16 Mart 2012 Cuma

Kadıköy'de Galatasaray Galibiyeti Hayali

Açık söyleyeyim, 6-0'dan bu tarafa her sene bu hayalin gerçeğe dönüşeceğini bekleyen umutlu tayfadanım. Hatta, Kadıköy'deki maçların bitiş düdüğü çaldığı anda söylediğim laf bir klasik halini aldı, aile arasında dalga unsuru bile oldu : "Seneye kesin biz yeneceğiz."

"Organize İşler" filmini izleyenler hatırlayacaktır, Süpermen Samet ile Üzeyir Abi arasında geçen şöyle bir diyalog vardı:
Süpermen Samet : "Üzeyir Abi sen neden hiç konuşmuyorsun?"
Üzeyir Abi : "Zamanında çok konuştum, bir faydasını görmedim, bıraktım."

Ben de, Üzeyir Abi'den feyiz alarak, bu tarz iddialı yaklaşımların faydasını görememiş olmanın ışığında, bu sene bu konu hakkında konuşmayı bıraktım. Üzeyir Abi'nin felsefesiyle paralel olarak, “konuşmama”nın bana faydası olabileceği gibi bir imada da bulunmuyorum. Takıntılı sayılabileceğim "uğur yapma" anlamında elime geçen bir denek olabilir sadece "Kadıköy'deki maçla alakalı konuşmamak".

Konuşmayı bırakmamın bilinçaltında yatan gerçek sebebi, sanırım hayalin “belki yarın, belki yarından da yakın” gerçekleşme niteliği taşımasından kaynaklanıyor.


Kendimizi biraz tekrar etmiş olacağız belki ama Galatasaray’ın sadece bu derbiyi değil de geleceğini de kazanmak adına sezon başından beri doğru adımlar attığını belirtmek istiyoruz. Öncelikle yıllardır başarıyı yakalamada sürekli olmayı engelleyen fiziksel güç yetersizliğinin artık söz konusu olmadığını söyleyebiliriz. Bu sezon boyunca, fizik gücümüzün yetersiz olmasından dolayı herhangi bir maçta defansif veya ofansif dezavantaj yaşamadığımızı gördük. Hafta arası idmanlarının uzun süredir tam kadro yapılmasının, takımın taktiksel bazı eksikliklerinin giderilmesinde ve bunun sonucu olarak play-off sürecine sistemi oturmuş bir takım olarak girilmesinde önemli bir etkisi olacağı düşüncesindeyim. Kadıköy’deki bir derbiye tam kadro çıkacak bir Galatasaray takımı, sanırım tüm taraftarların içinde bir ukdeydi. Kalan kısa sürede bir aksilik olmazsa bu dilek gerçekleşecek.

Simoviç, Taffarel ve Mondragon gibi kalecilerden sonra artık kalıpları çizilmiş “Galatasaray kalecisi vizyonu” kimsenin anlamadığı bir şekilde neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir durumdayken, Muslera kalede artık herkesin tam güvenini kazanmış bir şekilde, Tafo mentörlüğünde her geçen gün gelişimini sürdürerek herkesi büyülüyor. Derbide bir Fenerbahçe taraftarı Volkan’a ne kadar güveniyorsa, en az onun kadar takımın ve taraftarların da kendisinden emin olduğu bir kalecinin varlığı, Galatasaray camiasının kendine güvenini üst seviyede tutmasına yardımcı oluyor.

Yıllardır takıma liderlik yapabilecek, topu oyuna iyi sokacak bir savunma oyuncusunun eksikliğini çeken Galatasaray’ın bugün bir Ujfa’sı var. (Messi’ye attığı tekme için kendisini hala affetmesem de Cimbom için çok faydalı olduğu konusunda sanırım herkes hemfikir.) Top kapmayı iyi bilen, çalışkan, fizik gücü yüksek, akıllı ve tecrübeli ön libero ihtiyacını Melo tek başına fazlasıyla karşılıyor. Selçuk İnan bugün büyük bir Avrupa takımının orta sahasında rahatlıkla görev alabilecek oyun bilgisi ve soğukkanlılığına erişmiş düzeyde. Eboue “üst düzey bir takımın bek oyuncusu nasıl olur?” sorusuna cevap olabilecek tüm yeteneklerini ortaya koyuyor. Elmander taktiksel olarak eleştirilmeye herhangi bir mahal vermeyecek düzeyde, kendini takımı uğruna adamış bir şekilde, müthiş faydalı top oynuyor.


Tüm bu olumlu gelişmeler bir yana, Fatih Hoca’nın kendi içinde yaşadığı olgunlaşma beni çok sevindiriyor. Aynı Üzeyir Abi gibi, eskisi kadar ön planda olmayan, esip gürlemeyen, sadece çalışan Fatih hoca duruyor karşımızda artık. Galatasaray yenilse bile herkes bu takımın doğru oyun oynayacağı ve sağlam bir takım karakteri ortaya koyacağından çok emin. Sanırım susmamızı sağlayan da bu işte. Güven.

Üzeyir Abi, Fatih Terim, Ünal Aysal ve daha sonra biz. Doğru istikametteyiz.

15 Mart 2012 Perşembe

13 Mart 2012 Salı

Polonya Taraftarının Aşırı Heyecanı



Euro 2012 için Polonya'nın yeterliliği hala sorgulanırken, aşağıda izleyebileceğiniz görüntülerde taraftarın potansiyelini kavradım bugün. İlk video 2010'dan kalma. 12 yaş turnuvası için gelen Totenham Hotspur minikleri hayatlarında hiç karşılaşmadıkları bir taraftar grubuyla karşılaşıyorlar. Lech Poznan taraftarları, 12 yaşında çocuklar değil de Şampiyonlar Ligi final maçı izliyormuşcasına heyecanlılar.






İkinci videoda durum daha fena. 8 yaşında çocukların oynadığı maçın içine ettiklerini söylemek lazım. Konfetiler, kapalı mekanda yakılan meşaleler derken işler çığrından çıkmış. Bu görüntüleri izleyenlerin ilk olarak Avrupa Kupası için holiganizm konusunda endişeleneceğine eminim. Bense Güney Afrika'daki vuvuzela faciasının ardından Euro 2012'nin bu taraftar kitlesi sayesinde son derece keyifli geçeceğine inanıyorum.






29 Şubat 2012 Çarşamba

İşte Bunu Seviyoruz!

Ben hep Arda ile Fabregas'ı yüz ifadesi olarak birbirine benzetirdim. Hatta bir keresinde Arda'nın bir fotoğrafını arkadaşlarıma gösterirken, -Fabregas'a bakın Arda'ya ne kadar benziyor- deyip komik duruma düşmüşlüğüm bile var.

Konumuza dönersek, aşağıda futbolun, daha doğrusu sporun güzelliğinin altını çizen iki fotoğraf var. Fabregas'ınki yeni, daha dün çekilmiş. Milli takımla beraber Venezuala ile hazırlık maçı için gittikleri Malaga'da yakalanmış R.Madrid taraftarı çocuğa.




Arda'nın fotoğrafı daha eski. Düşmanları (!) hemen zıplamasınlar, bu da Almanya'da oynanan bir milli maç vaktinde çekilmişti. Tarih, Haziran 2011. Fabregas'ın fotoğrafını görünce hemen paylaşmak istedim. Arda'nın fotoğrafını üste koysam, hemen hain damgası yiyecekti. Neyse ki yukarıda örnek var da sorun çıkmayacak. Rakip takımın yıldız oyuncusuna kendi takımının formasını imzalatmak ancak çocukları cesaret edeceği türden, hoş bir düşünce. Daha düşmanlık kodlanmamış kafasına çünkü. Hoşgörü mü desem, sportif ruh dediğimiz böyle birşey işte.



Bu iki oyuncuya da teşekkür etmek lazım çocukların hevesini kırmadıkları için.

28 Şubat 2012 Salı

Mest Olmuş






 


Futbol tribünlerinde kendimizi unutuyoruz ya hani, bu minik sarışın da Liverpool maçının ardından o kadar mutlu olmuş ki, dünya yıkılsa umrunda olmayacakmış gibi duruyor. Gözünün ağrısını da muhtemelen ertesi gün farkedecek.

24 Şubat 2012 Cuma

Kıymetli Eldivenler



Beş, altı sene önce yıldız kaleci denince aklımıza sadece üç isim geliyordu. Casillas, Buffon ve Peter Cech. Van Der Sar'ın kariyerinin son demlerindeki insanüstü performansını saymazsak, bu üç isim dışında bizi heyecanlandıracak, Şampiyonlar Ligi birinci torba takımlarında yer almayı hak eden kimseler yoktu pek. (Julio Cesar’a haksızlık etmek istemem ama o da son birkaç sezondur yükseldi.) Sakatlıkların da etkisiyle, Buffon ve Cech'in de performansının düştüğünü kabul edelim. Kısacası, her sezon yeni hücumcular, savunmacılar yıldızlaşırken, yeni bir kaleci'nin yıldızlaştığını görmemiştik. Neyse ki son iki yılda bu konuda büyük gelişme var.

Geçen Man.City- Liverpool maçını izlerken, Joe Hart'ın izlediğim her maçta beni daha çok şaşırttığını fark ettim. Bir kalecinin ne kadar iyi olduğunu tanımlamakta zorluk çekiyorum, diğer mevkiler gibi değil. Çünkü kaleci ya iyidir, ya da değildir. Hücumda gol kaçırabilir, türlü varyasyonlar deneyebilir, savunma olarak rakibe göre düzen alabilirsiniz. Ama kaleci golü ya yer ya da kurtarır. Üçüncü bir seçenek yoktur. Top direğe gittiğinde, kimse kaleci köşeyi iyi kapattı demez, o şutu çekenle alakalıdır hep. Oyunu iyi başlatmak, savunma oyuncularına güven vermek gibi çok önemli özellikleri ikinci plandadır hep. Emrah Serbes’in “Erken Kaybedenler” - “Korhan Ağbi’nin Kardeş’i” öyküsünden bir alıntı yapıp yeni yıldız kalecilerimize geçmek istiyorum.

-Bütün gün top peşinde miydin gene? - Hayır anne, kaleciyim ben. Top peşinde olmadım hiçbir zaman, hep topun karşısında oldum. Bu gerçeği kabul et artık!

ManCity’nin hızlı yükselişinde büyük payı olan Joe Hart’la başlayabiliriz. David Silva ne kadar formdaysa, Hart da bir o kadar iyi götürüyor takımı. Özellikle büyük maçlarda reflekslerinin insanüstü olduğunu gösteriyor bize. İngilizler, milli takımda senelerdir boş duran bu mevkide artık rahat etmeyi hak ettiler. 24 yaşındaki Hart 10-15 sene mutlu edecektir İngiliz futbolseveri.






Atletico Madrid son yıllarda yıldızlaşan kalecilerle ilgili ilginç bir konumda. Menajerlik oyunu oynayanların yakından tanıdığı üç wonderkid(umut vadeden genç), kısa süre içinde Atletico’nun kalesinden geçtiler. Önce 89 doğumlu Asenjo geldi, Casillas’ın veliahdı olarak tanıtılıyordu Madrid’de. Yeni bir yıldız kaleci diye beklerken, formayı kendinden bir yaş küçük olan De Gea’ya kaptırdı. Daha bir sezon geçmeden Casillas’ın veliahdından formayı devralan çocuk olarak tanıdık De Gea’yı. Bu sezon başında Sir Alex Ferguson onlu milyonlarla ifade edilen Sterlinleri verip ManUtd’ın, Van Der sar’ın kalesini teslim etti De Gea’ya. Hatalı goller yediği için eleştirilse de Ferguson’un bu genç kaleci için her hangi bir eleştiriyi önemseyeceğini sanmıyorum. Tam Asenjo’nun önü tekrar açıldı derken Madrid kulübü bu sefer de Chelsea’nin milyonlar ödediği Belçikalı kaleci Thibaut Courtois’i kiraladı, ve kaleyi teslim etti. 1992 doğumlu olan Courtois, kaleciler için çok karşılaşmadığımız yatırımlara söz konusu oldu.


De Gea’dan önce Sir Alex’in transfer etmek istediği ilk isim olup, tüm yıldız Alman futbolcular gibi Bayern Munich’e kaptırdığı 1986 doğumlu Neuer’den bahsetmek gerek. 25 yaşında ama Bundesliga’da 230 küsur maç oynamışlığı olduğundan kendisi için tecrübeli eldiven diyoruz artık. 21 yaşında Almanya’nın en iyi kalecisi, geçen sezon ise Almanya’da yılın futbolcusu seçildi. Neuer’den bahsetmişken, Rene Adler’den de bahsetmemiz gerekir. Leverkusen’in kalesinde devleştiği günlerde 2010 dünya kupasında Milli takımın kalesini koruyacağına kesin gözüyle bakılırken, sakatlık geçirdi ve formayı Neuer’e kaptırdı. Yüksek performansını sakatlık sonrası sürdürüp, Leverkusen de yıldızı tekrar parlamıştı ki, bir sakatlık daha geçirdi. Shalke’den kiralanan 1992 doğumlu Bernd Leno Adler’in kalesinde harikalar yarattı. Almanya’nın seri iyi kaleci üretimine geçtiğini kanıtlarcasına oynayan Benrd Leno, Bayer Leverkusen’le üç senelik sözleşme imzaladığı için Adler’in kariyeri nereye gidecek, merak ediyoruz.





Almanlar ve İspanyollar sürekli iyi kaleciler çıkarmaya devam ederken, Rus ligi her geçen gün güçlenmeye devam ediyor ve sadece pahalı transferlerle değil, genç yıldızlar çıkararak da yükselişlerini pekiştiriyorlar. CSKA Moskova’nın kalesine ilk olarak 17 yaşında geçen ve 20 yaşından beri sürekli oynayan Igor Akinfeev, Rus futbolu çıkışta olmasa, çoktan Şampiyonlar ligi birinci torbasında bulunan takımlardan birine transfer olurdu. Çok sayıda yaş bilgisi veriyorum ama, bir kaleci için 20’li yaşların sonları bile genç sayılabilecekken, 18 yaşında Rus milli takımının kalesine geçen Akinfeev birçok övgüyü hak ediyor.

Yukarda bahsi geçenler kadar olmasa da yüksek potansiyel taşıyan bir isim daha var. Arsenal’in patronu Wenger’in genç oyunculara olan düşkünlüğünü bilmeyen yoktur. Buna rağmen kaleyi hep tecrübeli ellere emanet etmişti bu güne kadar. Buna rağmen Kaleci konusunda rahat ettiğini de hatırlamıyorum. Bu sezonun başında o da 1990 doğumlu kaleci furyasına katıldı ve kaleyi Szczesny ‘e emanet ettiğini açıkladı. Tecrübeyle sabit, Wenger birine güveniyorsa büyük adam oluyor. O yüzden bizim de Szczesny’e güvenimiz tam.

Son olarak ligimize geliyoruz. Türk futboseverler bir kalecinin oyuna ne kadar katkı sağladığını Taffarel’den beri çok iyi biliyor. Sağolsun Valdes de bu bilgimizi pekiştirdi. Muslera işte o oyunun akışına yardımcı olan kalecilerden. Lazio’da hiçte yabana atılmayacak bir performans sergileyen Muslera sezon sonunda dünyanın en iyi 7. Kalecisi seçilmişti. Uruguay milli takımındaki performansı da bu veriyi tasdikledi. Sonrasında Galatasaray’a geçişi ve kısa sürede herkesin güvenini kazanması onun bu seneki müthiş performansının bir ödülü oldu. Süper ligin bir diğer iyi kalecisi ise Trabzonspor’lu Onur Kıvrak bizim gözümüzde. Harikalar yarattığı bir sezonun sonunda şanssız bir şekilde sakatlanmasına, yerine geçen Tolga’nın da bir sezon boyunca iyi işler çıkarmasına rağmen, Tüm Trabzon’un heyecanla tekrar form tutmasını beklediğine eminim.

Yaşları itibariyle yukarıda yer almayan Julio Cesar ve Victor Valdes’e de değinmeden yazıyı bitirmemek lazım. Inter’in kalesinde refleksleriyle devleşen Julio Cesar, Brezilyalı olmanın avantajıyla ayağını da iyi kullanıyor. Ama ayağını iyi kullanmak demişken, bu konuda Valdes’le kimsenin yarışamayacağını söylemek lazım. Barcelona değil ama başka takımda çok rahat orta sahada oynar gibi geliyor bana. Futbol kamuoyunda pek sevilmiyor ama, Barcelona’nın galibiyetlerine değil, güzel oyununa tav olan kitle kıymetini biliyor Valdes’in.

18 Şubat 2012 Cumartesi

Mantıklı Oynayan Bir Türk Takımı


Fenerbahçe - Sivasspor maçının 70 dakikasını izleyebildim. Hakikaten süper maçtı. Sivasspor'un bu akşamki performansı için, son senelerde bir Türk takımının oynadığı en iyi futbol diyebilirim. Bu kadar akılcı, bu kadar pozitif ve bu kadar hızlı golü düşünen bir ekip son birkaç senede görmemiştim. Kabiliyetlerini aşacak şekilde mantıklı oynadılar. Galatasaray penceresinden, Sivas deplasmanında alınacak bir mağlubiyeti doğal karşılıyorum bu aşamada.