelona’yı, İspanya’yı, Şili’yi sevme, destekleme sebebim budur. Bu saydığım takımların oyun tarzı bana daha inandırıcı geliyor. Futboldan serbest vuruşu, korneri, şans faktörünü tabiî ki çıkaramayız ama ben bunlar en aza indirgendiğinde futboldan daha fazla keyif alıyorum.

2 Eylül 2010 Perşembe

Plan Yok Program Yok Avrupa Yok!


Avrupa kupalarında denk güçlerin birbirini erkenden elemesini engellemek için kullanılan torba sistemi ve bu torbalara yerleşmek için yapılan puan hesaplamalarının birçok kuralı var. Puanlamaların güncel kalması adına sadece son 5 seneye bakılıyor olması bu kurallardan sadece bir tanesi. Örneklemek gerekirse, 9 kere Şampiyonlar Ligi kupasını (eski adıyla Şampiyon Kulüpler kupasını) müzesine götüren Real Madrid, grupları belirlemekte kullanılan 4 torbadan ikincisinde yer alıyor; öte yandan Şampiyonlar Liginde yarı finali ilk defa geçen sene final gören Lyon birinci torbada kendine yer buluyor. Dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı takımı olan ve alabileceği kupaların hepsinden en az bir tanesini müzesinde bulunduran Real Madrid ile özellikle 80 sonrası birçok kere Avrupa'nın en büyüğü unvanını sırtında taşıyan Milan, Şampiyonlar Liginde aynı grupta yer alıyorlar. Bu, Uefa'nın puanlamayı isim büyüklüğüne değil, çok yakın tarihteki başarılara göre yapmaya çalışmasının sonucudur. Bu yıl tam da Galatasaray'ın "Trömso faciasının" puanlamadan silineceği yıl olacaktı. Onun yerine gelecek 5 yıl için nur topu gibi bir "Karpaty Lviv faciamız oldu".

Takımlarımızın gerçekten plansız bir şekilde yönetildiğine şahit olduğumuz bir haftayı daha geride bıraktık. Avrupa kupalarında oynamaya hak kazanmış 5 takımımızdan 3'ü daha Eylül'ü görmeden annemizin ligine geri döndü. Galatasaray bu rezaletten 4 gün sonra 2 oyuncuyla anlaştığını kamuoyuna duyurdu. Benzer şekilde Fenerbahçe 1 oyuncuyla sözleşme imzaladığını Avrupa'daki hayal kırıklığından sonra açıkladı. Bu, transferlerin amaçsızca, sadece yapılmış olması için yapıldığının en iyi göstergesidir. Fenerbahçe'nin, Yobo'yu elendiği için aldığını, Avrupa'ya devam etmesi durumunda daha kaliteli bir savunmacı alacağını iddia eden kimsenin olacağını sanmıyorum. Belki de Yobo, taraftarların ağzına çalınan bir kaşık baldan ibarettir.

Galatasaray Karpaty Lviv'den 2 maçta 3 gol yedi. Hakan Balta veya Servet oyuna sadece %10 daha fazla konsantre olsalardı belki de şimdi Galatasaray'ın grubundan birinci çıkma ihtimalini değerlendiriyorduk. Sadece 18 gün önce yapılabilecek Emiliano İnsua transferi bile bunu sağlayabilecek nitelikte olabilirdi. Hakan'ın formasını direkt olarak, Servet'inkini ise dolaylı olarak tehdit eden genç Arjantinli, oynamasa bile savunmamıza katkıda bulunacaktı.

Programsızlığın bir diğer örneği ise, geçen sezon başına ne geldiyse forvetsizlikten gelen Galatasaray'ın Eskişehirspor maçına kadroda Baros dışında forvet olmadan çıkmasıdır. Aylarca Kewell'ı bekledik, Jo'nun Avrupa kupalarında oynayamamasına hayıflandık, Madrid maçlarında hücumda Arda'nın kaybolmasına şahit olduk, tüm bunlara rağmen hiç ders almamış gibi şu anda kadromuzdaki tek forvetin, sakatlıktan yeni çıkan Baros olmasını şaşkınlıkla izliyorum. Olası bir Baros sakatlığında, (Mehmet Batdal ve Kewell zaten sakatlar) yeni orta saha transferimiz Misimovic'i bekçi forvet olarak kullanmak zorunda kalabiliriz.

Bu noktada bir parantez açıp Beşiktaşlı yöneticileri kutlamak lazım. (Bunun için geçmiş sezonları tamamen göz ardı etmek gerekiyor ama olsun!) Guti’den Aurelio’ya, Quar esma’dan Fatih’e çok başarılı bir transfer sezonu geçirdiler. Umarım Kara Kartallar Uefa Avrupa liginde de aynı başarıyı yakalarlar.

27 Ağustos 2010 Cuma

Büyük Hedefler, Sadelik ve Başarı


İspanyol La liga gecikmeli de olsa bu hafta başlıyor. Geçen sene bu zamanları hatırlıyorum da, R.Madrid’in astronomik transferlerinin Barcelona’yı alt edebilmek için yeterli olup olmadığını merak ediyorduk. Nitekim olmadı. Daha doğrusu olamadı. R.Madrid, 96 puan alıp şampiyon olamamanın nasıl bir duygu olduğunu öğrendi. Bu sene bir adım daha attılar. Tavrına bir türlü ısınamadığım ancak dehasına hayran kaldığım, günümüzün en popüler teknik adamını takımın başına getirdiler. Jose Mourinho tüm hırsı ve hedefleriyle yeni başarılara aç olduğunu belirtmiş son röportajında.

Bir insanın hayatına imkansız görünen hedefler koyması yeterince şaşırtıcıyken, bu hedeflerini gerçekleştirmeye bir hayli yaklaştığını görünce ürpermemek, hayran kalmamak elde değil. Antrenörlüğe başladığımda üç tane hedefim vardı diyor Mourinho: Üç ayrı takımla şampiyonlar ligini kazanmak, üç büyük ligde şampiyon olmak, ve Portekiz milli takımıyla kupa kazanmak. İlk iki hedefe hemen bu sezon bile ulaşılabileceğini farkedince, Inter ve Chelsea’nin(Mourinho’nun) oynadığı her maçta kaybetmesini dileyen ben, yeni sezona R.Madrid destekçisi olarak başlayacağımı hissettim. Tabiki bu değişiklikte Mourinho’nun, “R.Madrid gibi tarihi boyunca şova yönelik futbol oynamış bir takıma savunma futbolu oynatamam” açıklamasının da etkisi vardır.

R.Madrid’in ve Mourinho’nun hedefleri belli, hem ligde, hem kupada, hem Şampiyonlar Liginde, hem El Clasico’da, yani karşılaştıkları her yerde Barcelona’yı alt etmek. Rekabet üst düzeyde ve biz bu rekabetin seyrinin keyfini çıkarırken bir Türk futbolcusunu da bu çekişmenin içinde izleyebileceğiz. Mourinho, takımını Kaka’dan mahrum bırakanlara bir intikam planı hazırlamış mıdır bilmiyorum ama Kaka yerine yaptığı transferin ileride çok işine yarayacağına inanıyorum. “Sadeliğin Ustası” gibi bir yorumu haketmiş olan Mesut Özil, oynadığı her takıma “esneklik” kazandırabilecek farklı yetenekleri olan bir futbolcu. Hakettiği yerde, günümüz futbolunun zirvesinde oynayacak olmasına çok seviniyorum.

Mesut R.Madrid’e transfer olduğundan beri futbol ortamlarında şöyle yorumlar dolaşıyor: “Bizim kulüp yöneticilerimiz bu işten hiç anlamıyorlar. Mesut’un bir kaç sene önce Türk takımlarına transfer edilmemiş olması çok yazık. Bu oyuncuyu daha gençken Türkiye’ye getirebilirdik. Hem belki böylece Türk milli takımında da oynatırdık...” Bu böyle sürerken ben, Mesut’u erken keşfedemeyip, Türkiye’ye getiremeyen herkese minnet duyuyorum. Çünkü 17-18 yaşında Türkiye’ye gelmiş olan Mesut’un bugün bırakın R.Madrid’i, üç büyüklerde bile ilk onbir’e giremeyeceğine adım gibi eminim. Mesut gibi ayaklarıyla değil beyniyle oynayan bir futbolcunun Türkiye şartlarında yetişemeyeceğini hepimiz biliyoruz.

Yukarıda kullandığım esneklik kelimesinin altını çizmek istiyorum. Sade, basit, sakin gibi sıfatlar kullandığımız Mesut’un oynadığı futbol, fiziksel değil mental üstünlüğe dayanıyor. Yani herhangi bir hücum hazırlığında, normal bir futbolcuya göre çok daha fazla seçeneği gözönünde bulunduruyor, basmakalıp işler (çalım at, çizgiye in ve orta yap) yerine, yaratıcı olanı, tahmin edilemez olanı yapıyor. Yapmaya çalışıyor. Ve inanın böyle bir futbol anlayışının altında çok sağlam teorik bir altyapı olması lazım.

Sizce hangi güzide(!) futbol kulübümüz, hangi yetenekli genci teorik olarak böyle hazırlayabilir? Bu gün R.Madrid’de oynayanın çok daha yetenekli olan Arda Turan değil, Mesut Özil olmasının sebebi, yazdığımız hemen her yazının son paragrafında karşımıza çıkan altyapı eksikliği değildir de nedir? Arda’yı Tv’de, gazetede, dergide vs. her gördüğümde aynı cümlesi aklıma geliyor. “Ben 4-4-2’de nerede durmam gerektiğini milli takımda öğrendim.” Sizce Mesut nerede durması gerektiğini kaç yaşında öğrenmiştir?

19 Ağustos 2010 Perşembe

Yöneticilerimize Kötü Örnek Olmayın!



Geçen yazımızda futbolda saygı unsurunun çok önemli olduğunu; takımların, oyuncuların ve camiaların oyuna ve rakibe saygı duymaları gerektiğini söylemiştik. Young Boys – Fenerbahçe eşleşmesi üzerinden rakibe saygının futbolda çok önemli olduğunu ve futbolun karşınıza çok beklenmedik skorlar getirebileceğinden söz ettik. Aslında bunu yöneticilerimizden beklememiz hala tuhaf geliyor bana. Çünkü yöneticilerimiz daha kendi camialarına saygı göstermiyorlar. Çok klişe bir laf oldu ama söylemezsem eksik kalacak: Yöneticilerimiz artık kulüplerimizi yönetirken kendi zevklerini tatmin edecek yöntemlerden vazgeçmeli! Demek istediğim transfer metotlarını, altyapılara bakış açılarını değiştirmeliler.



Geçen gün iki tane birbirinden bağımsız haber okudum. Birincisi Barcelona’nın geçen günlerde 8 milyon avro yatırım yaptığı yeni spor kompleksinin açılışını yapması haberiydi. Barcelona şuanda hem oyuncu kalitesi anlamında hem de yetiştirilen oyuncu / oynayan oyuncu yüzdesi anlamında dünyanın tartışmasız en iyi altyapıya sahip kulübü. Her sene 3-4 oyuncuyu Barcelona’nın 25 kişilik kadrosuna yolluyorlar ama şuanda kullandıkları komplekslerinin yeterli teknolojiye sahip olmadığını düşünüyorlar. Bir anlamda Galatasaray’a Elano için 8 milyon avro vereceklerine, 3-4 sene Elano’dan mahrum kalıp(!) devamındaki 10 sene içerisinde her sene bir Elano çıkarmayı daha mühim buluyorlar. İkinci haber ise İngiltere’dendi. İngiltere futbol federasyonu dünya kupasındaki başarısızlıktan sonra kulüp yapılarını yeni bir düzene koymak adına radikal kararlar aldı. (Uğur Meleke’ye teşekkür ederiz) Kadrolar artık 25 kişi ile sınırlandırıldı ve bu 25 kişinin içinde en az 8 tanesinin 21 yaşına kadar İngiltere’de 3 sene altyapı eğitimi görmüş olması gerekiyor. Dünyada, son 2 senedeki futboldaki gelişime bakarsak (Barcelona ve İspanya gerçeği) altyapıya verilen önemin karşılığının alındığını görürüz. Biz de artık yeni spor kompleksleri inşa etmeliyiz, bu konuda çok ciddi eğitim görmüş spor adamlarını altyapılarımızın başına getirmeliyiz, Karadeniz’de, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yeni tesisler açmalıyız. Hatta federasyon kulüplerin altyapılarına önem vermelerini sağlayacak bazı önemli kararlar almalı.



Bir diğer şikâyet ettiğim sistem ise transfer yöntemlerimiz. Hepimizin bildiği gibi yöneticilerimiz bazı menajerlik şirketlerinin oyuncağı olmuş durumda. Transfer sezonu geldiğinde menajerlik şirketlerine başvuruyorlar. “Bize bir golcü (veya kanat oyuncusu veya önlibero) lazım”. Menajerlik şirketleri onlara ellerindeki birkaç oyuncuyu öneriyor, beğendiklerinin birkaç videosunu izletiyor ve aradaki diyalogu sağlıyorlar. Eğer yöneticilerimiz oyuncuyla ve kulüple anlaşırsa oyuncu geliyor olmazsa bir diğer oyuncuya geçiliyor. Artık bu devirleri geçmeliyiz. Biz kendi “scouting” ekiplerimizi kurmalıyız. Oyuncuyu 2-3 yıl takip ettikten, karakteriyle ilgili bilgiler edindikten ve ligimize, takımımıza uygunluğunu araştırdıktan sonra transfer için işlemlerini başlatmalıyız. Bu konuda da dünyanın en iyisi Arsenal. Dünyanın her yerinde sürekli birilerini izliyorlar ve transferlerini ona göre yapıyorlar. Bu yüzden transfer başarıları %90 oranında ve Arsene Wenger “uyum sorunu” “adaptasyon süreci” gibi lafları hiç telaffuz etmiyor. Takım içinden bir örnek vermem gerekirse Arsenal son 10 içerisinde dünya piyasasına 4 tane sol bek sundu: Ashley Cole, Clichy, Gibbs ve Traore. Bunlardan ilk ikisi zaten şu an dünyanın en iyi solbekleri arasında gösteriliyor. Son ikisinin de bundan sonraki 10 yıla damga vurması bekleniyor. Burada hem çok ciddi bir “scouting” başarısı hem de ciddi bir altyapı başarısı var.

Adnan Polat Çarşamba günü 15 kişilik bir futbolcu araştırma ekibi kurduklarını bu ekibin 1 Eylül’de çalışmalarına başlayacağını söyledi. Bu habere sevinelim mi üzülelim mi şaşırdık. Bir yandan artık bazı şeylerin değiştiğini görüp seviniyoruz diğer yandan Arsenal’ın, Barcelona’nın, Manchester United’ın, Liverpool’un, Porto’nun, Lyon’un, Palermo’nun, Sporting Lizbon’un, Psv Eindhoven’ın bu işe 15–20 sene evvel başladığını hatırlayıp üzülüyoruz. Demem o ki, yöneticilerimiz artık dünya futbolunu menajerlik oyunlarından biraz daha farklı görüp altyapıya ve “scouting” sistemine ciddi yatırımlar yapmalılar.

12 Ağustos 2010 Perşembe

Rakibe Saygı, Oyuna Saygı, İzleyene Saygı


Fenerbahçe 15 gün içerisinde biri derbi(hazırlık maçı da olsa) diğer ikisi şampiyonlar ligi ön eleme maçı olmak üzere 3 maça çıktı. Bu maçlardan 1 galibiyet, 1 beraberlik, 1 yenilgi aldı. Bu sonuçlarla beraber Fenerbahçe camiası şu an büyük bir moral bozukluğu içinde. Fenerbahçe taraftarı, yöneticilerinin de gazıyla “Şampiyonlar ligine gireceğiz ve orada 2 sene önceki halimize geri döneceğiz” beklentisi içerisine girmişlerdi. Tamam, kabul ediyorum, yöneticiler genelde taraftarlarını başarılara motive etmek zorundalar ve bunun karşılığında yönetici koltuğunda sürekliliklerini sağlıyorlar. Vaatleri olmayan bir yöneticinin ya da başkanın o koltuğa bir daha layık görülmesi Türkiye şartlarında pek sık rastlanan bir olay değil. Ancak yöneticilerin de taraftarlarını aşırı hayal kırıklığına uğratacak söylemlerden uzak durmaları gerektiğini anlamaları gerek.

UEFA’nın 3 senedir başlattığı güzel bir çalışma var: “Oyuna saygı, farklılıklara saygı, izleyiciye saygı”. Eğlence yanını ne kadar çok sevsem de futbol, dalga geçilecek bir oyun değil. Futbolda rakibiyle, oyunla ve izleyiciyle alay eden takımın ne olursa olsun başarılı olmasını istemem. “Alay eden takım”dan kastım “Nasıl olsa yeneriz, nasıl olsa gol atarız” havasında oynayan ve futbol doğrularını uygulamayan takımdır. Young Boys maçlarına çıkmadan önce Fenerbahçeli yöneticilerin rakiplerini küçümsediklerini ve çok rahat davrandıklarını gözlemledim. Bir anlamda Fenerbahçe camiası rakibine saygı göstermiyordu. Maçlardan önceki bu önyargının Fenerbahçe’ye sonuçlar bazında sağlam bir tokat olarak dönebileceğini düşündüm. Gerçekten de futbol anlamında iki maçta da Young Boys Fenerbahçe’ye mutlak üstünlük kurdu. Young Boys’lu oyuncular biraz daha becerikli olsalardı, iki maçında skoru Fenerbahçeli taraftarların tekrar stat yakma girişimleriyle son bulabilirdi. Ancak ikinci Fenerbahçe – Young Boys maçının son dakikalarında Fenerbahçe’nin Young Boys’u elemesini en fanatik Fenerbahçeli’den bile daha çok istedim. Çünkü Young Boys’lu futbolcular “Biz Fenerbahçe’yi her türlü yeneriz” havasına girmişlerdi. (Aynı şekilde Dünya Kupası’nda, Brezilya teknik direktörü Dunga’dan nefret etmeme rağmen maçın son dakikalarında Brezilya’nın Hollanda’yı elemesini diledim.) 92’nci dakikada Semih’in kaçırdığı gol sonrası çok üzüldüm.

Fakat Fenerbahçeliler kendilerini kandırmasınlar. Young Boys iki maçta da göze hoş gelen futbolu oynayan takımdı. Semih son dakikada o golü atsa bile Fenerbahçe bir sonraki turda Werder Bremen, Sevilla, Tottenham gibi takımlardan hangisini eleyebilirdi ki?