7 Eylül 2013 Cumartesi

Umut'suz Vaka

5-0'lık Andorra galibiyetiyle yine hayallere dalıp gittik. Basın yine Gökhan Töre ve Umut'u göklere çıkardı. "Acaba Dünya Kupası'na gidebilir miyiz? 2008 ruhu bu takımda hayat bulabilir mi?" gibi (garip) soruları sormaya başladık. Bu hayalperestliğin Salı günü sonlanacağı kanısındayım. İlk 35 dakikası tedirginlikle geçen maçta Umut'un golüyle öne geçtik, rahatladık ve zayıf rakip karşısında yetenekli oyuncularımızın kıpırdamasıyla net bir galibiyet aldık. Tabii bu galibiyet moral ve özgüven açısından takıma iyi gelecektir. Öte yandan eksiklerimizin de üstünü örteceğini düşünüyorum.

Öncelikle Umut - Burak ikilisinin toplamda 4 gol atmalarına rağmen birbirini tamamlayan, iyi bir ikili olmadığını geçen sene Drogba gelene kadar ki süreçte (Elmander de sakat ya da formsuz olduğundan) çok iyi anladık. Andorra gibi zayıf bir rakibe karşı bile 35 dakikalık kötü oyunumuzun ana sebeplerinden biri bu ikili. İstasyon olma, top tutma, asist yapma, top sürme ve hatta top kontrol etme konularında zayıf kaldıkları için takımın pozisyona girme ihtimalini düşürüyorlar. Romanya maçında daha konsantrasyonu yüksek ve tecrübeli stoperler karşısında Andorra maçının rahatlığını bulamayacağız. Çok kolay top kaybı yapan Caner, Nuri, Umut, Burak ve Gökhan Töre bir yana;  defansın arkasına çok iyi koşular yapan Rumen oyuncularına çare bulmakta zorlanacağımızı düşünüyorum.


Dünkü onbir ve genel kadro seçimi Fatih Terim'in aslında Abdullah Avcı döneminden hiçbir şeyi değiştirmediğini, sadece oyuncuların konsantrasyonunu bir kademe yukarı taşıdığını gözlemlememizi sağladı. Ben hocadan Necati hamlesini bekliyordum. Hem top tutabilecek hem asist yapabilecek oyuncu eksiğimizi bu yolla kapatabilirdi. Arda, Gökhan Gönül, Burak, Selçuk dörtlüsünün bir turnuva daha kaçırmaları dünya futbolu adına çok yazık olacak ama Salı gecesi bu rüyadan uyanacağımızı düşünüyorum. 

23 Haziran 2013 Pazar

Diren Yıldırım Demirören

Yabancı oyuncu sayısı Türk futbolunun gündemine tekrardan sert bir giriş yaptı. Galatasaray'ın devre arasında yaptığı müthiş fırsat transferleri ve devamında gelen Avrupa'daki başarılar, Galatasaray yönetiminin tavrını sınırsız yabancı oyuncudan yana koymasına neden oldu. Ben dahil Galatasaraylı taraftarlar itiraf etmeliler ki 7-8 sene önce Beşiktaş ve Fenerbahçe'nin benzer isteği Galatasaray ve Anadolu kulüplerinin yoğun muhalefeti yüzünden reddedilmişti. Şimdi benzer bir tepkiyi Fenerbahçeli yöneticiler gösteriyor. O zamanlar Hakan Şükür, Ümit Karan, Necati Ateş, Ergün Penbe, Hasan Şaş, Ayhan Akman'lı  kadro Galatasaray'ın elini güçlendiriyordu. Şimdi ise Emre Belözoğlu, Gökhan Gönül, Volkan Demirel, Salih Uçan ve Alper Potuk'lu kadro Fenerbahçe'nin elini güçlendiriyor. 



Galatasaraylı yönetici Sedat Doğan bu konuda yıllardır görmezden geldiğimiz bir gerçeği ortaya attı: AB pasaportlu oyuncuların Avrupa Birliği ülkelerinde yabancı statüsünde sayılmaması. Galatasaray yöneticileri benzer bir statünün Türkiye'de uygulanabilirliği ile ilgili federasyonla görüşmeler yaptılar ve bu dosya şu anda Yıldırım Demirören'in masasında. Ne kadar ötelersek öteleyelim bu karar orta vadede geçerlilik kazanacaktır. Ancak bu durumda sorulacak bir kritik soru var: Eğer federasyon AB pasaportlu oyuncunun yerli sayılması kararını şimdiden yürürlüğe sokarsa Türk futbolcular bir mağduriyet ile karşı karşıya kalırlar mı?

Ya da daha açık şekilde sorarsak:

"Türk oyuncular da AB ülkelerinde yabancı sınırlamasına takılmadan forma giyiyorlar mı veya giyebilecekler mi?"

Benim bildiğim kadarıyla İspanya'da oyuncularımız AB pasaportlu oyuncular statüsündeler, Almanya'da ise yabancı sınırı yok. Ama İngiltere, Fransa, İtalya, Portekiz, Hollanda, Belçika'da Türk oyuncular Brezilyalı, Arjantinli, Japon oyuncular statüsündeler. Şayet federasyon diğer AB ülkeleri ile herhangi bir anlaşma yapamadan, AB pasaportlu oyuncuları yerli statüsünde saymaya başlarsa bütün AB pasaportlular ligimizin oyuncu havuzuna dahil olabilecekler. Buna karşılık Türk futbolcular Türkiye, Almanya ve İspanya dışında herhangi bir oyuncu havuzuna dahil olamayacaklar. Galatasaraylı taraftarlar, yöneticilerimizden gelen son açıklamalar sebebiyle ne kadar umutlansalar da Türkiye Futbol Federasyonu Türk futbolcuları koruma altından çıkaracak bir karara imza atmayacaktır ve atmamalıdır.



Ancak oyuncularımızın yurt dışına transferini kolaylaştırmak ve uçuk Türkiye transfer borsasının balonunu indirmek için bir kaç adım atılabilir. Mesela İspanyol ve Alman oyuncuları yerli statüsünde sayabiliriz. Bu sayede hem bu ülkelere olan transfer ticareti bağlarımızı kuvvetlendirebilir hem de uluslararası seviyede oyuncularımızın kalitesini çok daha çabuk test edebiliriz ve milli takımın şu an yaşadığı bunalımlı dönemi daha kısa sürede atlatabiliriz.

Fenerbahçeli yöneticiler ne kadar itiraz etse de kendi takımlarının da 6+0+4'ten çok ciddi biçimde etkileneceklerini görmeliler. Geçen sene üst düzey mücadelelerde Hasan Ali'nin, Egemen'in, Bekir'in, Caner'in, Mehmet Topuz'un, Mehmet Topal'ın, Selçuk Şahin'in çok pahalıya mal olan hatalar yapabildiğini gördük.

Diğer pencereden baktığımızda; geçen sene Türk futbol tarihinin kulüpler bazında en başarılı senesini geride bıraktık. (Bunu söylerken kendi ligimizdeki mücadeleyi tamamen göz ardı ediyoruz) Bir takımımız Şampiyonlar Liginde çeyrek final, diğer takımımız Avrupa Ligi'nde yarı final aşamalarına geldiler. Galatasaray'ın da, Fenerbahçe'nin de kadro yapılarına, oyun içi stratejilerine baktığımızda iki takımda en az 8 yabancısını Avrupa maçlarında aktif kullandı. Yedek gözüyle baktığımız yabancıların katkılarının azımsanamayacak ölçüde olduğunu görebiliriz. Bu doğrultuda düzenlemeleri daha kademeli şekle getirmek daha mantıklı görünüyor.

17 Haziran 2013 Pazartesi

Sign Him Up!

Cheslea'nin yedek kalecisi Ross Turnbull'un küçük oğlundan mükemmel bir enstantane.

21 Mayıs 2013 Salı

Biz Kazanacağız


Radikal gazetesi yazarları Banu K. Yelkovan ve Bağış Erten'in kaleme aldığı bu yazının altına blog ekibi olarak imzamızı atıyoruz. Siz de bize katılın! 

Futbol eşittir şiddet ve o da eşittir holiganizm denklemine;
Bu denklemin olağan kabul edilmesine;
Çocukların, kadınların, yaşlıların, didişmek için değil, keyif için gelenlerin futboldan uzaklaşmaya başlamasına;
Sadece kendilerinin haklı olduğunu düşünenlere, empati yoksunlarına;
Gördüğüm doğruları söylerken bile bir tarafın düşmanı ilan edilmeye;
Her söylenen söze, her eleştiriye geçmişten bir karşılık bulunmasına, her şeyin bir ‘hesaptan düşme’ gibi gösterilmesine;
Yasalara aykırı eylemleri kendi kulübü yapınca susanlara, hatta destek verenlere;
Önceliği gazetecilik mesleği değil tuttuğu takım olan meslektaşlarıma;
‘Bunu neden şu zaman yapmadınız da şimdi yapıyorsunuz’ diye satır aralarında art niyet arayanlara, satır aralarına art niyet saklayanlara;
Sahaya yabancı madde atanların değil buna hedef olanların tahrikinden bahsedilmesine;
Aleyhlerine yapıldığını düşündükleri her hakem hatasını görünmez düşmanlara bağlayanlara, Bir aile ortamından uzak, herkesin birbirini arkadan hançerlemeye çalıştığı halihazırdaki durumda hâlâ bir ‘futbol ailesinden’ bahsedenlere;
Aynı gemide olduğumuzu iddia ederek yaptıklarına bizi de ortak etmeye çalışanlara; Birbirlerinin adını bile anamaz hale gelmiş yöneticilere;
Futbolu bahane ederek kurulan ve hiçbir zaman içeriğini bilemeyeceğimiz ve bilmek de istemediğimiz karanlık ilişkilere;
Türkiye ’de verilen her cezaya deklarasyonla yanıt verip yurtdışından benzer yaptırımlar geldiğinde kuzu kuzu kabullenenlere;
Uluslararası alanda yapılan rezilliklere karşı duranları vatan haini ilan edenlere;
Hakemlere, gözlemcilere saldırmayı, küfür etmeyi demokratik hak sayanlara;
Türk futbolunun olumlu ve olumsuz önyargıların cenneti olmasına;
Kendi kulüplerine ceza verilmesini hep yanlı tutum olarak görenlere;
Hukukun değil renklerin ağır basmasına;
Maç devam ederken kural değiştirilmesine;
Masa başında maç bağlamaya çalışanlara;
Sadece kendi emeğine saygı gösterilmesini isteyenlere;
Başkasına sıkılan biber gazını haklı kendisine sıkılanları haksız görenlere;
Her bahaneyle herkese biber gazı sıkanlara;
Irkçılığı, ayrımcılığı, nefret suçlarını futbol sahalarına sokanlara, onu mazur gösterenlere;
Düzelsin diye yasa çıkarıp onu uygulamayana, uyguladığında da keyfine ve kendi siyasetine göre uygulayana;
Futbolun bir hukuksuzluk cenneti olmasına ve giderek mutsuzluk yaratan bir oyun haline gelmesine; Yeter diyorum!
Siz söylemeden ben söyleyeyim: Bu taraflı bir yazıdır! Ben utanma duygusunun, medeniyetin, adaletin, vicdanın tarafında olduğumu buradan haykırıyorum... Benimle aynı tarafta olanları ayağa kalkmaya ve haykırmaya davet ediyorum. Benimle aynı tarafta olanlarla birlikte eyleme geçiyoruz. Bu şiddet bitene kadar eylemlerimiz artarak devam edecektir. Futbol yeniden hayatımızdaki bir keyif olana kadar, durmadan, susmadan, sert adımlarla yürüyeceğiz. Siz de tarafınızı seçin. Medeniyetin, adaletin ve vicdanın tarafında olun. Biz daha kalabalığız. Ve bu tek ihtimalli bir maç. Hiç kuşkunuz olmasın... Biz kazanacağız!





5 Nisan 2013 Cuma

Süper Kahraman


Çocukların süper kahramanları olur ya, biz futbolseverlerin de yıldız oyuncuları vardır. Bilirsiniz süper kahramanlar öyle her zaman ortaya çıkmaz, sadece çok ihtiyaç duyulduğunda teşrif ederler. Ne yazık ki futbolun yıldızları da aynı onlar gibi arada sırada marifetlerini gösterip beklentimizi yükseltir sonra da hayal kırıklığı yaşatırlar. Lakin bazı istisnai adamlar vardır ki onlar süper kahraman falan değil, her zaman destek veren, sahada takımla görmek istediğimiz, orada bulunmadığı zaman eksikliğini hissettiğimiz bir ağabey gibidirler. Yaşça büyük oldukları için değil, her daim güvenebileceğiniz için ağabeydir onlar. Lise yıllarımdan beri Premier ligi takip ederim. 2003 senesinde Arsenal'in altın sezonuna ve devamına denk geldim. O harika işleyen takımın bile, diğerlerinin üstünde parlayan bir hücumcusu vardı. Thierry Henry. Hani bir şeyi çözmek için saatlerce uğraşırsınız, bir türlü olmaz, sonra ağabeyiniz gelir, tereyağından kıl çeker gibi halleder hemen. Ve ona minnettar olmanızı, teşekkür etmenizi beklemez. Henry de öyledir işte, dünyanın en güzel golünü atsa o hafif tempolu koşusunu yapmaya devam eder. Çünkü o bir süper kahraman değil, ağabeydir, o her şeyi en klas şekilde halleder. Nasıl çocukların odalarını sevdikleri süper kahramanların oyuncakları süslüyorsa, benim de masamda Londra'dan güç bela getirttiğim Thierry Henry figürü durur.

Hani lüks bir arabaya binersiniz, göz ucuyla ibreye bakıp ne kadar hızlı ilerlediğinizi fark edene kadar yavaş yavaş gittiğinizi sanarsınız ya, Henry'i izlemekte benzer şekilde komforludur. Üstüne her zaman bol gelen bir veya iki beden büyük forması arkasında dalgalanmasa, attığı her adımda peşinden koşturanlarla arası açılmasa, sahilde pazar yürüyüşü yapıyor sanarsınız. Hani çocuklar sokakta top oynarken mahallenin ağabeyi gelir, 'teknik vuracağım' deyip çok şık bir gol atar ve arkasını dönüp gider ya, aynı karizmayı Premier lig'de gösterebilen yegâne adamdır.

Henry'nin akıl almaz hızlanışı, topu hızla sürerken ki şık görüntüsü, uzun boyu ve atletik yapısına rağmen bir o kadar yetenekli olması, nasıl yapıyorsa her seferinde ofsayttan kurtulması, sahanın her yerinde bulunabilmesi, oyun sıkıştığında arkadaşlarını rahatlatacak en uygun yeri yaratması, bir keskin nişancı gibi topu baktığı noktaya gönderebilmesi, soldan ceza sahasına hızla girerken yumuşacık bilek hareketiyle topu uzak direğe yuvarladığında her seferinde doğru yere gitmesi, olur ya basit bir golü kaçırırsa kendiyle dalga geçer gibi kocaman gülümsemesi... ve bunların hepsini mütevazi bir şekilde “arkadaşlar abartılacak bir şey yok” tavrıyla yapması hayranlığımızın sebeplerinden bazıları işte. Bir de hiçbir zaman yerinin doldurulamayacak olması var ya, işte onun burukluğunu yaşıyoruz hep.

Neyse ki Henry bizi sık sık ziyaret ediyor. EPL'ye kısa süreli dönüşü öncesinde Henry'nin form durumunu soran muhabire Arsene Wenger şöyle cevap vermiştir: 'Evet uzun süre forma giymemek futbolcuları negatif etkiler ancak bazı istisnai futbolcular vardır ki, onların sahaya çıkması için hazır olması gerekliliği vs. söz konusu değildir.'


Son olarak geçen seneki efsanevi Leeds maçından bahsedeceğim. Henry'nin 3 sene aradan sonra kısa bir ziyaret için Arsenal'e gelişi, oyuna girdikten beş dakika sonra o her zamanki kadife dokunuşuyla uzak direğe gönderdiği plase ve topun ağlarla buluştuğu o an, takımını öne geçirmek bir yana, bunu hep alıştığımız şekilde yapmasının yaşattığı nostalji, gözünde yaşla göğsüne vura vura tribünleri tavaf etmesi, Wenger'in sarılıp kafasını okşaması, gözümde yaşlarla hem orada olamadığım için hayıflanan hem de bu destansı sahnelere şahit olduğum için şükreden ben.