12 Kasım 2009 Perşembe

Kısır Derbilerimiz


Bu yazıda “derbi” kelimesini aynı şehrin iki takımının maçı anlamında değil, şampiyonluğa oynayan favori takımların maçları anlamında kullanacağım.

Geçen hafta Fransa liginde Lyon-Marsilya derbisi vardı. İki takımda 5’er gol attı. İkisi de şampiyonluk adayı takımlar. Canlı yayınlanan, haftanın maçı sayılan bir maç 5-5 bitti. 10 tane gol atılmış bir maçtan futbolu hiç sevmeyen biri bile çok zevk alır. Bol gollü bir maçta kötü futbol oynanmış olamaz. Çünkü maçtan sonra akılda kalanlar, fauller, hatalar vs. değil gollerdir.

Şimdi her iki takımın taraftarını maçı izlerken hayal edelim. Önce yenik duruma düşüp 10 dakika sonra öne geçmek, maç bitene kadar sonuçtan emin olamadan acaba galip gelecek miyiz merakıyla hop oturup hop kalkarak maç takip etmenin heyecanını bir düşünün. Bir de bu üst seviyedeki heyecan dalgasının 90 dakika boyunca artarak devam ettiğini hayal edin. Bir futbolsever için bu maçı izlemiş olmak büyük şans. Bir taraftar içinse tarif edilemez bir duygu olmalı. Marsilya ya da Lyon taraftarı olup bu maçı öyle izlemek isterdim.

Bizim derbilerde ise tüm taktikler yenilmemek üzerine kurulu. Buna rağmen maçın başında gol olmayan derbi hemen hemen yok gibi. Golü yiyince de tüm taktikler fark yememeye yönelik oluyor zaten. Kimse karşı takımın üstüne gitmiyor. Bizim derbilerde önemli olan yenilmemek. Bu mantalite de kötü futbolu doğuruyor. Taraftarlık duygularımız olmasa her sene bu maçları izlemeye tahammül edemeyiz.

Ben Fenerbahçe – Galatasaray maçlarını keyifle değil, sanki görevimmiş gibi izliyorum. Maçın sonucu dışında hiçbir şey beni ilgilendirmiyor. Oysa maçlarda bol gol olsa maçın sonucunun pek önemi kalmaz. Taraftarı olduğumuz takım çok güzel top oynasa, karşı takım da aynı yüksek performansı gösterse ve 4–3 yenilsek üzülür müyüz? Belki birkaç gün sonra kaçan bazı goller için hayıflanırız ama maç bitiminde kimsenin üzgün olacağını sanmıyorum. Maçın heyecanı maçtan sonra da sürer ama olumlu bir şekilde sürer. Maçın heyecanı, tadını damakta bırakır. Sinemada güzel bir film izlediğinde bir süre etkisinde kalır ya insan, film mutlu sonla bitmese de, izlemiş olmak güzeldir. Aynı şekilde maçın sonucu da tatmin edici olmayabilir ama o maçı kaçırmamış olmak, o heyecanını canlı canlı yaşamış olmak pek keyiflidir. Diğer bir seçenek ise aynı maçı çok kötü bir oyunla 1–0 kazanmak olsun. Bu maçı izlemiş olmak bize ne kazandırır? Özetlerini izleyip golü orda da görürdük. Neden 90 dakikamızı verelim ki? Oyun güzel olmayacaksa, kimse gol atmaya çalışmayacaksa, futbolun tanımı “22 kişinin bir topun peşinde koşmasına” dönüyor. Oysa bu oyun bu tanımı hak etmiyor.


Bir teorim var(!). Bir gün Galatasaray- Fenerbahçe maçı 4–4 biterse, ne maçtan sonra olay çıkar, ne de bir dahaki maçtan önce gerginlik olur. Kimse harika bir maç ve 8 gol izleyip olay falan çıkarmaz. İnsan 7,8 tane gol izleyip üstüne rakibe küfür edemez, utanır. Ne puan hesabı yapan kalır, ne hakemi tartışmaya müsait ortam oluşur. Belki bir gün yanlışlıkla böyle bir maç oynanır da, Türk futbolunun önü açılır.

5 Kasım 2009 Perşembe

İzleyemediğim Maçlar Var!


Açık kanallarda canlı yayınlanacak olan futbol maçlarını kim seçiyor? Merak ediyorum. Böyle büyük kitlelere hitap eden bir sporun tüm maçlarını aynı anda yayınlamak mümkün değil. (teknolojik olarak mümkün de, finansal açıdan pek mümkün değil) Elbette yayınlanabilecek maçlar arasında en mantıklısını seçecek bir karar mercii vardır. Merak konusu şu: neye göre, kime göre karar veriliyor. Akşam 21.45’te yayınlanacak maça tekil kişilerin keyfe keder karar verdiğini sanmıyorum.

Şampiyonlar ligi, futbolun en üst düzeyde oynandığı kulvar. Daha iyisi, daha kalitelisi yok. Devler ligi de denen bu organizasyonu yıllardır STAR TV’den izliyoruz. Eskiden şampiyonlar ligi haftasında (evet böyle bir kavram var: “şampiyonlar ligi haftası”) ikisi canlı ikisi banttan olmak üzere dört maçın tamamını, maçlardan sonrada tüm maçların gollerini yayınlarlardı. Yayınlanacak olan maç tercihleri yine kötüydü ama dört maçtan ikisi durumu kurtarıyordu. Bu sistem her sene kötüye gidiyor. Önce banttan yayınlanan maçı baştan, ortadan, sondan kırparak kısaltmaya başladılar. Gecenin bir saati olduğu için normal karşıladık. Eğer üç büyüklerimizden(!) birinin maçı canlı yayınlanmışsa, ikinci maçı banttan yayınlama yerine gereksiz maç sonrası tartışma programı konur, tartışma uzar, ağzı olan konuşur. Banttan yayınlanan maç heba olur. Futbol programlarını, maç seyretmekten daha çok seven bir kitle olduğuna göre bu da normal. En can alıcı noktalardan biri de, genelde ölüm grubu diye nitelendirilen gruplardan birinde iki favori takımın oynayacağı, erken final diyebileceğimiz maçlarda ortaya çıkar. Bu önemli maç yerine bizim üç büyüklerden birinin 3. ve 4. torbadan gelen rakiplerinin maçını yayınlayıp, futbolseverleri teknik analiz yapmaya davet ederler. Son numara da banttan yayınlanan 2. maçlardan vazgeçmeleri oldu. Ama işin suyu bu sene çıktı. Bir önceki şampiyonlar ligi haftasında Çarşamba günü maç yayınlanmadı. 21.45’te televizyonu açtım, hangisi olursa olsun bir maç izleyecektim ama futbol yerine komedi dizisi vardı. Bir önceki hafta da maç yerine yabancı aksiyon dizisi yayınlamışlardı zaten deyip kapattım. Birkaç sene önce FOX TV’de Premier Lig’in “Bez Bebek” adlı diziden çektiğini hatırlatmak isterim. STAR TV’deki “papatyam” dizisi ve Şampiyonlar ligi çelişkisi, olayı bir adım ileriye taşımıştı.

Daha sonra STAR TV’nin sadece iki maçı canlı yayınlama hakkı olduğunu ve tercihini bir önceki gün Moskova’da oynandığı için 19.30 da yayınlanan Man Utd – CSKA maçından yana kullandığını öğrendim. İkinci tercih için zaten Beşiktaş’ın maçı var, o yayınlanacak. Peki, bu doğru bir karar mı? O kadar maç arasında, sırf Beşiktaş’ı ilgilendiriyor diye Man Utd – CSKA maçını seçmek doğrumu? Her ne kadar taraflardan biri Manchester olsa da, maç Rusya’da oynanıyor, favori takım deplasmanda, yani büyük ihtimalle zevksiz bir futbol oynanacak. Ertesi gün oynanacak sekiz maçtan en az bir tanesi kesin bu maçtan daha güzel olur. Ama hayır, sanırım çok fanatik Beşiktaş taraftarları rakiplerinin nasıl oynadığını görmek ister diye düşünüyorlar. Mustafa Denizli ve yardımcıları dışında kim, neden Beşiktaş’ın rakiplerini analiz etsin ki? Böyle düşünen adamlar zaten gitsin futbol tartışma programı izlesin.

Neyse ki Star Tv bu hafta kendini affettirdi. 3 maçı canlı yayınlayıp, bizleri sevindirdi. Milan- Real Madrid maçını banttan yayınlarlar diye ümitlenmiştim ama olmadı. Günün gollerini yayınlamadan önce de araya yine yabancı dizi sıkıştırdılar. Bunun üzerine de perşembe günü yayın akışında Fenerbahçe’nin maçının ardından Galatasaray’ın maçını banttan vereceklerini görünce şaşırdım. Futbol’un önemini yeni kavrıyorlar galiba? Ama ümit var.

29 Ekim 2009 Perşembe

Öğrenilmiş Çaresizlik


Bir grup psikolog, pireleri kullanarak bir deney yapar. Pirenin ne kadar zıpladığını ölçerler ve 50 cm zıpladığını görürler. Pireyi yüksekliği 30 cm olan cam kavanoza koyarlar. Kavanozun ağzını kapatırlar. Kavanozu altından ısıtırlar. Pire ısındıkça zıplar ve zıpladıkça kapağa çarpar. Bir süre sonra pire kapağa çarpmamak için 29 cm sıçrar, düşer. Ama kapağa çarpmaz. Pire bunu alışkanlık haline getirdikten sonra kavanozun kapağını açarlar. Pire kapak açık olduğu halde 29 cm’den fazla sıçramayı denemez. . Hâlbuki eskiden 50 cm sıçrardı. Pire bu deneyle 29 cm' den fazla sıçrayamayacağını öğrenir ve bu sebeple hiçbir zaman kavanozun dışına çıkmayı başaramaz. Psikologlar öğrenme teorilerinde bu kavrama “öğrenilmiş çaresizlik” diyorlar.

Bir başka araştırmacı grubu birkaç köpekbalığını oda büyüklüğündeki bir cam bölmeye koymuş. Cam bölmenin diğer tarafında da diğer balıklar yaşıyormuş. Köpekbalıkları yiyecek olarak gördükleri balıkların tarafına geçmeye çalıştıklarında cam bölmeye çarpıp geri dönüyorlarmış. Bir süre sonra cam bölmeye çarpma sayısında azalma olmuş. Köpekbalıkları 21. günden sonra cam bölmelere hiç çarpmamayı öğrenmiş. Cam bölme kaldırıldıktan sonra da yem olarak gördükleri hayvanlara doğru yüzmeyi denememişler. Sadece cam bölme sınırına kadar yüzülebileceğini sanıyorlarmış. Artık diğer balıkları yiyemeyeceklerini anlamışlar ve balıklara dokunmamışlar. Çünkü köpekbalığı çaresizliği öğrenmiş. (Mehdi BARAN pdr uzmanı)

Geçen senelerde bir ÖSS test kitabında bir soru çıkmıştı. “Galatasaraylı futbolcuların Fenerbahçe maçından önce, daha önceki maçlarda aldıkları sonuçlar akıllarına gelmekte ve Galatasaraylı futbolcular –ne yaparsak yapalım yine kazanamayacağız- diyerek daha az çalışmakta ve tekrar başarısız olmaktadırlar. Bu durum, öğrenme teorilerindeki hangi kavrama örnek olabilir? Cevap: D) Öğrenilmiş çaresizlik ”

Yukarıdaki deneyler ve bu nüktedan test sorusu, Galatasaray’ın Kadıköy sorununu çok güzel özetliyor.10 senedir bir beraberlik bile alamamanın hakemle, şikeyle, fiziksel üstünlükle falan alakası yok. Sadece futbolcular değil, yöneticisiyle, taraftarıyla, tüm Galatasaray camiası çaresizliği öğrenmiş. Saracoğlu’nun atmosferi de Galatasaray’ın üstündeki bu baskıyı artırıyor. Fazla söze gerek yok, bir spor müsabakasında seyirci etkisini özetlemek için de bir anekdotla bitirelim:

Kurbağalar arasında bir yarış düzenlenmiş. Hedef, çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış. Ve yarış başlamış. Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri, yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece su sesler duyulabiliyormuş:
"Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!" Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş.
Seyirciler bağırıyorlarmış: "...Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!.." Sonunda, kurbağaların bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye. O anda farkına varmışlar ki kuleye çıkan kurbağa sağırmış! (Mehdi BARAN pdr uzmanı)

26 Ekim 2009 Pazartesi

Komik!

"Kadıköy'de hiçbir mücadelede saha içi veya tribünsel faaliyet olarak herhangi bir pislik göremezsiniz. Çünkü Fenerbahçe taraftarı medenidir, Fenerbahçe oyuncusu fair-play ruhuna göre hareket eder."

Ali Koç
Fenerbahçe Asbaşkanı

22 Ekim 2009 Perşembe

Beşiktaş'tan Altın 1 (!) Puan


Beşiktaş Wolfsburg’dan altın değerinde bir puan aldı. Bu puanın Avrupa kupalarına erkenden veda etmemek için atılan olumlu bir adımdan daha fazla anlamı var. Belki de Mustafa Denizlinin omuzlarından, “şampiyonlar liginde sıfır çekme” kâbusunun ağırlığı düşecek. Belki de takımın, seyircisiyle barışmasını sağlayacak. En azından maçın ardından, Beşiktaşlı futbolseverlerde bir ferahlama fark ettim. Herkes o kadar sevinmiş ki, maçı alırdık da Wolfsburg’u elimizden kaçırdık havası var. Umarım bu durum Beşiktaş’ın önümüzdeki sezon boyunca lige ve kupalara tutunmasını sağlar.

Beşiktaş’ın Volkswagen Arena’daki performansına gelirsek, bence maç boyunca şans bizden yanaydı. Wolfsburg enteresan bir ekip. Hücum organizasyonlarını o kadar hızlı ve kesin hamlelerle yapıyorlar ki maçın ilk yarım saatini hayretle izledim. Bu kadar hızlı düşünüp, hızlı kararlar veren ve aynı zamanda çok iyi anlaşan bu takımla baş etmek gerçekten zor. İlk yarıda ve ikinci yarının başlarında Beşiktaş kalesine zor anlar yaşattılar. Neyse ki Grafite gününde değildi. Belki de bunun sebebi Beşiktaş’ın sağlam duran savunma hattıydı. Zaten şu ana kadar yapılan hiçbir eleştirinin hedefi Beşiktaş’ın savunması olmamıştı. Bu maçta da sorun hücum hattının organize olamayışıydı. Beşiktaş Wolfsburg kalesine 7 şut çekmiş ama bunların hiçbiri net pozisyon sayılabilecek nitelikte değildi. Beşiktaş’ın en net pozisyonu, Nobre’nin önünde kalan topu dışarı atması ve tek tesellimizin de bu pozisyonun ofsayt olmasıydı. Maçın başında Wolfsburg’un bu kadar hızlı bir oyun oynamaya kaç dakika dayanabileceğini merak etmiştim. Tahmin ettiğimden daha uzun süre dayandılar ama ikinci yarının ortalarında güçleri tükenmeye başladı. Bunun üstüne Grafite’nin de oyundan atılmasıyla, zaten yorgun düşmüş Wolfsburg takımı geri çekildi. Böylece Beşiktaşlı futbolseverlerin geleceğe umutla bakmasını sağlayan son 15 dakika da başlamış oldu.

Maçın ilk 75 dakikasında Beşiktaş’ın yanında olan şans faktörü, son dakikalarda yardımcı olmadı. Belki de Beşiktaş hücuma daha olgun ataklarla çıksa teselli(!) olarak görülen 1 puan yerine 3 puan alabilirdi.

15 Ekim 2009 Perşembe

Luce Gelsin


LUCE GELSİN

Birkaç seneye kadar geri gelir ama Fatih Terim şimdilik milli takımın başında değil. Bir süre yeni adayların haberleriyle idare edeceğiz. Hiddink’ler Scolari’ler havada uçuşacak ama benim gönlümden Lucescu geçiyor. (Hiddink’e Premier Ligden teklifler yağacağı için onu Türk milli takımına ikna etmek çok zor görünüyor.)

Bu konuda kendimle çelişiyorum. Her zaman güzel top oynayan bir takımı galip gelen takıma tercih edeceğimi söylüyorum. Futbolun güzelliğinin maç sonunda değil, maçın içinde olduğunu belirtiyorum. Ama konu milli takım olunca işler değişiyor. Bir milli takım ne kadar güzel oynayabilir ki? 2 ay boyunca kendi takımında farklı adamlarla top oynuyorsun. Sonra bir anda toplanıp, 3 gün antrenman yapıyorsun, bir hafta içinde iki maça çıkıyorsun, ikinci maç biter bitmez iki ay daha görüşmemek üzere kendi takımına dönüyorsun. Böyle bir ekibin birbiriyle anlaşması, güzel bir oyun oynaması çok zor. Bu nedenle milli maçlarda keyif değil sonuç bekliyoruz, en azından turnuvaya katılma sürecinde, elemelerde. Zaten milli maçların seyirci kitlesiyle kulüp maçlarının seyirci kitlesi de farklı. Sadece milli maçlarla ilgilenen seyirciler olduğu için bu kitleye galibiyet gerekiyor.

Milli takıma, rakibe göre tahlillerle değişen oyunlar oynatan ve bulduğu çözümleri uygulayabilecek biri lazım. Ayrıca "sabırsızlık" gibi bir özelliğimiz olduğu için, gelir gelmez maç kazanmaya başlayacak bir teknik direktör, hiç fena olmaz. Bu iki kritere tam manasıyla uyacak, ek olarak da bizleri ve futbolumuzu tanıyan, bilen tek bir isim var: Lucescu. Defansif İtalyan futbolunu fazlaca benimsediğinin farkındayım. Aynı maçta iki sağbek, iki solbek oynattığını bile gördüm (İlkonbirde Hakan Ünsal, Ergün Penbe, Ümit Davala ve Fatih Akyel'i kanatta oynatır, bu dörtlüden hangi ikisinin bek, hangi ikisinin açık oynadığını çözemezdiniz). Bir sıfır olsun bizim olsunculuğu oyun felsefesi olarak görür ama sadece görmekle kalmaz, gerçekten maçı alır. Galatasaray'da, 6 kiralık oyuncuyla (Fleurquin, Victoria, Perez falan…) Şampiyonlar Ligi'nde 2. çeyrek finalin kapısından döndü (İlk çeyrek finalde hoca yine Luce'ydi). 1995'te Daum'la gelen şampiyonluğun ardından 8 senedir bu başarıya hasret Beşiktaş’ı, 85 puanla ve tüm derbileri alarak - 100. yıla yakışır bir biçimde - şampiyon yaptı. Shakhtar’ı ard arda birkaç sene lig şampiyonu yaptıktan sonra, bu sene ismi ve formatı değişen UEFA Kupası'nın son sahibi oldu, hem de Kadıköy'de kaldırdı kupayı, gözümüzün içine soktu. Yani CV’sini konuşmaya gerek yok. Tarzını beğenmiyor olabilirsiniz ama aynı futbol felsefesiyle oynayan fakat daha güzel bir palto giyen Maurinho’ya herkes bayılıyor. Lucescu bağırıp çağırmıyor diye otoritesi zayıf da diyemeyiz.

Lucescu bizim takımda iş yapar. En büyük sorunlarımızdan biri olan "kolay maçları kaybetmek, olmadık zamanlarda puanlar vermek" gibi basit hatalar ortadan kalkar. Ayrıca senelerdir hasret kaldığımız "Almanya, İngiltere, Portekiz, İspanya gibi" büyük bir ülke takımını yenme zevkini bizlere tattırabilir. Bu sayede belki ilk defa play-offları oynamadan elemelerde grubu 1. tamamlayarak, direkt büyük bir turnuvaya katılabilme imkanımız doğar. Bilmediğimiz gurbetçi oyuncularımızı bulur getirir. Sadece 3 büyüklerden değil, ikinci ligden bile oyuncu çağırır, futbolumuza katkı sağlar. Biraz da abartmak gerekirse; "Şansımız yaver giderse büyük turnuvalarda yakın zamanda kupayı kaldıran ülke, Türkiye olabilir." Açıkçası bu jenerasyonda bu tarz bir başarıya ulaşacak kalite fazlasıyla var.

8 Ekim 2009 Perşembe

Ah Rijkaard Ah


Rijkaard’ın Galatasaray’ı çalıştıracağını duyduğumda tedirgin oldum ama bu tedirginlik çok kısa sürdü(birkaç dakika kadar!). Çünkü imza atıldıktan sonra oluşan ve sürekli artan olumlu hava sayesinde, sezon boyunca oluşabilecek her türlü aksaklığın göz ardı edileceğini, böylece yeni teknik direktörün uzun seneler çalışabileceğini sanmıştım. Sezon başında üst üste gelen bol gollü galibiyetlerin de Rijkaard’a sağlam bir güven ortamı sağlayacağını, kredisini daha da artıracağını düşünmüştüm. Ama yine umduğum gibi olmadı. Umduğumu bırakın, tahmin edebileceğimden çok daha hızlı bir şekilde “Defol Rijkaard” sayhaları başladı.

Bir iki beraberlik ve mağlubiyet üst üste gelince, sezon başından beri baş tacı yaptığımız adamı futboldan anlamamakla suçlamaya başladık. Yıllarca, -sistemsiz oynuyoruz-takımın ne yaptığı belli değil- her hafta farklı oyun- sistem, sistem diye hayıflandık. Şimdi de adamın biri sistemini oturtmak için ısrar ediyor diye onu takıntılı ilan ediyoruz. Oyunculara sağlam bir oyun sistemini belletmek için uğraşıyor diye “B planı yok” diyoruz.

Sezon başını hatırlayın. Rijkaard’ın takımının ilk haftalarda başarısız olacağını, uzun süren bir hazırlanma, alışma süreci geçmesi gerektiğini söylüyorduk. Yanıldık. Galatasaray lige fırtına gibi bir giriş yaptı. Bol gollü maçlar geçirdi. Çok iyi oynamıyordu ama şanslıydı. Bu alışma sürecinde bile, normalde kaybedilmesine tahammül edilecek puanları güle oynaya topladı. Derbi kazandı, Deplasmanda Panathinakos’u yendi. Cimbom Barcelona ile , Arda Messi ile kıyaslanmaya başlandı. Bu duruma Galatasaray’ın şansı mı demeliyim yoksa şanssızlığımı, karar veremedim. Kamuoyu birkaç mağlubiyete sesini çıkarmayacakken, Galatasaray o kadar iyi sonuçlar aldı ki, bol gollü galibiyet serisinden sonra gelen birkaç beraberlik ve mağlubiyet, hayal kırıklığı getirdi. Rijkaard’ın tek forvet(!) ısrarına korkaklık denmeye başlandı. Aynı oyun sistemini oturtmaya çalışması, değişiklik yaparken oyun tarzını bozmaması, B Planının olmayışıyla açıklandı. O kadar seviyesiz oldu ki yine Nonda ile Baros birlikte oynamaz mı? diye bile soruldu. Nonda ile Baros tabiî ki birlikte oynar ama bu sistem değişmeyeceğine göre ikisinden biri kanat oynar. Keita, Arda, Kewell, Aydın hatta Sabri varken Baros neden kanatta oynasın ki? Galatasaray tek forvet oynamıyor ki sıkıştığımızda ikinci santrofor girsin. Galatasaray, ikisi nispeten daha geride ve kanatta olmak üzere 3 hücum oyuncusu artı birde ofansif orta saha ile oynuyor. Keita oyundan çıkarken yerine Kewell değil de Nonda girer, Baros’la beraber oynamış olurlar. O zaman da Kewell gibi üstün bir futbolcuyu yedekte bırakıp suçlu olursunuz. Bu mantıkla ilerlersek hata yapmak (daha doğrusu hata bulmak(!)) kaçınılmaz olur.

Ben bir süre daha Galatasaray’dan güzel futbol beklemeyeceğim. Rijkaard’ın uzun yıllar başarı(eşittir güzel futbol) yakalayacak bir temel attığına inanıyorum. Ve en önemlisi Galatasaraylı futbolseverlerin birçoğunun da benim gibi düşündüğünü biliyorum.