18 Mart 2011 Cuma

Derbi Her Zaman Derbidir

Derbilerden sonra yazı yazmayı sevmiyorum. Bunun Galatasaraylı oluşumla, Fenerbahçe’nin galibiyetlerini kaldıramayışımla falan ilgisi yok. İki takım da güncel form grafiklerinden, lig tablosundaki durumlarından, sakatlık ceza gibi olumsuzluklardan etkilenmeksizin, ellerinden gelen her şeyi en yüksek motivasyonla ortaya koydukları için genelde şans kimin yanında daha fazla durursa gülen taraf o oluyor bu maçlarda. Derbilerden sonra söyleyecek fazla bir şeyim olmadığı için her zamanki gibi yazıyı maç saatinden önce yazmaya karar verdim.

Son bir haftadır etrafımdaki herkes Fenerbahçe’nin Galatasaray’a fark atacağını söylerken, ben de böyle düşünenlere bu kadar emin olmamaları gerektiğini anlatmaya çalışıyorum. Cimbom’un hezimete uğrayacağını düşünenler arasındaki Galatasaray taraftarı sayısının, Fenerbahçelilerden fazla olması ise durumu daha ilginç kılıyor. Son yıllarda Galatasaray taraftarının Fenerbahçe maçlarından önce yaşadığı umutsuzluğun artış gösterdiğini hepimiz gözlemliyoruz. Öğrenilmiş çaresizlik böyle bir şey sanırım. Sarı kırmızılı camiadaki kriz ise bu ümitsizliği pekiştirdi. Galatasaraylılar, en iyi zamanlarda bile alt edemedikleri Fenerbahçe ile tarihinin en kötü sezonlarından birini yaşarken karşılaşacak olmanın sonuçlarından ürküyorlar. Bense bu maçın, bugüne kadar oynadığımız derbilerden hiçbir farkı olmadığını düşünüyorum. Yıllarca, derbilerde oynanan futbol kalitesinin sonuçlara etki etmediğini gözlemledim. Galatasaray tarihinin en parlak sezonunda, İspanyada 4 gol attıktan bir hafta sonra, ligde pek iddiası olmayan Fenerbahçe’ye yenilmedi mi? Şampiyonlar Liginde çeyrek final oynayıp son derece şaşaalı bir şekilde Ali Sami Yen’e gelen Fenerbahçe’nin o maçı vermesi herkesi şaşırtmadı mı?


Futbolcu kalitesi, form durumu, teknik direktör farkı, ligdeki sıralama... gibi bahis oynarken inceleyip kupon hazırlayacağımız istatistikler Fenerbahçe-Galatasaray maçı için geçerli değildir. Hiç olmadı. Geçerli olabilecek bir istatistik varsa, o da favori takımın genelde puan kaybetmesidir. Ayrıca ben bugüne kadar Galatasaray'ın kötü oynadığı bir Fenerbahçe maçı hatırlamıyorum.(6–0 dâhil)

Galatasaray yeni stadında ilk defa derbi oynayacak. Maça her zamankinden farklı olarak, hiçbir hedefi olmadan çıkacak. Fenerbahçe için ise bu maç liderliğe, hatta şampiyonluğa mâl olabilir. Galatasaray’ın son günlerde aldığı sonuçların sebebi, hiçbir hedefi olmayışıdır. Ancak derbide bambaşka bir motivasyonla oynayacaktır. Kadrosunun kalitesi farkı bu motivasyonla kapanacaktır. Bu derbinin sonucu için tahmin yapmak ise bence imkânsızdır.

Biri gelip “Galatasaray hafta sonu Gençlerbirliği ya da Fenerbahçe’yle oynayacak, sizce sarı-kırmızılıların galip gelme ihtimali hangi maçta daha fazladır?” dese, cevabım Fenerbahçe olurdu.

15 Mart 2011 Salı

Gençlere Şans Vermek

Gözde futbolcu Francesc Fabregas 15 yaşındayken(barcelona’nın altyapısında oynarken) babası, Arsenal’in patronu Arsene Wenger’e altyapıda oynayan bu kadar genç bir oyuncunun performansına nasıl güvenebildiğini sormuş. Arsene Wenger’in cevabı ise şaşırtıcı olmuş: Ben ve ekibim şu ana kadar oğlunuzun 50 maçını canlı olarak izledik.


İngiltere’de yaşayan, muhtemelen işi başından aşkın olan bir teknik adamın, İspanya’da bulunan bir çocuk hakkında bu kadar bilgi sahibi olması, bu kadar vakit ayırması normal midir? Fabregas 24 yaşına geldiğinde, halen Arsenal’in teknik direktörü olarak kalacağından eminse tabiî ki normaldir. Peki, Leonardo’nun yerine Inter’in başına geçecek olan teknik direktör böyle uzun vadeli yatırımlar yapar mı? Kendinden öncekileri göz önünde bulundurarak sadece günü kurtarmak adına elinden gelen her şeyi yapacaktır. Ama hiç kimse kendinden sonra gelecek olanlar için vakit harcamaz. Bu durum sadece genç yetenekleri bulup çıkarmak açısından değil, kendi altyapısında, elinin altındaki gençleri değerlendirme konusunda da etkili oluyor.

Dünyanın her yerinde genç futbolcuların sık sık sahaya çıkmaları gerektiği konusundaki görüş ortaktır. Ancak başarıya ulaşmak için teknik direktörlere tanınan süre, bir elin parmaklarıyla sayabileceğimiz birkaç kulüp dışında yetersizdir. Ülkemizde de, gençlere şans verilmemesi hakkında hepimiz hemfikiriz. Oysa Türkiye’deki teknik direktörlük şartlarında genç oyuncularla uğraşmak, idealist bir çabadan öteye gidemez. Normal olarak, takıma 3-4 yıl sonra fayda sağlayacak ( bu süre içinde normal bir Türk takımı biri yabancı biri yerli olmak üzere en az iki teknik adam değiştirmiş olur) bir genç yerine, kariyerinin sonlarına gelmiş ve o günü kurtaracak olan ağabeyler forma şansı bulur. Çünkü bizde önemli olan tek şey maçı kazanmaktır.(“bizde” deyip duruyoruz ancak başka ülkelerde durum farklı değil) Mantıklı düşünürsek maç yerine bir genç oyuncuyu kazanmak daha faydalıdır. Ancak teknik adam maçı kaybettiği için kazandığı genci bir daha oynatma şansı bulamayabilir. Bu kısır döngü içerisinde kendini çok çabuk kanıtlayıp sıyrılanlar dışında, gençlerin a-takım tecrübesi kazanması çok zor görünüyor.


Yeri en sağlam olan teknik adamlardan biri olan Alex Ferguson sezonun iki sezon önce Arsenal maçında (yenik durumdayken) kaptan Gary Neville ve tecrübeli Wes Brown varken sağ beke 18 yaşındaki Rafaeli oyuna alabiliyor. (bunun karşılığını 90. Dakikada Rafael’in harika volesiyle aldı) Yeri sallantıda olan biri böyle riskler alamaz. Fenerbahçenin ve tabiî ki milli takımın orta sahasına ilaç gibi gelecek olan Gökay Iravul sezon başından beri tek tük oynasa da hak ettiği dakikaları alamadığını düşünüyorum. Bunun sebebi Aykut Hoca’nın kafasının hiçbir zaman rahatlamaması. Ofansif yönü bu kadar kuvvetli bir genç yerine savunmaya dayalı yönleri ağır basan Selçuk Şahin’i oynatıp işi sağlama almak zorunda. Çünkü maçı kaybederse, tecrübe kazandırdığı genç Gökay gelecek sezon başka teknik direktörle çalışıyor olacak.

Teknik direktörlerimizi “gençlere şans vermiyorlar” diye eleştirmek yersiz. Kulüp yönetimleri taraftarın gözünü boyamak adına en maliyetsiz yol olan teknik direktör değişimine devam ettiği sürece gençlerin şans bulması zor görünüyor.

6 Mart 2011 Pazar

İçimizdeki Avustralyalılar


Galatasaray, tarihi bir haftayı daha geride bıraktı. İlk önce ligin bitmesine 11 hafta kala ligdeki kendi yenilgi rekorunu kırdı. Daha sonra da çarşamba günü Avrupa'da maça çıkmama süresini iki yıla uzattı. Son maçla beraber başkanından kaleci antrenörüne kadar herkesin koltuğunun sallandığı bir döneme girildi. Son 4 sezonda 4 teknik direktör, 43 oyuncu transfer eden Galatasaray sezon sonunda yine çok büyük bir sirkülasyon yaşayacak. Basında çıkan çoğu habere göre (Misimovic'in gitmesiyle) şuan 9 olan yabancı sayısının tekrar 3'e kadar düşürülüp gönderilenlerin yerine 7 yabancı transferi düşünülüyor.

Galatasaray yönetimi hatalarından ders almadığını bizlere açık açık gösteriyor. Yoldan geçen herhangi birine Galatasaray’da sizi rahatsız etmeyen oyuncularını say desen; alacağınız cevaplardaki ortak isimler "Baros, Arda, Neill, Kewell, Culio, Stancu" olur. Yani çoğu futbolsevere göre kalite eksikliğinin en büyük sebebi yerli oyuncular, ancak yönetim hala sorunun yabancı oyuncularda olduğunu düşünüyor. Galatasaray'ın burada adresi çok açık, ya gurbetçilere yönelecek ya da kendi altyapısına yatırım yapmaya başlayacak.

Türkiye liginde 10 yabancı hakkı var ama bunların sadece 6 tanesi ilk onbire, toplamda 8 tanesi ilk onsekize girebiliyor. Beşiktaş gibi, Fenerbahçe gibi 10 yabancı hakkının hepsini kullanan takımlar yedek bekleyen ve tribüne giden o dört oyuncu yüzünden takım içinde sıkıntı yaşıyorlar. Takımlar o 4-5 kişilik yabancı haklarını ya gelecek vaat eden oyunculardan ya da kalitesi ve katkısı belli ama yüksek istikrarı olmayan oyunculardan kurmalı. Bu yüzden Galatasaray'ın Kewell ile ücretinin büyük bölümü maç başı olmak üzere tekrar anlaşması gerektiğini düşünüyorum.



Kewell dışında bir oyuncu var ki gitmesi tam bir saçmalık: Lucas Neill. Bu kadar tecrübeli, savaşan, istikrarlı, ayaklarına hakim, maç seçmeyen bir oyuncuyu hangi gerekçe ile göndermeyi düşünüyorlar, anlamış değilim. Galatasaray Popescu'dan sonra ilk defa geriden oyun kurmayı bilen ve maç ayırt etmeden aynı performansı gösteren bir futbolcuyu buldu. Onun değerini bilip ve onu iskeletin en önemli parçalarından biri olarak göreceği yerde, sözleşmesini uzatmamayı düşünüyor. Galatasaray geçen sene Avrupa Ligi kupasını kaldıran Atletico Madrid'e Luca Banti ve Caner Erkin'in çapsızlıkları yüzünden kılpayı farkla elenmişse; bu sene Beşiktaş'ın, Fenerbahçe'nin ezildiği Kayseri deplasmanında hakem hatalarının kurbanı olmuşsa; 11 yıl sonra Kadıköy'den puan çıkarabilmişse bunda Lucas Neill'ın payı çok büyüktür. Aslında öyle çok gerilere gitmeye de gerek yok; çarşamba günü Gaziantep maçında fark yaratmaya çalışan üç adam vardı Galatasaray'da: Baros, Neill, Yekta.

Galatasaray yönetimi (kim olursa olsun) bu sefer analizi ayrıntılı ve doğru yapmak zorunda. Yetenekli bir kaleci (Shay Given, Karcemarskas gibi), Neill, Culio, Baros'dan kurulmuş Galatasaray'ın iki sene içerisinde tekrar şampiyonluk yarışında olacağını düşünüyorum. Neill da Galatasaray'dan gidiyorsa bile Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor, Bursaspor, Arsenal, Liverpool'dan birine gitmesini isterim. Futbol anlamında gözümüzü okşayan bir futbolcunun daha ortadan kaybolmasını istemiyorum!

25 Şubat 2011 Cuma

Beklentiler Yüksek Hocam!


Keşke Dynamo Kiev 5. golü de atsaydı da, şu “4” rakamıyla yapılan esprileri yapamasaydı kimse. Zoruma gidiyor. Futbolda çok değişken var. Hakem, rakip, zemin, taraftar… En ufak bir şanssızlık, sonuçları büyük ölçüde etkiliyor. İki Dynamo Kiev ve Fenerbahçe derbisinin ortak noktası yenilen 4 gol değil, erken dakikalarda gelen dandik gollerdir benim için. Dandik kelimesini kullanmamın sebebi, normal şartlarda gol olma ihtimali çok düşük olan pozisyonlarda, topun bir şekilde çizgiyi geçmiş olmasıdır. Top yuvarlaktır, çizgiyi ne zaman, nasıl geçeceği tahmin edilemez. Beşiktaş’ın bu haftaki şanssızlık değişkeni, üç önemli maçta üst üste erken vakitlerde topun azizliğine uğramasıdır. Abartılacak bir durum yok demek istiyorum ama Beşiktaş’ın bu sezonki düsturu abartı üzerine kurulu olduğu için bir şey diyemiyorum.


Ligin ikinci yarısı başlarken, Avrupa Kupası’nı almanın zor olduğunun, ligde şampiyon olmanın daha da zor olduğunun farkında olan bilinçli bir Beşiktaş taraftarı için üzülecek bir durum yok. Ancak sezon ortasında öyle büyük bir beklenti yaratıldı ki, şu an herkes kendini sudan çıkmış balık sanıyor. İşin garibi de bu işte; sudan çıkmış balık değil, kendini öyle sanıyor.

Öyle gösterişli bir transfer sezonu geçirdiler ki, bu adamlar ne işe yarayacak diye sormadı kimse. Beşiktaş bu transferleri yaparken etrafıma soruyordum, yeni gelenler Avrupa’da oynayacak mı? Hayır. Tamam, ama ligde de şansı pek yok Beşiktaş’ın, bu şaşaa neden? Kimsenin cevap vermeyişinden bu işte bir terslik olduğunu anlamalıydım. Yüksek hedefler koymanın zarardan çok, faydası olduğuna inanıyorum. Ama olmayacak duaya âmin demenin bir anlamı da yoktur ki.



“17’de 17 yapmak” deyimini cümle içinde ilk kim kullandı, çok merak ediyorum. Mourinho bile böyle iddialı bir çıkış yapmamıştır bu güne kadar. ( Sezon ortasında yapmaya kalksa, hocam Barcelona ile bir daha oynayacakmışız, üstelik bu sefer kupa maçı da denk geldi aynı haftada iki kere oynayacakmışız diye uyarıp moralini bozarlardı diye tahmin ediyorum.)


Transferlerin lanse edilişi ise ayrı bir fiyaskoydu benim gözümde. Ne hücum ne de savunma anlamında Ernst, Guti, Necip, Aurelio gibi futbolcuların hiçbirinden üstün olmayan Fernandes’in yıldız diye tanıtılması çok komikti. Almeida gibi, iyi futbolcu olarak nitelendirilebilecek bir forvetin, Real Madrid’in isteyip alamadığı futbolcu unvanıyla getirilmesi başlı başına bir yanlıştı. Simao Sabrosa gibi çok kaliteli bir oyuncu Almeida’nın gölgesinde kaldığını anlasa ne düşünürdü acaba?
Kısacası Beşiktaş kulübünün ciddi bir yönetim sıkıntısı ve yüksek beklentiler dışında bir problemi yoktur. Scuhster’in hataları vardır. Ama şu anda Schuster’in gitmesinin kimseye faydası olmaz. Geçen sene Galatasaray’ın yaptığını yaptı Beşiktaş. Fenerbahçe modeli yapmaya kalktı. Bol transfer. Büyük vaatler. Tek tük maçlarda harika bir oyun. Kısaca, göz boyamaca! Sporun değil de daha çok politikanın ruhunda bulunan bir model. Maalesef bu modelin başarılı olabilmesi için gereken en önemli unsur sadece Fenerbahçe’de bulunuyor. Aziz Yıldırım. Ne Galatasaraylı ne de Beşiktaşlı yöneticiler bu sitemi kullanmak için yeterince yetenekli olmadıklarını anlayamadılar. Umarım tekrar denemeye çalışmazlar. Tereciye, tere satılmaz.

23 Şubat 2011 Çarşamba

Ah Şu Çocuk!



Orada hakem ben olacam ki, önce penaltı veririm, sonra gider Messi'nin elini ayağını öperim.

18 Şubat 2011 Cuma

El-Romantico ve Henry

Ben hakem olsam, Arsenal-Barcelona maçına olan saygımdan, sahaya takım elbiseyle çıkarım. Şampiyonlar Ligi Finali, Dünya kupası finali, El-Clasico gibi dev maçların yanında, bu maç da futbol romantikleri için bir doruk noktasıdır.


İzlemesi pek bir keyifli ama bir Arsenal taraftarı olarak, her sene Barcelona ile karşılaşmanın bizi Şampiyonlar Ligi kupası hedefinden biraz uzaklaştıracağını itiraf etmek lazım. Topa sahipken en iyi kullanan iki ekipten bir tanesi, aynı zamanda dünyanın topu en iyi geri alan takımlarından birisi olduğu için, haliyle tura daha yakın duruyor. Neyse ki Londra’daki ilk maçta Arsenal, geçen seneki maçlara nazaran topu kazanma ve kaybetmeme konusunda daha fazla direnç gösterdi. Bunda Koscielny’nin sevindiren futbolu, Wilshere’in maçın adamı unvanını sonuna kadar hak eden harika performansı kadar, Messi’nin “insan” gibi oynamasının da katkısı olduğunu söyleyebiliriz. Guardiola’nın David Villa yerine Keita’yı oyuna sürdüğü 68. dakikada Arsene Wenger’in Song’u çıkarıp Arshavin’i alması da günümüz Barcelonasına karşı yapılmış en cesurca hareket olarak tarihe geçecektir. İlk maç hakkında daha fazla karalayıp büyüyü bozmak istemiyor, heyecanla ikinci maçı bekliyorum. “İyi oynayan kazansın” cümlesini adetten değil, cân-ı gönülden kullananlardan olduğumuz için de bu maçta skor ne yazarsa yazsın, kazananın futbol olacağından şüphem olmadığını belirtmek istiyorum.


Etrafımdaki herkesin bir şekilde Arsenal’e sempati duyduğunu, Barcelona’ya saygı gösterdiğini, bu sebeplerle maça epeyce ehemmiyet verildiğini görmek beni sevindirdi. Az buçuk futbolla ilgilenen herkes, bu maçın diğerlerinden âlâ olduğunun farkında. Fenerbahçe-Galatasaray maçına burun kıvıran arkadaşlarımın Arsenal-Barcelona maçı için bir gün önceden hazırlık yaptıklarını görmek sevindirici. Güzel futbolun değerini bilenlerin sayısı artıyor.

Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur derler ya, uzun süredir Thierry Henry hakkında bir şey duymuyor, okumuyoruz. Amerikalarda olduğu için, haliyle izleyemiyoruz da kendisini. Yukarıdaki satırları yazarken, masamda duran Henry oyuncağını görünce bir anda aklıma geldi. Acaba Henry bu maçı nerde izledi. Emirates’e gelse, kameralar onu yakalardı diye düşünüyorum. 2006’daki final maçında Arsenal forması vardı üstünde. Geçen seneki eşleşmede ise Barcelona formasıyla sonradan girmişti oyuna. Amerika’da maçlara metroyla gidebilecek kadar az tanınan Henry, akşamki maçı ise muhtemelen evinde izlemiştir. Futbola en az değer verilen yerde, maçın değerini kimsenin bilmeyişine üzülmüştür umarım. Etrafımdaki hiç kimsenin Arsenal-Barcelona eşleşmesini umursamadığını görmek benim için üzücü olurdu. Sonuçta bu keyfi birileriyle paylaşmak ister insan. En sevdiğim futbolcunun, kariyerinin son yıllarını, futbolla hiçbir alakası olmayan bir ülkede geçirdiğini düşününce rahatsız oluyorum ben. New York’da yaşamak, çuvalla para kazanmak kulağa çok hoş geliyor olabilir, ancak bunlar 34 değil 39 yaşındayken de yapılabilir. Umarım gelecek sezonun başında Henry’nin aklı başına gelir de onu son bir sezon daha, gerçekten futbol oynanan bir ülkede izleme şansı buluruz.

11 Şubat 2011 Cuma

Tesadüf mü?

Türkiye’de ilk kez 4 büyükler dışında bir kulüp lig şampiyonu oldu geçen sene.


Yine geçtiğimiz sezon Eredivisie’de FC Twente, Capello’dan önceki İngiltere milli takımı teknik direktörü Steve McClaren yönetiminde, kulüp tarihindeki ilk lig şampiyonluğunu elde etti. Bundesliga gibi dünyanın önde gelen liglerinden birinde Wolfsburg, Felix Magath yönetiminde, kulüp tarihindeki ilk lig şampiyonluğunu elde etti 2 sezon önce. Romanya Liga 1’de Cluj da, 2007-2008 sezonunda tarihindeki ilk lig şampiyonluğunu elde etti ve geçen sene yine ligi şampiyon olarak tamamladı. Fransa Ligue 1’de 2008-2009 sezonunda FC Bordeaux, Laurent Blanc yönetiminde, Lyon’un 7 senelik şampiyonluk serisine son verdi, 10 yıl aradan sonra kulüp tarihindeki 6. lig şampiyonluğunu elde etti.


Geçmişle kıyasladığımızda, son birkaç sezondur UEFA Kupası’na katılan kulüplerin isimlerinin ağırlığı(!) artmasına rağmen Zenit, Shaktar Donetsk gibi daha önce Avrupa futbolunda söz sahibi olmamış takımlar, bu kupayı kazandılar; Fulham, Werder Bremen gibi mütevazı bütçelerle kurulan ekipler final oynadılar.

Bu ilginç, aynı zamanda tarihi başarıların son yıllarda artmış olmasının birkaç sebebi var ve beni mutlu eden, bu başarıları yaşayan her takımın kendince bir futbol anlayışı ortaya koyması oldu. Karşılaşacağı takımlara karşı önlem almaktan ziyade, kendi oynayacakları futbol sistemlerini ön plana aldılar, bir felsefe ürettiler ve bu başarılar geldi.

Takımlardaki düşünce yapısındaki bu değişikliğin en önemli ayağının teknik direktörlere dayandığını düşünüyorum. Bilgi paylaşımının maksimum seviyeye eriştiği bu çağda, işini iyi yapmayan, bilmeyen, öğrenmeye açık olmayan, kendini geliştirmeyen, yerinde sayan insanlara hiçbir sektörün tahammülü yok ve teknik adamlar da bu gerçekten paylarını aldılar. Bir kısmı elendi, eleğin üstünde kalan çalışkan, donanımlı, sürekli yeni bir şeyler kapmaya çalışan teknik direktörler var artık. Teknik adamlardaki bu kalite artışı, futbolun doğrularının sahada uygulanmasının önünü açtı. Bilgili beyinler, kazanmak, gol atmak için yeni, yaratıcı çözümler ortaya koymaya başladılar.

Jose Mourinho, bir röportajında günümüz futbolcu ve teknik adam ilişkisiyle alakalı şöyle diyor: “Futbolcu artık çok daha bilge, zeki ve mükemmeliyetçi. Bu yüzden artık hocalar da eskiye göre çok daha donanımlı olmalılar. Sadece futboldan anlayan bir hoca, bitiktir.” İnsan yönetimi, duygu ve ego yönetimi anlamında doğru kararlar alabilen ve uygulayabilen teknik adamlar, takımların sahada elde ettiği başarıların artık sadece oyun bilgisiyle gelmeyeceğinin farkındalar ve ortalama kalite takımlarla elde ettikleri büyük başarıların temelinde bu gelişen futbolcu – teknik adam ilişkileri yatıyor.

Öte yandan, düşünce yapısının değişmesiyle dolaylı olarak, doğru bilgileri elde eden, kültürü ve birikimi artan, rakiplerine değil, kendi oynayacakları oyuna konsantre olan futbolcular, daha önce alt edemeyeceklerine inandıkları rakiplerini gözlerinde fazla büyütmeyip, kendilerine güvenerek, cesaretle sahaya çıkmaya başladılar.

Bilgi paylaşımının bir diğer sonucu olarak, artık her takımın kalesini nasıl savunacağını öğrendiğini söyleyebiliriz. Defansif pozisyonlar, kademe anlayışları, pres zamanlaması gibi futboldaki defansif oyun görüşü, her takım için belli bir çizgi etrafında toplanmaya başladı. Bireysel hataların ya da tam tersi bireysel becerilerin artık çoğu maçın skorunu tayin eden iki önemli etmen olması, defansif anlamda doğruların herkes için aynı olduğunu ve bu doğruları artık herkesin tam anlamıyla bildiğini kanıtlar nitelikte.

Geçmişte, güçsüz olan takımların onlara karşı güçlü sayılabilecek takımlara karşı yaşadıkları fiziksel dezavantaj, maçların sonucuna direk etki ediyordu. Günümüzde antrenman tesislerindeki yüksek imkânlar ve verimli antrenman teknikleri üst düzey liglerdeki kulüpler için standart haline geldi. Böylece maç temposunda, ikili mücadelelerde yaşanan fiziksel dezavantajlar ortadan kalktı, futbol bu anlamda daha adil bir oyun haline geldi.

Ben takımları başarıya götüren önemli birçok faktörün yanında, Barcelona, Arsenal ve Manchester United gibi güzel oyun oynamaya çalışan takımların, tarihi başarılar elde eden kulüplere ve bu kulüplerin oyuncularına ve teknik adamlarına ilham kaynağı olduğunu düşünüyorum. Güzel oyuna gönül veren bu takımlar sayesinde, başarılı olan takımlar aslında futbolun basit bir oyun olduğunu öğrendi. Futbolcular topa değer verdikçe, topun kendilerinde kalmasını sağlamaya çalıştıkça, hem gol bulabileceklerini, hem de böylelikle az gol yiyeceklerini fark etti. Her takım topu dan-dun vurmak yerine, topa değer vererek pas yapmaya başladı, takımlara ofansif futbol anlayışı yerleşti.

Son olarak kısa olsa da hakemlerden bahsetmek istiyorum. FIFA’nın ve UEFA’nın oyun kurallarının uygulanışı konusunda önem verdiği iki nokta var. Tarzları farklı olsa da, hata yapsalar da hakemlerin her maçta belli bir standart içerisinde tutarlı olarak maç yönetmelerini sağlamak bu kurallardan birincisi. İkincisi ise futbol oynamaya çalışan takımları korumaya yönlendirmek. Bu anlamda adaletin eskiye oranla daha iyi işlemesinin, ortaya çıkan bu tarihi başarılarda rolü olduğunu düşünüyorum.