19 Eylül 2012 Çarşamba

Akşama Önemli Bir İşimiz Var

Yine çok özel bir Çarşamba bugün. Dün akşamdan beri kıvranıyorum. Sabah midemde bu garip ve bir o kadar keyifli hisle uyanmayalı uzun süre olmuştu. Masamda oturamıyorum, yerimde duramıyorum, yürümeyi yeni öğrenmiş çocuklar gibi sağa sola koşturasım var. Cimbomun Şampiyonlar Ligi maçı var.


Bizim için Şampiyonlar liginin yeri ayrıdır. Dünya Kupasından da futbol dışı başka her hangi bir organizasyondan da daha önemlidir. Şampiyonlar ligi kalitedir benim için. Bir müzikseverin en sevdiği sanatçıyı dinlemesi gibi, en sevilen yemek gibidir. Bir ressamın başyapıtı neyse şampiyonlar ligi de futbolun en üst noktasıdır. Üst düzeyde oynanan futbolu takip etmek için ertesi gün okulda uykusuz kalmaktır. 21:45 deyince aklıma önce Şampiyonlar ligi gelir. Bir öğrencinin en sevdiği günün Cuma olması gibi bazı Salı ve Çarşambaların özel olmasıdır. Ryan Giggs’tir. Arif Erdem’dir. Zidane’ın harika volesidir. Kubilay’ın Barcelona’ya attığı goldür. Takıma dönen Hakan Şükür’ün golüyle Juventus’u yenmektir. Galibiyetin verdiği mutlulukla rahat uyumaktır. Mavi zemin üzerinde dönen, saha ortasında dalgalanan yıldızlar eşliğinde çalan harika bir müziktir Şampiyonlar ligi.


                            

7 Eylül 2012 Cuma

Yanlış Anladık

Galatasaray bu sezona geçen sene bıraktığı yerden başlayamadı. Hedeflenen ikinci şampiyonluk geçen sene kazanılandan daha kolay elde edilecekmiş gibi bir hava var. Ve bu beklenti futbolcuları biraz da olsa rehavete sürüklüyor. Beklentiler yüksekken, kalesinde bu kadar fazla gol gören Galatasaray biraz hayal kırıklığı yarattı sanki.


Beşiktaş ile Galatasaray arasındaki maçın bu kadar enteresan bir oyuna sahne olması futbol kamuoyunu yanlış yönlendirdi. Oynanan futbol olarak beklediğim gibi bir maç oldu. Ancak Galatasaray’ın tabir-i caizse kendi kalesine 3 gol atmasını sürpriz olarak değerlendirebilirim. Semih’in ve Hakan Balta’nın aynı maçta bu kadar büyük hatalar yapması tekrar yaşanmayacaktır. Takım kalitesinden değil de bireysel hatalardan meydana gelmiş bu beraberlik, sık tekrarlanılması muhtemel olmadığı için Galatsaray’ı pozitif, diğer takımları negatif etkileyebilir.

Değerli yorumcular “Galatasaray’ın hakem hataları sayesinde puan aldığını, Beşiktaş’ın 3 puanı kaçıran taraf olduğunu” iddia etti. Hakem kararları zaten saatlerce tartışıldığı için bu konuda bir görüşüm mevcut değil. Bırakın hakem hatasını maçtaki 6 gol de birilerinin hatalarından kaynaklandı. O yüzden kimin kaç puan aldığı değil, oyun olarak kimin ne yaptığını hatırlatmak istiyorum.  Deplasmanda olmasına rağmen bir derbi için yeterli üstünlük sağlanmıştı. İlk 45 dakika boyunca ne yaptığını bilen, rakibinin zaaflarını çözen, bunları değerlendiren ancak skora yansıtamayan bir Galatasaray vardı. Beşiktaş’ın 3. golüne kadar bu durum böyle devam etti. Ancak Beşiktaş’ın 3. golü Galatasaraylı futbolcularda şok etkisi yarattı. Özellikle Selçuk ve Emre Çolak’ın “Ne oldu da 55 dakikada 3 gol yedik” algısıyla paniğe kapıldığını düşünüyorum. Çünkü o ana kadar oyunu domine eden ve yönlendiren ikili, o dakikadan sonra ayaklarına gelen topları şuursuzca savurmaya başladılar. Bunu değerlendiren Olcay Şahan ve Fernandes oyunun 25 dakika boyunca Beşiktaş tarafına kaymasını sağladı. Son 15 dakikada Selçuk’un tekrardan oyunu kontrol altına almak istemesi ibreyi Galatasaray tarafına çevirdi.


Bursaspor maçı daha olumluydu. Galatasaray’ın oyununun, takım uyumunun artması ve form düzeyinin yükselmesi ile beraber pozitif seyrettiğini söyleyebilirim. Özellikle Hamit ve Eboue’nin ikili oyunlarının artması hücum seçeneklerinin daha da zenginleşmesine işaret ediyor. Hamit’in kondisyonunun yükselmesiyle beraber rakipler sol kanada daha çok tedbir almak zorunda kalacaklar.

Medya da şu sıralar Galatasaray’ın yediği duran top gollerine takmış durumda. Takımın bu konuda geçen seneki kadar organize ve konsantre olmadığı aşikâr. Ama bence durum abartıldığı kadar da vahim değil. Fenerbahçe maçındaki gollere bakarsak, ilki Emre Çolak’ın sırtına çarpan çok basit, tesadüfî bir goldü. Ne savunmanın ne de kalecinin hatası vardı. İkinci gol ise uzaklaştırılmış duran toptan sonra pozisyonun devamında Umut Bulut’un ofsaydı bozmasıyla gerçekleşti. Yine önemli bir hata yok. Beşiktaş maçında Melo’nun kendi kalesine attığı gol, bir futbolcunun başına kolay kolay gelmeyecek, bir zamanlama hatası. Yine organizasyon hatası yok.


Bursa maçında yenilen ilk gol ve Kasımpaşa maçında yenilen golü, serbest vuruşu kullanan oyuncuların becerisi olarak görüyorum. Günümüzde o noktalardan kullanılan serbest vuruşlar neredeyse penaltı kadar önemli oldu. Kalenin içine doğru atılan serseri toplar bile gol tehlikesini ciddi anlamda getiriyor. Bence bu tehlikeleri yaşamamak için bir yol var: Orada faul yapılmayacak. Emre Çolak’ın Kasımpaşa maçında yaptığı faul ve Hamit’in Bursaspor maçında yaptığı fauller gereksizdi. Oto-kontrol artarsa bu sorun minimum düzeye inecektir. Bursaspor’un attığı korner golü (ikinci golü) ise tamamen konsantrasyon eksikliğinden kaynaklandı. O anda (85. dakika) futbolcular 3-1’in getirdiği rahatlıkla çevre kontrollerini düzgün yapmadılar ve çok basit bir gol yediler.


Kısacası Galatasaray’ın takım olarak, oyun organizasyonu olarak bir sorunu yok. Bireysel hatalar üst üste geldi ve işler çok karışıkmış gibi göründü. (Melo ve Hamit’in kondisyon eksiklikleri var ama şu milli maç arası sonrası takıma yetişeceklerine şüphem yok.) Bana kalırsa, tek sorun rehavet ve oyun içinde buna bağlı konsantrasyon kayıplarıdır. Hepiniz takdir edersiniz ki, futbolcu psikolojisi Fatih hocanın uzmanlık alanıdır. Bu rahatlığı ve rehaveti çözebilecek en iyi ismin Galatasaray’ın başında olduğunu düşününce benim de beklentim artmaya başladı şimdi. 

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Şanslı 7

Bir aralar Cristiano Ronaldo’nun bahtsız olduğunu düşünürdüm. Allah vergisi yetenekleri ve fiziği sayesinde hepimizin hayallerini süsleyen bir hayat yaşayan bu adama bahtsız demek kulağa saçma geliyor farkındayım. Yetenekli olduğu kadar hırslı da olan bu adam için, olağanüstü kabiliyetleri sayesinde herhangi bir sporda dünyanın en iyisi olmak işten bile değilken, gelmiş geçmiş en iyi futbolcuyla aynı döneme gelmek şanssızlık değildir de nedir?


Bir NBA oyuncusundan daha yükseğe zıpla, bir tenis şampiyonundan daha hızlı yön değiştir, koşuda olimpik atletlere kafa tut, sonra CV’sinde fazla da bir şey yazmayan ufak tefek bir çocuk senden açıklanamayacak bir şekilde daha iyi olsun. Ronaldo gibi biri için çok zor bir durum.

Ronaldo ve Messi’yi ara ara herkes kıyaslıyor ama bu tartışmada kimse kimseyi ikna edemeyecektir. Zevkler ve renkler tartışılmaz, ayrıca hemfikir olduğumuz bir konu var. Bu ikisinin altına yazabileceğimiz üçüncü bir isim yok. Varsa da araya uzunca bir boşluk bıraktıktan sonra yazabiliriz. Ronaldo ve Messi diğer futbolculardan fersah fersah ilerdeler.

Menajerlik oyunlarından öğrendiğim İngilizce bir kelime: “flair”. Yetenek demek ama daha üstün bir anlamı var. Allah vergisi, dâhiyane, içgüdüsel, gibi anlamlar taşıyan güçlü bir kelime. Messi ve Ronaldo’da bu flair’dan fazla fazla var, aşikâr. Fakat özel yetenekli insanların handikabı sayılabilecek bir durumları da var bu ikisinin. Özel yetenekli insanlar, başlangıç seviyesinde veya küçük yaşlarda çevrelerindeki insanlardan çok daha az çaba sarf ettikleri için ( spor veya spor dışı, bu herhangi bir dal olabilir) ileri seviyelerde çalışma gereği duymuyorlar. Hiç çaba göstermeden başarmaya alıştıkları için, gelişmekte zorlanıyorlar. Bu sebeple ileri seviyelerde, daha az yetenekli olup daha çok çalışan rakiplerinin gerisinde kalıyorlar.


Örnek vermek gerekirse, İlkokul çağında çok zeki bir çocuk düşünün. Okuma yazma, temel matematik gibi konularda hiç çaba sarf etmeden arkadaşlarının hepsinden daha başarılı olduğunu kabul edelim. Eğitim hayatı ilerledikçe, kafa yorması gereken konularla karşılaşacaktır. Toplama çıkarma öğrenirken kafa yormuş bir çocuk, ileri seviyelerde de kendini zorlaması gerektiğini bilecektir. Bizim zeki çocuk ise çarpım tablosunu ilk bakışta hafızaya aldığı için, bir gün zorlandığı bir konu gelince biraz çaba sarf etmesi gerektiğini bilmeyecektir.

Herkesin, “biraz koşsa çok süper topçu” diye tanımladığı ve çok sevdiği futbolcular vardır. İşte o topçular, 10 yaşındayken mahalledeki tüm arkadaşlarına yürüyerek çalım atıyorlardı. Sorun ise, karşısına profesyonel iri yarı savunma oyuncuları geldiğinde, hala koşmak yerine yürümeyi tercih ediyor olmalarıdır. Memlekette bir Sergen Yalçın gerçeği de mevcut zaten. Flair kelimesinin anlamlarından fazla fazla nasiplendiğini söylemeye gerek yok. İdman alışkanlıklarına da aşinayız. Elimizde ölçme cihazı olmadığı için, Sergen mi daha yetenekli, Ronaldo mu, hiçbir zaman bilemeyeceğiz. (Sergen’den sadece iyi bir uç örnek olduğu için bahsettim, niyetim onu Ronaldo veya Messi ile kıyaslamak değil.)

Messi ve Ronaldo’nun arkasına üçüncü bir isim yazamayışımızın sebebi de bu noktada ortaya çıkıyor. Bildiğimiz yetenekli futbolcuların hepsinden daha çok çalışıyorlar. Son 5 senedir Messi ve Ronaldo’dan iyisi yok, ama hâlâ gelişmeye devam ediyorlar. Her sezon, bir önceki sezondan daha da iyi oynuyorlar. Diğer yıldız futbolcularla aralarındaki fark gittikçe açılıyor. Yazının başında, “Ronaldo’nun bahtsız olduğunu düşünürdüm” demiştim. Artık düşünmüyorum. Çünkü Ronaldo’nun bu seviyeye gelmesinde Messi’nin mevcudiyetinin katkısı olduğuna inanıyorum. Messi’den daha iyi olmak adına her seferinde üstüne koyması onu buralara getiren en büyük etkendir.


Messi olmasaydı, C.Ronaldo 2008’de aldığı yılın futbolcusu ödülünü tekrar kazanmak için bu kadar çaba sarf eder miydi? Peki ya Messi, hemen ensesinde Ronaldo’nun nefesi olmasa, bu ödülü üç kere üst üste alır mıydı? Büyük ihtimalle alırdı, ama ödülü almak için bir önceki sezondan daha iyi oynamasına gerek kalmayacaktı. Messi de, Ronaldo da birbirlerinin mevcudiyetleri sayesinde her gün daha iyi oynamaya devam ediyorlar.

Bugün fark ettim ki bu iki süper futbolcunun aynı döneme gelmesi birbirleri için şanssızlık değil, aksine müthiş bir spor kariyeri adına şans yaratmıştır. Ve durumdan en çok, biz futbolseverler yararlanıyoruz.

10 Ağustos 2012 Cuma

Kim Barcelona Kim Real Madrid?



Dün 85. dakikada oyuna Cerci girdi. CM 2003-04 oyununun efsane santraforlarından Alessio Cerci. Oradan aklıma geldi; Championship Manger, Football Manager (nam-ı diğer CM ve FM) gibi oyunlarda en sevdiğim dönem transfer dönemleridir. Takıma gerekli gereksiz onlarca adam alırım. Her mevkii için en az 3 alternatif yaratıp, takımın taktiğini belirlemek için 7-8 tane hazırlık maçı yaparım. En iyi “scout” ekibini ve yardımcı antrenörleri getirmeye çalışırım. O iki ay için 10-15 saatimi harcarken, normal sezonu toplamda 8-9 saatte bitiririm. Gerçek hayatta ise işler biraz farklı işliyor. Haziran - Ağustos ayları arası, eğer uluslar arası turnuvalar da yoksa bitmek bilmiyor. Ne kadar futbolumuzun kalitesizliğinden yakınsak da, Avrupa takımlarına karşı aldığımız başarısız sonuçlar her defasında yüzümüze vurulsa da bu zalim oyunu çok seviyoruz.


Nihayet ligler başlıyor. Galatasaray Lazio ve Fiorentina maçlarıyla, Fenerbahçe de Vaslui maçlarıyla sezonu açtı. Daha önceki maçları düzgün bir şekilde izleme şansım olmadı. Ama bu 4 maçı baz alarak bir şeyler söyleyebilirim.

Galatasaray için ilk başta söyleyebileceğim çok yüksek bir güven ile maça çıktıkları olur. Defansif anlamda nerede ne yapması gerektiğini bilen bir takım görüntüsü veriyorlar. Maça rakip takımı baskı altına alarak başlıyorlar. Semih – Ujfalusi ve Semih – Dany ikilileri orta saha çizgisine kadar çıkıp rakibi pres altında tutmakta ısrar ediyorlar. Bu anlayışın Galatasaray’ı evindeki birçok maçta erken öne geçireceğini ve o maçlarda aktif dinlenme imkânı vereceğini söyleyebiliriz. Deplasmanlarda ise özellikle ilk 10 hafta, başta vurguladığım güven duygusunun çok rahat puanlar kazandıracağını düşünüyorum. Bunun bir benzerini geçen sene Fenerbahçe’de görmüştük. Bir önceki sezon 17 maçta 16 galibiyet alan kazanmaya alışmış takım aynı refleksi geçen sezon başında göstermişti. Ancak devamında malum sürecin getirdiği mental çöküş Fenerbahçe’nin ligi Galatasaray’ın 9 puan arkasında bitirmesine sebep olmuştu. Tabii Galatasaray’ın takım olgusuna kavuşmasının da bu puan farkında etkisi büyük. 


Galatasaray’ın şu an en büyük sıkıntısı rakibini sahasına hapsetmesine rağmen kolay pozisyona girememesi. Hamit’in maç eksikliği, Melo’nun olmayışı ve Burak ile Amrabat’ın takımın yapısına daha alışamaması pozisyon sıkıntısına etken olarak gösterebiliriz. Zaman içerisinde takım içi uyum artacağından Galatasaray’ın bu sorunla daha az sıklıkla karşılaşacağını düşünüyorum. Ünal Aysal’ın tabiriyle şu an “çilek” transferine ihtiyaç yok. Ancak eğer bir fırsat transferi olursa mesela 3-4 milyon Avroya alınabilecek Nene hem maddi bir külfet getirmez hem de ofansif açıdan opsiyonları artırmış olur. Transferlerin uyumu ile beraber Galatasaray’ın geçen sene topladığı puanın üstüne çıkması beni şaşırtmayacak.


Fenerbahçe’nin ise geçen seneye göre birkaç adım önde olduğunu söylememiz mümkün ancak defansın ortasına yapılan Egemen transferi ve Emre’nin yerini oyun kurabilen bir orta saha ile doldurmamak, Fenerbahçe’nin omurgasına zarar verebilir. Özellikle deplasman maçlarında sıkıntı yaşayan ve konsantrasyon problemi çeken bir takım olarak, skora isyan eden oyunculardan birini kaybetmek çok mantıklı olmadı. Neyse ki Kuyt transferi bu açığı biraz kapatabilir. Fenerbahçe’nin daha iyi bir stoper (yabancı veya Ömer Toprak, Serdar Aziz, Serdar Taşçı’dan birini) ve Emre tarzında bir orta saha alması gerektiğini düşünüyorum.


Ayrıca, Stoch – Alex – Krasic – Kuyt – Sow beşlisinden birinin yedek kalacağı bir ortam tatlı forma rekabeti olarak gözükse de eğer iyi yönetilmezse tatsız sonuçları beraberinde getirebilir. Benzer bir durumun 3 sene evvel Rijkaard’lı Galatasaray’ın başına geldiğini hatırlıyoruz. Kewell – Arda – Elano – Keita, 5 ay sonra Arda – Elano – Giovanni – Keita dörtlüsünden birinin yedek olması düşünülmüştü. İç çekişmeler, takımın geri kalanının o seviyede olmaması, defansif kopukluk ve sakatlıklar takımı hüsrana götürmüştü. Aykut Kocaman’ın bu rotasyonu doğru yönetebildiği ölçüde başarıların gelebileceğini düşünüyorum.


Sonuç olarak, iki takımın ligde İspanya ligi gibi yalnızlaştığı bir durumla karşılaşabiliriz. Ama kimin Barcelona kadar düzenli, kimin Real Madrid kadar soğukkanlı olabileceğini zaman gösterecek.

Not: Pazar günü sezon başı olması dolayısıyla bireysel hataların bolca yaşanacağı bir maç izleyeceğimizi ve Melo’suz Galatasaray’ın Fenerbahçe’nin bir adım aşağısında kalacağını düşünüyorum.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Henry

"Tüyleri diken diken etmek" ifadesi bir gol için kullanılır mı? Bazen, evet.


Değil Amerika'ya, fizana da gitse üstüne tanımam. Sabah sabah coşturdu beni yine, Thierry Henry.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Geciken EURO 2012 Yazısı

Biraz geç oldu ama Avrupa kupası üstüne hiçbir şey yazmadığımızı fark ettim. Ve her zamanki gibi hiçbir sıralama ve kategori ölçütüne dahil olmayan hoşuma giden futbolcular listesi yapmaya karar verdim. Son derece kişisel, Euro2012’de öne çıkan futbolcular listesi aşağıda kırmızı renklerle belirtilmiştir:


Çok değil 5-10 sene önce, “sol ayak” deyince bir kalite hissi uyandırırdı futbolseverde. Güncel futbolumuzda bu algı azalarak bitiyor maalesef ama yeni bir temsilci buldum ben kendime. Alessandro Diamanti. İtalya Euro2012’de ne kadar hafife alındıysa, bu adam da son birkaç sezondur o kadar hafife alınıyor. Topa sert vururken falsosunu eksik etmeyen, sadece vücuduyla değil, aklıyla çalım atan, ne yapacağı tahmin edilemeyen bir futbolcu Diamanti. Hazır bu kadar ‘underrated’ken Galatasaray kapsa bu adamı, ne çok sevinirim.

Çek Cumhuriyeti, her zaman iyi futbol oynayan takım olarak bizleri biraz hayal kırıklığına uğrattı son turnuvada. Neyse ki takımın geri kalanı ne yaparsa yapsın, işine bakıp iyi oynayan futbolcular familyasından, Petr Jiracek vardı kadroda. Yetenek izlemek ayrı bir keyif ama “çaba” izlemenin de futbol keyfine katkı yaptığına inanırım. Top ayağına çok yakışmasa da, görüntüsünden beklenmeyen kadar çevik ve yetenekli olduğunu söylemek gerek. Yüksek konsantrasyon ve kondisyon da eklenince, oynadığı maçlarda parladı hep Jiracek. Tek hareketle üç kişiyi oyundan düşürmek her yiğidin harcı değildir zaten.

Takım oyununu seviyoruz ama futbolun birinci tekil şahıslarını da sevmiyor değiliz. Doğaçlama oynanan futbol varsa, Zlatan Ibrahimovic de bunun kralıdır. Hesapsız, kitapsız, sâfi yetenek var. Fransa’ya attığı golle yine turnuvaya imzasını atmıştır. Güzel gol demişken, Di Natale’nin İspanya’ya attığı gole de buradan bir selam vermek gerek.


Portekiz’in klasik forvetle oynama konusundaki ısrarı ve bu mevkiiye bir türlü uygun aday bulamayışı uzun zamandır her turnuvada gözümüze batan, hatta aşikâr bir meseledir. Klasik bir uç oyuncusundan çok daha fazla meziyetlere sahip olsa da Nelson Oliveira bu pozisyon için biçilmiş kaftan olarak görünüyordu. Maalesef beklediğimden çok daha az süre aldı ama o 10-15 dakika içinde kalitesini ortaya koyduğunu söyleyebilirim. Bu genç için söyleyecek fazla sözüm yok, nasıl olsa kısa süre içinde Şampiyonlar Ligi 1.torba takımlarından birinde izleyeceğimize eminim.

Her ne kadar eleştirsek de arıza futbolcuları hepimiz çok severiz. Tabi bizim tuttuğumuz takımda oynamazlarsa memnun oluruz o ayrı mesele. Arıza deyince Euro2012’dekini tahmin etmişsinizdir zaten. Tabiî ki Mario Balotelli. Açıklamaları, çocukça hareketleri, saha içindeki mimikleri, idmanlardaki görüntüleri, üstün yetenekleri derken oldukça öne çıktı turnuva boyunca. Bir de gol sevinçleriyle ilgili özlü sözü var arkadaşın; postacı mektup getirdiğinde sevinmediğine göre, onun da gol attığı zaman sevinmesi anlamsızmış, çünkü sadece işini yapıyormuş. Bu lafın üzerinden bir hafta geçmeden, Almanya maçında attığı gollerden sonra bol bol sevindi zaten paşam. O anda yanında olup maçı önemsediği için sevinmesinin normal olduğunu, zaten golleri de önemsediği için attığını ona anlatmak isterdim.

90’lı yılların yıldız futbolcularını hatırlayın, hani hep 10 numara olarak tanımlardık. Alan Dzagoev’i izlerken sanki bu oyuncuların nesli tükenmişte, sonuncusunu izliyormuşuz gibi hissediyorum. Boyuyla, fiziğiyle, top sürüşüyle, vuruşlarıyla hep bir tanıdık hali var. Bir de oyun içinde top ayağındayken durarak oynaması yok mu, fena halde nostalji yaşatıyor. Günümüz futbolunda durmak mümkün değil artık, hep daha hızlı olmak gerek. Ama Dzagoev durup kafayı kaldırdığında hemen ardından çok iyi bir şeyler geleceğini hissediyorsunuz. Zaten iğne deliğinden geçen top, adrese teslim pas gibi betimlemeler hep bu tür oyuncuların yaptığı işlerde ortaya çıkmıştır. Duran topların başında bir Recoba, bir Juninho gibi beklediğini de söylemem lazım. Rus Milli takımı bu turnuvada gönlümdeki şampiyondur ve Dzagoev’in katkısı yadsınamaz.

Kitlelere hitap eden aktivitelerde, “beklenti” büyük bir handikap. Her konuda, eğer iyiyseniz, insanlar sizden daha fazla şey beklemeye başlar. Bu insanın kendini sürekli geliştirmesi için avantaj da sağlar(Ronaldo ve Messi’nin durumu) ama istikrar sağlanmazsa hayal kırıklığı da yaşatabilir. Üstüne üstelik, hâlihazırda çok iyi oynayan takımlarda oynuyorsanız, işiniz daha da zordur. Birkaç sene öncesine kadar, kariyerinin her sezonunu formunun üst düzeyinde geçiren kimdir sorusunun tek bir cevabı vardı: Zinedine Zidane. Daha o mertebeye ulaşamadılar ama Mesut Özil ve Andres Iniesta sürekli üstüne koyarak, inanılmaz bir kariyer yapma yolunda hızla ilerliyorlar. Biri Real Madrid ve Alman Mili, diğeri Barcelona ve İspanyol Milli gibi zaten süper oynayan takımları daha da yukarı çekiyorlar.


Daha önce hazırladığımız “BÜYÜK FUTBOLCULAR” yazımızda, yetenekle iyi bir karakterin birleşmesinden doğan efsanelerden bahsetmiştik. Euro2012 turnuvasında bazı futbolcular öyle yükseldi ki, o yazıda birilerinin eksik olduğunu fark ettim. Andriy Shevchenko ve Andrea Pirlo. Ne kadar iyi futbolcular olduklarını zaten hepimiz adımız gibi biliyorduk ancak bu sefer kaliteyi adeta gözümüzün içine soktular. Futbol bir spor ve biz bunun hatasız, kusursuz oynanmasına alışık değiliz. Kariyerlerinin sonuna ulaşan bu iki adam takımlarına o kadar katkı yaptılar ki, hepimizi tekrar hayran bıraktılar.

Euro 2012 İtalya’nın kalitesi, Pirlo’nun Panenkası, “gök delinmiş” deyiminin hakkını veren yağmuruyla beraber geride kaldı. En çok da İspanya’nın forvetsiz (böyle yazarken Cesc Fabregas kızmıyordur umarım, vallahi ben demiyorum) ve çok pas yaptıkları için sıkıcı(!) diye adlandırılan futbolunu eleştiren arkadaşlarla hatırlanacak. Ben İspanya hakkında yorum yaparken hürmetimden üç kere düşünürken, adam çıkıp “çok fazla pas yapıyorlar ben sıkıldım” diyebiliyor. Özgüvenlerine hayranım ne diyebilirim ki! Turnuvanın sürprizi dediğimiz İtalya’nın son maçta düştüğü duruma da Allah kimseyi düşürmesin!

1 Haziran 2012 Cuma

En Çok Kazanan 20 Futbolcu

-Gautam Sharma'nın yazdığı makalenin ilk kısmını çevirdim. Bazı noktalarına katılmasam da güzel ayrıntılar var ve herkesle paylaşmak istedim. Makalenin devamını çevirdikçe paylaşacağım.-

Bugün herkes, futbolda çok fazla para döndüğü konusunda hemfikirdir. Paranın futbol üzerine kapsam ve etkisini inceleyeceğimiz serinin bu ilk bölümünde futbolcu kazançlarının geçmişten bugüne gelişme sürecini ve bugünkü kazançları inceleyeceğiz.

Dundee’de lise öğrencisiyken, profesyonel futbolcuları gördüğümde “İlerde ben de Arbroath’da oynarsam, haftada £30 ve istediğim kadar yiyebileceğim ton balığı benim için son derece başarılı sayılır” diye düşünürdüm. - Gordon Strachan 

Maaş stratejilerinde model(paradigma) değişiklikleri 

1901 senesinde İngiltere’de haftalık ücretlerin üst limiti £4 idi. İki katına çıkıp haftalık £8 olması için 20 sene geçti. 1947’de ise haftalıklar £12’a çıkabilmişti. O günlerde bambaşka bir oyundu futbol.

İlk model değişikliği olarak 1961 senesinde üst limitlerin kaldırılması işaret ediliyor. Aynı yıl Fulham’lı Johnny Haynes haftada £100 alan ilk futbolcu olmuş ve insanlar bu tuhaf miktar karşısında şoke olmuştu. Günümüzde birkaç kişinin dikkatini çekmesi için bu miktarı binlerle çarpmamız gerekir.

Johnny Haynes’li zamanlar sonrasında, her meslek dalında olduğu gibi ücretler artışa geçti. 1968’in efsane Manchester United’ında takım haftalık £250 alarak, cirodan biraz fazlasına mal oluyordu. 1979 yılında Nottingham Forest, Peter Shilton’a haftalık £1200 ödeyerek en çok kazanan oyuncu olmasını sağladı.

İkinci model değişikliği Serie A’nın altın yıllarına denk geliyor. Futbolcu maaşlarındaki radikal değişikler burada başlıyor. Brezilya’lı Falcao haftalık ücreti 5 haneli sayılarla ifade edilen ilk futbolcu oluyor. 80’lerin en çok kazanan oyuncusu kesin olmamakla beraber haftalık £10,000 alan Falcao’dur. İtalya futbolunun iyice popülerleştiği zamanlar olan 90’ların başında ise Roberto Baggio’nun senelik $2.5milyon ( haftalık $50,000) aldığı tahmin ediliyor.

Şu an, her şeyin dramatik bir şekilde değiştiği üçüncü modele geldik. 1995’te bir Avrupa Mahkemesi kararı emsal sayılarak, -Bosman kuralları- sözleşmesi biten oyuncuların özgürce takım değiştirmesini sağladı. Kulüpler artık yıldız futbolcuları bedava alabiliyor, bonservis bedeli ödenmediği için ayrılan transfere ayrılan bütçenin bir kısmı da oyunculara maaş olarak kalıyordu. Bosman kurallarından yararlanamayan futbolcuların menajerleri ise kulüplerle maaşları tekrar müzakere ettiler. Bosman Davası öncesi 1994 yılında İngiltere’nin en çok kazanan oyuncusu haftalık £10,000’la Blackburn’de Chris Sutton’dı. 1996 senesinde ise Middlesbrough’da oynayan Ravanelli’nin haftalık £40,000 kazandığı tahmin ediliyor.

 Bosman Kuralları’nın etkisi çok büyük oldu ve 2000’lerde kulüplerin maaş maliyetleri tavan yapmaya başladı. 2001’de Sol Cambell Tottenham’dan Arsenal’e Bosman Kuralları dahilinde transfer olurken dünya’da haftada £100,000 kazanan ilk futbolcu unvanını aldı ve haftalık ücretlerin 6 haneli sayılara çıkmasına sebep oldu. 6 haneli haftalık ücret barajı aşıldığından beri ipler kopmuş durumda.

 En çok Kazanan 20 Futbolcu

Geçen ay, France Football dergisi futbolun zenginler listesini ilan etti. Aşağıda, en çok kazanan 20 futbolcunun, yıllık ücret ve sponsorluk gelirlerinden hazırlanmış tabloyu bulabilirsiniz.


Messi inanılmaz ama €33 milyon kazanıyor. Muhtemelen buna geçen sene kazandığı kupaların bonusları da dahildir. Bu kadar kazanmayı hak ediyor mu, her hangi bir futbolcu buna layık mıdır, tartışmaya açık. Ama her hangi bir futbolcu buna layık ise o da Messi’den başkası değildir. Beckham markası hâlâ ikinci, aslında son günlerdeki USD/EURO paritesine güncellersek en üste bile çıkabilir. Ronaldo €29 milyonla üçüncü ve Eto’o’nun Anzhi’ye rekor transferi onu dördüncü sıraya getiriyor.

Şimdi bu 20 ismi analiz edelim ve hangi lig, hangi ülke’nin bu muazzam kazançlara katkıda bulunduğuna bakalım.


Yukarıda görebileceğimiz gibi, Premier League Top20’nin %35’ini kapsıyor. Bu yükselen bir istatistik, aynı zamanda İngiliz kulüplerin finansal durumu en iyisi olmadığı için biraz da üzücü. En ilginci ise Çin Süper Ligi’nin en çok kazanan iki oyuncuyu bulundurması sanırım. Bu büyüyen bir “Ejderha” ve muhtemelen 10 yıl içinde bu listeyi Çin’de oynayan yıldız futbolcular domine edecek.

İnsan bazen merak ediyor, 7 haneli haftalık ücret alan bir oyuncu (haftada 1.000.000 !) görebilecek miyiz acaba? UEFA’nın finansal fairplay projesi bu sezon yürürlüğe giriyor ve bu süreci yavaşlatacaktır ancak bence 7 haneli haftalık ücretlere ulaşmak kaçınılmaz görünüyor. Uzak Doğu’nun hızla yükselen “Ejderha” ekonomisini ve 1 milyardan fazla insana hitap eden ligini göz önünde bulundurursak 10 yıl içinde Çin’li bir kulübün bu barajı geçmesi işten bile değil. Rus, Amerikan veya Arap sahipli bir kulübün de aynı şekilde bu barajı geçmesi çok uzun sürmeyecektir. Özellikle Messi ya da Ronaldo gibi bir ismin Bosman Kuralları dâhilinde takım değiştirmesi halinde son derece mümkün. Messi gibi bir futbolcunun €100 milyon bonservis bedeli olduğunu ( Ronaldo iki sene önce €98milyon ettiyse…) ve senelik €30m aldığını kabul ediyoruz. 4 senelik bir sözleşme için bonservis bedelini maaşa eklersek €220Milyon gibi bir sayı çıkıyor ve bu haftada 1.000.000 barajının üstünde. Tekrar düşündüm de, sanırım 10 sene geçmesi gerekmiyor.

-Tablolar France Football ve ESPN dergilerinden alınmıştır. Yazının orjinaline buradan ulaşabilirsiniz-